Nisan 2020 | Art | Türkiye

Hangi yetişkin bir ‘Gam’zede’ değil ki artık? 

Yazı | Onur Baştürk

Kemal, online sergiye verdiğin isme bayıldım: Gam'zede. Tatyos Efendi'nin “Gam’zedeyim Deva Bulmam” eserini hali hazırda çok severdim. Ama en son Gaye Su Akyol bambaşka bir düzenlemeyle yorumladı ve günlerdir onu dinliyorum. 

Neden sergiye bu ismi seçtin?

 

(Online sergi sayfası için tıklayınız!)

 

Onur, öncelikle bu iletişim kanalını bana açtığın için teşekkür ederim. Bu platform yeni bir oluşum olmasına rağmen güçlü bir külliyat oluşturmaya başladı bile. Bu birikime  katkıda bulunuyor olmak benim için değerli. 

 

Soruya gelecek olursam; izleyicilerin de dikkat edeceği gibi sergi bu zamana kadar yaptığım işlerden oluşan bir seçki. Son dönemlerde atölyemde çalışırken sürekli taş plak kayıtlarını dinlediğimi farkettim. Bu kayıtlardaki nostaljik his, müzikteki ahenk ve dinginlik bana iyi geldi. Önceleri çalışırken elektro, pop-synth, dark wave, ambient türü müzikler dinlerdim. Ancak içinde yaşadığımız coğrafyada yaşanan hareketli ve hararetli dönemden sıyrılmak ve motivasyonumu artırmak için kulağım bu sessiz ve duru tınıları arar oldu. Bu tınıların en gösterişsiz ve mütevazı olanlarından biri de Tatyos Efendi’nin eserleri. “Gamzedeyim Deva Bulmam” parçasının tınısı ve sözleri son dönemde içinde bulunduğum durumlara o kadar paralel ki, şarkıyla karşılıklı dertleniyor gibi hissediyordum. 

 

Bu eseri daha çok Müzeyyen Senar’dan dinledim, ama Gaye Su Akyol’u da çok başarılı buluyorum. Hem yaptığı iş hem de duruş olarak. Senden sergi teklifi geldiğinde de sergi başlığı olarak direkt bu isim geldi aklıma. Bu şarkıyı dinlerken Gam’zede kelimesiyle bir sergi ya da eser üreteyim diye hiç düşünmemiştim, ama işlerimden bir seçki yapıp geneline baktığımda tüm o geçmiş ve şimdiki kırgınlıklar, hüzünler, melankoliler tekrar canlandı gözümde. Bunu kısa ve öz, en iyi anlatacak kelimenin Gam’zede olacağını hissettim ve bu hisse de hiç direnmedim, çok sevdim. Hem geçmişe göndermede bulunması hem de geçmiş ve şimdinin duygu durumlarını hisseden birine atfedilecek güçlü bir sıfat. 

Bir de hangi yetişkin bir Gam’zede değil ki artık?

 

Serginin içine girince aslında herkes kendinden bir şeyler bulacak diye düşünüyorum. İlişkiler, seks, yalnızlık, din, gündelik hayatta yüceltilenlerin parodisi, geleneksel roller altında ezilenler… Sanatçının işlerini yaparken çıktığı kendi yolculuğunu da hep merak ederim. Farklı zamanlarda yapılan bu işlerde hangi dönemlerin var? 

 

İyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Konuşmaktan çok dinlemeyi severim. Dinlemenin hem karşı tarafın bana açtığı kapılardan geçmek hem de o açılan kapılardan kendime yeni kapılar açmak gibi bir perspektifi var. 

Bu zamana dek çok aktif bir hayatım oldu. Sekiz yaşımda karateye başladım ve 19 yaşıma kadar sürdürdüm. Sonra halk oyunlarına merak sardım, yedi sene halk oyunları oynadım. 

 

Bunları anlatmamın sebebi şu: Karate ve halk oyunları kendi içinde kuralları olan disiplinler. İkisinde de her hareketin bir hikayesi, soyut bir sembolizmi var. Bu gizil anlatımcılık hali bilinçaltıma da işledi. Tüm bunlarla uğraşırken birçok yerde çalışıp birçok şehir gezdim. Hep bir topluluğun içindeydim. Sergide herkesin kendisinden bir şey bulacağı sihri, sanırım bununla alakalı. Çünkü çalışmalarımın esin kaynağı herkes ve her şey! Gülten Akın’ın dert yandığı kişi ben değilim diye düşünüyorum. Küçük şeyler, küçük detaylar benim için önemli. Ben dertleşir gibi resim yapan, yoluna yoldaş arayan bir sanatçıyım. 

 

NORMALLEŞTİRDİĞİMİZ BİRÇOK ABSÜRT DURUM…

 

“Huzursuz Yatak” işi üzerine konuşmak istiyorum. Detay detay incelenesi işlerden. Asla huzur bulamayan yatakların sorumlusu kendini tam olarak bulamayan ya da bulduğunda kaybeden bireyler mi? 

 

“Huzursuz Yatak” ve öncesinde yaptığım “Günah Keçisi” isimli çalışmalar bir nevi duygusal boşalım. İki resimde de ilk olarak bir iç mekânda gerçekleşen olaylara dikkat çekiyorum. Bu olaylar dışarıya doğru bağlantılı bir şekilde devam ediyor. Birey, aile ve toplum ilişkisi… “Günah Keçisi” geçmişe yönelik olaylar barındırırken “Huzursuz Yatak” daha güncel olayları ele alıyor. 

 

“Huzursuz Yatak”ın ortasında kalplerle bezeli yatağın üzerinde birbiriyle kavga eden iki fare var. Bu yatağın sudaki yansımasında da sıradan bir yatağın üstünde sevişen iki kişi görünüyor, ama bu kişilerin kim olduğunu göremiyoruz. Farelerin olduğu yataktaki semboller (kalpler, altın varaklı yatak) bize yatakta yaşanan aşkın ne denli ateşli olduğunu vurguluyor. Ama yatağın üstünde iki sevgili yerine iki tane kemirgen görüyoruz. Bunlar birbiriyle kavga içinde, ancak sudaki yansımada da olayın gerçek hali yansımakta. Olayın olağan akışı iki sevgilinin seviştiği üzerine ama içsel duygular çok farklı. Burada bilinçaltının ters düz edilmesi var. 

 

Bu kurgunun birçok hikâyeye kapı açacağını düşünüyorum. Buradaki diyalektik gerilimi Kubrick filmlerinin ve Freud’un bilinçaltı okumalarının kucağına bırakıyorum. “Huzursuz Yatak”ta çoğu yüzü tam olarak görmüyoruz. Birçok insan var, ama kimin kim olduğu belli değil. Sadece küçük jestlerle niyetlerini belli eder halleri var. ‘Spirit Animal’ını arayanlar, tatminsiz bireyler, iktidar savaşı içinde olan siyasi güç metamorfileri, ensest ilişkiler, günlük hayatın hengamesi içinde süregiden ve artık normalleştirdiğimiz birçok absürt durum… 

 

Bu resimde geçen olayların tek bir çıkış noktası olduğunu söylemek ya da tüm kurguyu tek bir yere bağlamak izleyiciye haksızlık olur. 

 

BİR ÇEŞİT ANTİK VOLTRAN

 

“Gelecek Nesiller için Yeni Mitler” serisinden konuşalım. Bu serinin devamı var mı? Senin mitlerin umut verici mi yoksa karamsar mı? Dahası: Şu an içinde bulunduğumuz süreçten bakarsan yakın geleceğe dair öngörülerin ne? 

 

Gelecek Nesiller İçin Yeni Mitler serisi iki farklı kurgudan oluşuyor ve devamı yok. Seri, üç parçadan oluşan “Adem Oğulları” ve iki parçadan oluşan “Tuzak” isimli çalışmaları kapsıyor. Bu çalışmalarımı 2017’de kurduğumuz KİMERA isimli grubumuzun 2018’de gerçekleştirdiğimiz ilk sergisi için hazırlamıştım. KİMERA Antik Yunan hikayelerinde geçen bir canlı. Farklı hayvan uzuvlarının bir araya gelerek oluşturduğu yeni bir canlı türü. Bir çeşit antik Voltran yani. Bu antik hikayelere gönderme yapan ama güncel konuları işleyen bir seri yapmak istedim. Ortaya bir çeşit resimsel feeri çıkmış oldu. 

 

İçinde insan olan her şey beni karamsarlığa itiyor sanırım. 35 yaşımdayım ve bu dünyada beni kötü hissettiren her şeyde insan eli var. Doğal seleksiyonun daha belirgin olacağı bir geleceğe doğru gidiyoruz. Toplumsal sınıf farkları daha çok derinleşecek. Teknoloji bizim yüzümüze gülen gizli bir düşmanımız gibi. Teknoloji yine kapitali elinde tutanların paçasını kurtaracak, onlara güvenli bir liman sağlayacak. Bu limana giremeyen kişilerin sonunu da hiç iç açıcı görmüyorum. 

 

Neden hep daha fazlasını istediğimizi kendimize sormamızı ve buna bir son vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Biliyorum ki bunu hiçbir zaman başaramayacağız. Teknoloji bu noktada insanlık için olmasa bile dünya için yararlı olabilir. Yapay zeka gibi tamamen mantıksal bağlantılar kuran ileri teknoloji birimleri insanlığın yerini alırsa dünyada adaletli, sürdürülebilir bir yaşam kurmak mümkün hale gelebilir.

ÇORAP, YENİLENMENİN METAFORU 

 

“Çoraptan Çıkan Sevgili” serisi de favorilerimden. Her şeyden öte çok samimi bulduğum için favorim. Bir yandan çorap fetişini anımsatmıyor da değil. Doğru muyum yoksa fesat mıyım:)

 

Çalışmalarımı üretirken demlemeye bırakıyorum. Bu demlenme süresi bazen bir bazen beş yıl sürebiliyor. Çoraptan Çıkan Sevgili serisi de uzun bir süreç sonunda ortaya çıktı. Fikir dört yıldır aklımda dolanıyordu. Unutup unutup tekrar hatırladım ve sonunda benden ayrılması gerektiğine karar verdim… Bu ağır pişme hali gözü iyi olan izleyicinin de algıladığı bir durum sanırım. Samimiyet kurabilmek böyle mümkün oluyor. 

 

Ama bana her şey ilham veriyor. Her gün kullandığımız, kullanıp bir köşeye fırlattığımız, ayağımızda bir form kazanan, ancak çıkarıp bir köşeye attığımızda formunu/benliğini kaybeden bu gündelik eşya bende farklı bağlantılara yol açtı. Almadovar’ın “İçinde Yaşadığım Ten” filminde uç örneğini gördüğümüz gibi, ikili ilişkiler bizleri ister istemez şekillendiriyor. Özellikle uzun ilişkilerde durum daha ileri seviyelere gelebiliyor. Bu seride de bu tip ilişkilerin sonrasında kendini yenilemeye çalışan, öznel gerçekliğine sıyrılan biri var. Çorap yenilenmenin, kirli geçmişten sıyrılmanın bir metaforu. Zamanı geldiğinde yılanın derisini değiştirmesi gibi…

 

YENİ SERGİ İÇİN FAP’LA ANLAŞTIM

 

Şu an herhangi bir galeriye bağlı değilsin diye biliyorum. Bu bir tercih mi? Yoksa özgüven mi? 

 

Aslında senden sergi teklifi gelmeden iki gün önce yeni sergim için Ferda Art Platform ile anlaştık. Bu zamana kadar galeriyle çalışmak benim gibi İstanbul sanat merkezinden uzakta olan bir sanatçı için gerekli diye düşünüyordum, ancak günümüz iletişim kanalları o kadar çeşitli ve güçlü ki, galeri ile çalışmak elzem olmaktan çıktı. Bugün çoğu sanatçının instagram sayfası birer galeri işlevi görmekte. 

 

Galeri sistemi artı ve eksi yönleri değişen çok farklı ilişkilere evrilebiliyor. Ferda Art Platform’un kurucusu Ferda Dedeoğlu ve galeri direktörü Selin Akın ile yüz yüze ve internet üzerinden görüşmelerimizde iletişimlerindeki pozitif enerji ve güven veren his bana iyi geldi. Galerinin fiziki mekânı ve lokasyonunu da beğeniyorum. Hem ikili ilişkilerde bu denli iyi hissettiren hem de fiziki mekân olarak çok beğendiğim FAP dan gelen teklife kayıtsız kalamadım. 

 

SANAT TEKNOLOJİYLE BERABER HEP EVRİM GEÇİRDİ 

 

Salgınla beraber sanat da dijitale evrildi. Devamı gelir mi yoksa bu geçici bir mola mı? 

 

Dijital devrim kapımızı tıklatıyordu zaten, ama yaşanan son pandemi bu devrimi hızlandıracak gibi. Galerilerin mekanlarını internete taşımaları çok küçük adımlar. Endüstri 4.0, yani 4. endüstri devriminin startını gelişmiş ülkeler neredeyse 10 yıl önce verdi. Kitlesel üretimler ve büyük arz-talep ilişkisi yerine insanların daha spesifik ihtiyaçlarının karşılanacağı daha kişisel ürünler tasarlanacak, insanların kendi ihtiyaçlarını kendilerinin üreteceği ürünler hayatımıza girecek. Hatta girmeye başladı bile… 

 

Mesela Erdil Yaşaroğlu pandemi döneminde kendisi ve başkaları için evinde siperlik üretti. Evimizde çatal-kaşık, hatta tornavida bile üretir hale geleceğiz yakın zamanda. Bunun yanı sıra VR ve hologram teknolojisinin ileri örnekleri hayatımıza girecek. VR gözlüklerle galerileri evimizde kendi adımlarımızla ve fiziksel yakınlık uzaklık ilişkisiyle deneyimleyebilir ya da galeri duvarları hologram teknolojisi ile evlerimize girebilir. VR teknolojisinin güzel bir örneğini Yapı Kredi Kültür Sanat’ta Matt Collishaw sergisinde deneyimlemiştim. Heyecan vericiydi. 

 

Sanat bu zamana kadar varolan teknolojilerle sürekli evrim geçirdi. Bugün alelade  duran boya tüpleri 1841’de ilk keşfedildiği zaman “İzlenimcilik” akımının doğmasına yol açmıştı. Boya tüpleri keşfedilmeseydi bugün Monet’nin ya da Van Gogh’un resimleri bu denli bizi etkiler miydi? Bilemiyorum… Sanat daima varoldu, varolacak. Hipokrat’ın da dediği gibi, “Ars longa, vita brevis (Sanat uzun hayat kısa)”. 

Yeni içeriklerden

haberdar olmak için

abone olun!

MAIL

 

info@yuzumagazine.com

 

INSTAGRAM

Yuzu Magazine

@yuzu.mag

Yuzu Botanik

@yuzubotanic

© 2020 by YUZU Magazine

ADRESAvlu Bebek  |  İnşirah Sokağı, No:25/1 Bebek, 34342 Beşiktaş İstanbul