Mayıs 2020 | İnsan | Türkiye

GSA’yla bol olasılıklı konuşma: 

‘Hayat ikna olduğun şeye dönüşüyor’ 

Yazı | Onur Baştürk

Gaye Su Akyol, dokuz şarkıdan mütevellit Rakınrol Musiki Cemiyeti canlı kayıtlarıyla şu izolasyon günlerimin en parlak ışık hüzmelerinden biriydi. Kayıtlar kadar videoların havası suyu stili de doyurucuydu. 

 

Gaye’nin tanımıyla, “Her parçada başka galaksilere ışınlandığın bir makrokozmos safarisi” olan bu kayıtları dinleyip harikalar diyarında gezinirken, haliyle ona sormak istediklerim de zihnimde birikti, taştı. 

 

İşte GSA’yla tüm olasılık evrenlerini gözden geçirdiğimiz o sorular ve yanıtlar... Kuantum önünüze yeni olasılıklar sunmadan hemen okuyunuz… 

 

Karantina sürecindeki ruh iklimini merak ediyorum. “Yaratım sürecine girdim, kendimi dinledim, çok iyi geldi” diyenlerden misin? Yoksa “Hiçbir şey yapmıyorum, saldım gitti, yaşasın aylaklık” diyenlerden mi? Ya da bunların dışında üçüncü yahut beşinci bir tanımda mısın? 

 

İyiyim, şaşkınım. Bazen tuhaf hissediyorum. Çok fazla duygu yaşıyorum ama bunun normal olduğunun farkındayım. İnsan her gün bu tür bir salgınla karşılaşmıyor! “Virüs geldi ve tüm dünya aylarca eve kapandı” kadar tuhaf bir gerçekle bir daha karşılaşır mıyız, bilemiyorum :)

 

Ama açık konuşacağım; galiba bu süreci hasretle ve yıllarca beklemişim. Kökünden ucuna kadar kokuşmuş bir organizmanın içinde yaşamaya benziyordu hayatta kalmak. Hastalıklı, habis, tıkanmış, hırslı ve dengesiz... Dünyanın geldiği güncel hâl son bıraktığımızda böyleydi. Alıştığımız düzenin yıkılması, başka bir dünya ihtimali, tüketen, arsız, kibirli, obur insanın normal olamayacağı ve bu halde yola devam edemeyeceğimiz gerçeğiyle yüzleşmek zorundaydık. Yüzleştik mi bilmiyorum... Ama şurası net: Ya bu deveyi güdeceğiz ya bu diyardan gideceğiz. Ya da uyum sağlayacağız!

 

Tüm bu fikirler başımda eserken çoğunlukla sakin, üreten, aylaklık eden, olup biten her mevzuyu başka bir gezegenden izleyen hikâye anlatıcısı gibi hissediyorum. Hikâyenin sonu nasıl istersem öyle bağlanacak gibi... Yeni şarkılar yapıyorum, durup dakikalarca göğü izliyorum, hayatın, elde avuçta yaşamaktan daha önemli hiçbir şey bırakmayan güçlü manevralarına da bayılıyorum.

 

HAYIR, BİR ANDA NİRVANAYA ULAŞMAYACAĞIZ

 

Bu dönemin yaptığın şarkılara nasıl bir yansıması oldu?

 

Bir sürü yeni şarkı var. Notlar, altyapılar, dizeler... Her yerim bunlarla dolu. İki albüme yetecek kadar altyapı yaptım. Deftere alınmış notların bilgisayarda müzikle yapılan halleri gibi düşün; taslaklar, karalamalar, mod’lar, fikirler... “Dalga geçemediğin şey, seni ele geçirir”; aklım şu sıra bu cümleyle kurcalanıyor. Turnusol kağıdı gibi her yere uyguluyorum.

 

Nereden çıktı bu cümle?

 

Bir yerlerde denk gelip çok sevdim. Dokunulmaz kıldığın ne varsa bir noktada sana dokunuyor. Canını ya sıkıyor ya da yakıyor. O günden sonra canımı her sıkan şeyde daha derine bakıyorum, “Gülüp geçemediğim ne var burada?” diye. 

Salgın gerçekten değişmemizi sağlayacak mı? Yoksa salgın sönmeye başladığında bugünleri bir anda unutup eskisi gibi mi yaşayacak insanoğlu ve kızı?

 

Bir anda erip nirvanaya ulaşmayacağız, hayır. Ama tarihi bir şeyin içindeyiz. Bu süreç bittiğinde bizi çok fazla şeye çok kolay ikna edebiliyor olacaklar. 

Atomlarımız hareket ettikçe her şey değişiyor. Suya atılan bir taşın tarihi sonsuza dek değiştirmiş olduğu gerçeği gibi bu süreçte çoktan değiştik. Değişmeye de devam edeceğiz. Belki devrimsel gözükmeyecek bu değişim, birileri direnç gösterip eski haline dönmeye yeltenecek ama nafile, çok fazla şey değişecek.

HEM MUCİZE HEM İŞKENCE GİBİYDİ

 

Salgın öncesi eski hayatımızda sen de sık sık turne sebebiyle seyahat ediyordun. Seyahati, başka ülkeleri/şehirleri özledin mi? 

 

2019 hem mucize hem de işkence gibiydi! Dünyanın farklı yerlerinde 100’den fazla konser verdik. Aynı gün içinde 3 uçak 5 araba değiştirdiğimiz bile oldu. Bu sırada yıllardır uykuda olan migrenim uyandı. Baş ağrıları ve yorgunlukla, bir yandan heyecan ve tutkuyla akıp geçen turneye ayak uydurmaya çalışırken durmayı, evimde aylaklık etmeyi, işsiz, sorumluluksuz geçen günleri o kadar çok arzuladım ki... 

TRT’NİN 70’LERDEKİ STÜDYO HAVASI

 

Rakınrol Musiki Cemiyeti canlı kayıtlarının yayınlanması tam da izolasyon günlerine denk geldi ve bence iyi oldu. Ne vakit düşmüştü bu fikir aklına? Sanırım şarkıların canlı kaydının yanı sıra videoların zihin açıcı/boyutlar arası haline de kafa yormuşsundur…

 

Aslında tam bir yıl önce, 2019 mayısında çekmiş, iki ay içinde de yayına sokmayı planlamıştık. Çok uzadı, araya bitmeyen bir turne, başka videolar ve sergi projesi girdi. Son 8 aydır videolar hazır şekilde bekliyordu. Elden geçirip bu garip günlerde sonsuzluğa bırakmak istedik. Çok da iyi geldi...

 

Yeşil perdenin önünde çekmek, retro fütürist videolara dönüştürmek, biraz TRT’nin 70’lerdeki stüdyo havasını, henüz CGI yani bilgisayar bazlı efektlerin pek olmadığı günlerde yapılan filmlerdeki, video kliplerdeki genel havayı yakalamak ve o dünyadan ilham almak istedim.

 

Videolar İdil Ergün’ün eseri. Genel havayı ve videoların müzikle olabilecek bağlantılarını konuşmak dışında hiç müdahale olmadı. Özgürlüğün bu tür kolektif işlerin önemli parçalarından olduğunu düşünüyorum. Bazı videolarda Anadolu motifleri, sembolleri kullanıldı. Yoğun dokular, saykedelik ve gerçeküstü sahneler, anlar, paralel bir gerçeklikte geçen anılar yaratıldı.

 

Bir yandan bu kayıtlarla ilgili en çok duyduğum şey, “Gerçekten canlı mı söylüyor?” Bu şüpheciliğe ne yanıt verirsin?

 

Kayıtlar canlı; aynı şarkıyı, elimizde farklı açılardan görüntüler ve performanslar olsun diye 4, bazen 5 kere çaldık. En iyi görüntüleri ve sesleri birbirleriyle kurguladık.

 

ÇILGIN GİBİ KOŞARAK KIRLARA UZANDIN MI HİÇ… 

 

Aynı kayıtlarda “Bir İlkbahar Sabahı” adlı fantezi alaturka eseri söyleyerek bir kuşağın hisleriyle oynamış bulunuyorsun :) Neden bu eseri seçtin? Çocukluğunda nasıl yankılanmıştı bu eser iç dünyanda?

 

Synthesizer’ların devreye girmesiyle 80’lerin fantezi soslu TSM eserleri çok popüler olmuştu. Bu şarkı, muadili birkaç şarkıyla beraber o kadar fazla dönerdi ki televizyonda, her zerresini ezberlemiştim. 

 

Dinlerken yaşadığım mutluluğun, içimin genişleyip arşa yükselişinin gizli marşları gibi o şarkılar! “Çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç” derken Heidi gibi dağlarda koştuğumu, bir noktada ayaklarımın yerden kesildiğini, gökyüzüne süzüldüğümü hayal ederdim. 

 

Yıllarca bu şarkıyı içimden söyledim, türlü versiyonlarını dinledim ama tam istediğim gibi bir düzenlemeye denk gelemedim. İşte bu yüzden bir tür saygı duruşu, kayıp kıtayı yeniden keşif, geçmişime sarılma haliydi bu şarkıyı yeniden yorumlamak… Dinlemek istediğim şarkıları tam olarak dinlemek istediğim düzenlemelerle çalıp kaydetmeyi çok seviyorum.

 

ÇOK ZEHİRLİ ÇOK HÜZÜNLÜ, KIRIK DÖKÜK BİR HAL… 

 

Ve tabii “Gamzedeyim Deva Bulmam”. Eser sahibi Tatyos Efendi’nin hayat hikayesi de en az şarkı kadar hüzünlü. Bu eserin üzerine serpiştirdiği duygu molekülleri neler oldu? Geçmişten bugüne…

 

Bir yerde “Keşke ben yazsaydım dediğiniz şarkı var mı?” diye sorduklarında hiç düşünmeden dudaklarımdan bu şarkı dökülmüştü. Bir kerameti varmış. Yıllar önce duyduğumda ne hissediyorsam, aynı etki, aynı boşluk, aynı genişleyip yüksek bir yerden düşme hali… Çok zehirli, çok hüzünlü, kırık dökük bir hâl bırakıyor üstümde. Bu şarkıya dair kelimeyle anlatılacak tüm hikâyeler eksik kalır...

ARABADAN KONSER İZLENEN GÜNLER GELEBİLİR

 

Uzun süre konser verememek, yanı sıra müzisyenlerin zor durumda kalması gibi sektörü bekleyen sorunlar yumağı olacak salgın bitse de… Bu konuda kendi adına çözümlerin nedir?

2020 benim için genel olarak durmak, dinlenmek, kendimle sohbet etmek, ihtiyaçlarımı güncellemek ve evimde üretmek demekti. Salgınla birlikte bu mecburiyete dönüştü ama şikâyetçi değilim. Açıkçası evimi, eşimi dostumu ve en çok da kendimi o kadar çok özlemişim ki, henüz başka bir yeri özlemedim, çok doymuşum:) Özlemek için şu anki duruma doymam lazım ve henüz ona çok var. 

 

ZOMBİ SALDIRISI OLURSA ŞAŞIRMAM

 

Virüsün bir komplo olduğu teorileri… Ne kadarına zihnin yakın ne kadarına uzak?

 

Her şey olası! “Biri Çin’de yarasa yiyip virüs kaptı, sonra dünyaya yayıldı”yla, “Yaşadığımız her şey simülasyonun bir parçası, sanal gerçeklik hata verdi ve kapatılması gerekiyor” ya da “Dünyayı yönetenler biyolojik bir savaş açtı, virüs de bunun bir parçası” gibi iddialar birbiriyle yarışır saçmalıkta… Yarın uzaylı istilası ya da zombi saldırısı olsa şaşırmam. Beni hayata bağlayan şey de tam olarak bu: Her şeyin olası olması :)

 

HAYAT İKNA OLDUĞUN ŞEYE DÖNÜŞÜYOR

 

“Mr. Nobody” filmini seyrettin mi bilmiyorum. O film seçimler ve her seçim üzerinden birbiriyle aynı anda gerçekleşen paralel hayatları/evrenleri anlatıyordu. O zaman bir paralel evren ve kuantum sorusu sormak istiyorum: Geçmişte çok önemli bazı kararları vermeyip yoluna başka türlü devam etmiş paralel Gaye’ler olabilir mi şu anda? Eğer olduğuna inanırsan ve bir olanağın da olsa, hangi Gaye’nin hayatını merak edip takibe alırdın?

 

Kâinata klasik mekanik yerine kuantum mekaniğiyle baktığımızda, kuantum mekaniği bize hiçbir fiziksel olayın kesin ve ölçülebilir olmadığını, bildiğimiz her şeyin istatiksel veriden ibaret olduğunu söyler. Biz henüz kuantum fiziğinin emekleme dönemindeyiz ve bildiklerimiz çok sınırlı ama şunu tüm atomlarımla duyumsuyorum: Kâinat sonsuz olasılıklardan oluşuyor ve bir yerlerde paralel ‘ben’in olma olasılığı, 256. gezegende yaşıyor olma olasılığım, verdiğim her kararın, aklımdan geçen her düşüncenin yeni bir kâinat açma olasılığı, uzay denilen boşluğun, içinde yaşadığımız bir canlının iç organları olma olasılığı... Bunların hepsine eşit mesafedeyim! Herhangi birine ikna olmak zor. Yazılımda orayı bilerek flû ve bilinmez bırakmışlar. Hayat ikna olduğun şeye dönüşüyor. İşte bu yüzden neye ikna olduğun konusunda tetikte olmalısın.

 

Bir yandan salgın sürecinde en çok içine düştüğümüz kuyu, “Gelecek nasıl olacak?” konuşmaları. Bu kuyuya düştüğün oldu mu? Olmadıysa şimdi düş ve bize geleceğe dair öngörü atışları yap lütfen…

 

Olmaz dediğimiz pek çok şeyin gönüllüsü olacağız. Mesela çip teknolojisi çok yakında bedenlerimize monte edilecek. Hastalıkları önden haber verme, sağlık, verimlilik, hafıza, gündelik hayatı kolaylaştırma ve benzeri sayısız avantajı var gibi görünse de mahremiyet yok olacak. Şehirler 3d printer’larla kurulacak. Organlar, uzuvlar yapay olarak 3d printer’da üretilip kolaylıkla vücuda eklenecek. Sevdiğin insanların birebir kopyaları üretilecek. Sosyal medyaya bıraktıkları izler sayesinde karakterleri de üzerlerine eklenip gerçeğinden ayırt edilemez hale gelecek. Uzay turizmi yaygınlaşacak. İnsanlar robotlar yüzünden işsiz kalacak ve daha binlerce şey...

Bütüncül bir sorunu parçalara ayırarak çözmek zor. Konu müzisyen, sesçi, ışıkçı, vesaireden ibaret değil. Aynı anda onlarca sektörden milyonlarca insan işsiz kaldı. Görünmez bir gelecekte kulaç atmaya çalışıyoruz. Bireysel çabalarla bu işi çözmek bir yere kadar. Sosyal devlet ne için var, bunu konuşmak lazım. Kesilen vergiler nereye gidiyor? Almanya örneği müthiş. Sanatçılar için devletin ciddi bir para desteği var. “Siz yalnızca sağlığınızı düşünün” diye açıklama yaptılar üstüne… 

 

Durum böyle devam ederse arabadan film izlediğimiz günler gibi, arabadan konser izlenen günler gelebilir. Sadece bilet alanların izleyebildiği online konserler düzenlenebilir. Ama konu çetrefilli ve biz hâlâ Covid krizinin ortasındayız. 

 

Bu süreçte neler izledin, okudun ve dinledin?

 

Bitirip bayıldığım diziler Normal People, Anne With An E, The Kominsky Method, The Marvelous Mrs. Maisel, Bosch ve Undone. Onun dışında “Miles Davis / Birth Of The Cool” filmini izledim. Spotify’da “GSA’yla Karantina Keyfs” diye bir liste yaptım, dinlediklerimin bir kısmını oraya ekliyorum… Allen Ginsberg’in “Kaddish”, Shunryu Suzuki’nin “Zen Zihni Başlangıç Zihnidir” ve Judith Butler’ın “Cinsiyet Belası” kitaplarını okudum. 

Yeni içeriklerden

haberdar olmak için

abone olun!

MAIL

 

info@yuzumagazine.com

 

INSTAGRAM

Yuzu Magazine

@yuzu.mag

Yuzu Botanik

@yuzubotanic

© 2020 by YUZU Magazine

ADRESAvlu Bebek  |  İnşirah Sokağı, No:25/1 Bebek, 34342 Beşiktaş İstanbul