top of page

Search this site

929 results found with an empty search

  • TASARIM-1

    Ocak 2022 | Tasarım | Türkiye for english click here Moda’daki modern Paris apartmanı dairesi Yazı | Alp Tekin E rdem İşler ve Emre Özücoşkun’un sahibi olduğu Cisimdesign’ın tasarladığı Moda’daki bu evin projesi Paris’in modern apartman dairelerinden ilham alınarak yapılmış. Emre Özücoşkun, “Çok klasik bir tabir olacak ama zamansız bir çizgiye sahip bu daire. Çıkış noktamız şuydu: Doğal malzemeler, pastel renkler ve yumuşak detayların uyumunu yakalamak”. Mermer, evin geneline hakim olan malzemelerden biri. Mermere sadece mobilyalarda değil, kapı pervazında dahi rastlanabiliyor. “Malzeme geçişleri ve kullanım alanlarında yaptığımız ufak sürprizler bizi heyecanlandırıyor” diyor Cisimdesign ortakları: “Mermeri alışılagelmişin dışında bir alanda kullanma fikri de bu şekilde ortaya çıktı”. Erdem ve Emre, evin geneline hakim olan uyumu mobilya seçimi ve tasarımında da devam ettirmiş: “Seçkiyi belirlerken Cisimdesign tasarımı mobilyalarla satın alınacak mobilyalar arasında bir denge kurmaya çalışıyoruz. Moda Evi’nde de bu şekilde ilerledik. Masalar, yataklar, dolaplar, kütüphaneler Cisimdesign tasarımı. Sandalyeler, koltuklar ve aydınlatmalar ise satın alma olacak. Kurguyu bu şekilde hazırladık”. Contemporary Parisian apartment in Moda Yazı | Alp Tekin T he project of this house in Moda, designed by Cisimdesign, owned by Erdem İşler and Emre Özücoşkun, was inspired by the modern apartments of Paris. Emre Özücoşkun said, “It will be a very classic term, but this apartment has a timeless line. Our starting point was: To catch the harmony of natural materials, pastel colors and soft details”. Marble is one of the materials that dominate the house in general. Marble can be found not only in furniture, but also in door jambs. “We are excited by the little surprises we make in material transitions and usage areas,” says Cisimdesign partners: “This is how the idea of using marble in an unusual area came about”. Erdem and Emre continued the harmony that dominates the house in general in furniture selection and design: “While determining the selection, we are trying to establish a balance between the furniture designed by Cisimdesign and the furniture to be purchased. This is how we proceeded at the Fashion House. Tables, beds, cabinets, libraries Cisimdesign design. Chairs, armchairs and lighting will be purchased. This is how we prepared the fiction.” Çapa 2

  • TASARIM-289 | Yuzu Magazine

    September 10, 2025 | DESIGN & INTERIORS ORCHESTRATED DESIGN on the FETHIYE COAST words Noah Mercer photos İbrahim Özbunar - 645 Studio On the sunlit cape of Fethiye, on Turkiye’s southern coast, XO Cape Arnna rises as a destination where architecture, history, and experience converge. Designed by Yeşim Kozanlı Architects & Interior Design, the hotel draws inspiration from the region’s ancient cultures—particularly the Luwians, known as the “children of light”—and reimagines their spirit of hospitality for today. MULTI-SENSORY JOURNEY The design philosophy, described as Orchestrated Design, treats architecture like a symphony: each space takes on its own role, creating harmony between light, sound, texture, scent, and taste. From the lobby, envisioned as a luminous prelude, to the main axis that links dining and gathering spaces, the hotel unfolds as a multi-sensory journey. Olive trees appear like recurring notes throughout the interiors, grounding the design in the local landscape. SPACES THAT ENGAGE THE SENSES Every corner of XO Cape Arnna has been conceived as a “stage” for experience. The lobby’s lighting shifts throughout the day to create rhythm, spa ceilings shimmer with reflective surfaces inspired by flowing water, and the diverse gastronomy venues capture cultural richness with distinctive atmospheres. A patisserie channels the freshness of a spring garden, while restaurants ranging from Italian to Asian cuisines each carry their own identity. Pastel tones, organic forms, and the recurring presence of olive trees soften the atmosphere, while reflective ceilings, dark woods, and natural stone add depth and character to the interiors. EXTRA ORDINARY HOSPITALITY The name XO is derived from both “Extra Old”—symbolizing maturity and refinement—and “Extra Ordinary,” embodying a philosophy that goes beyond the expected. More than a physical structure, Cape Arnna is envisioned as a living composition. Guests become active participants in its rhythm, immersed in layers of light, sound, and scent as part of a carefully orchestrated design narrative.

  • URBAN-12 | Yuzu Magazine

    June 2024 | Urban english below Senin Bodrum’un hangisi words Onur Baştürk 14 haziranda çıkacak “Ege&Akdeniz” temalı yaz sayımızda sevgili Mehmet Öksüz’ün kendi Bodrum’unu anlatan bir yazısı da yer alıyor. Mehmet yazısına şöyle başlıyor: “Herkesin bir Bodrum’u var. Ya da herkese göre bir Bodrum. Benim için doğup büyüdüğüm bu sahil kasabası ben ne görmek istersem o!” Bodrum’da olduğum süre boyunca Mehmet’in cümlesi sürekli zihnimdeydi. Gerçekten de Bodrum’un kimliği tam olarak neydi? Global lüks otel zincirlerinin sunduğu euro bazlı hayat tarzı mı? İnşaat şirketlerinin dağı taşı hunharca oyduktan sonra “Doğanın kucağında gerçek lüks” diye pazarladığı kutu kutu siteler mi? Her yaz başı iç pazarın diline düşen “lahmacun” fiyatı mı? Yoksa Bodrum merkezde kale manzarasına karşı içilen mütevazı kokteyl mi? Eskiden, yani 80’lerde filan, net bir kimliği varmış Bodrum’un. Ama artık yok. Bodrum Yarımadası’ndaki her yer kendi içinde ‘merkez’ olmaya başlayıp damperli kamyonlar yolların asıl efendisi olunca Bodrum kimliğini herkes kafasına göre yorumlamaya başladı. Oysa Mykonos ya da St Tropez denilince akla gelen büyük resim bellidir. Bodrum’un büyük resmine bakınca ise benzer bir bütünlük yok. Tıpkı yeni açılan Maxx Royal’de yer alan, ünlü sanatçı Bernar Venet’e ait, her yerden görülebilen dev boyutlu eserde olduğu gibi. Venet’nin kavisli ve matematiksel olarak hassas metal heykelleri hayli popülerdir. Röportajlarında, “Benim işim kendi kendine üretilir. Çevremdeki hiçbir şey bana özel bir ilham kaynağı olmuyor” diyen Venet’nin Maxx Royal’deki karşılıklı iki heykeli 2011’de, Paris’teki Place d'Armes’ın giriş kapılarının dışına da yerleştirilmişti. Konulduğu yeri çerçeveleyen ve bir tür parantez açan kırmızımsı-kahverengi tonlu, corten çeliğinden yapılma bu heykeller de Maxx Royal içindeki koyu çerçeveleme derdinde. Ama Venet’nin işi hem coğrafyayla uyumsuz duruyor hem de iki eser birbirine çok uzak kaldığı için yarım kalmış bir inşaatı da andırıyor. Çünkü neden? Bodrum demek inşaat demek. Sanatçı Venet bunu nereden bilsin tabii… PEKİ BU YAZ BODRUM’DA NELER OLUYOR? - Önce eskiler… Kavanoz Yalıkavak değişmeyen favorim. Mekanın yaratıcıları Eda ve Cüneyt’in bu bohem ve günbatımı manzarası harika restoran barında en son Lukas Gage’i gördüm. The White Lotus’un ilk sezonunda oynayan Gage, Amazon Prime filmi Down Low’da da başrollerden biriydi. Bu nefis kara mizah-gay komedi queer dünyaya dair şahane nokta atışları yapıyor, onu da belirteyim. - Herkesin merakla beklediği Scorpios’u açılmadan önce gezdim ve sonuç: Mykonos’taki Scorpios’un bohem havasını buraya transfer etmemişler, tam aksine daha büyük ölçekli ve daha farklı (yer yer endüstriyel) bir tasarım yapmışlar. Keza olmuş da. Özellikle spa/retreat alanı ve odalar (sadece 12 tane) beni büyüledi. - Lucca’nın restoranı sezonu erken açanlardan. Menüden en sevdiğim domates carpaccio aynen duruyor. Istakoz Paccheri ve Crab Roll ise yeni favorilerim. Lucca by the Sea’nin menüsü erken akşam yemekleri için kesinlikle ideal. Lucca’nın plajı ise bu hafta sonu açılıyor. Ama plaj kalabalığı beni her daim aşıyor. Özellikle de ünlü bir dj geldiği zaman… - Stay’in Bodrum’a özel markası Bobo ise bu hafta (12 haziran) açılıyor. Bu arada herkes Bobo’nun olduğu koydaki oteli Stay grubu inşa etti sanıyor. Oysa Stay grubu burayı Çağdaş Holding’ten kiraladı. Bobo’dan önce geçen yıl burası Akana Otel’di. Bobo tutar mı tutmaz mı bilemem, ama gece 1’den sonra açılacak Nu Club bu yazın after mekanı olarak öne çıkabilir. Çünkü Bobo’nun olduğu bölgede (Cennet Koyu ya da artık başka bir isim verilmeli bu koya) o saatlerde gidecek bir kulüp yok. - Arkestra ekibinin A rkestra ortaya çıkmadan önceki Bodrum markası Ritmo Zeytino da Pilevneli Galeri sayesinde tanıdığımız Yalıkavak sırtlarındaki evde açılıyor. Kısacası: Geçtiğimiz yıl Şişko Perihan ve Misk olan yer... - Şimdilik böyle. Notların devamı yakında. Beklemede kalın. Which is your Bodrum? Our summer issue of June 14th with the theme "Aegean & Mediterranean" contains an article by our dear Mehmet Öksüz about his own Bodrum. Mehmet begins his article as follows: "Everyone has a Bodrum. For me, this coastal town where I was born and raised is what I want to see! Mehmet's sentence was in my head the whole time I was in Bodrum. What exactly was the identity of Bodrum? Was it the Euro-based lifestyle offered by global luxury hotel chains, or the box-by-box complexes that construction companies market as "true luxury in the lap of nature" after ruthlessly carving up the mountain? Is it the price of "lahmacun" that becomes the talk of the domestic market every summer? Or the modest cocktail in the center of Bodrum with a view of the castle? Bodrum used to have a clear identity, back in the 80s or so. But not anymore. When every place on the Bodrum peninsula became its own 'center' and dump trucks became the real masters of the roads, everyone started to interpret Bodrum's identity according to their own ideas. But when you think of Mykonos or St. Tropez, the big picture that comes to mind is clear. When we look at the big picture of Bodrum, there is no similar unity. Like the giant work by renowned artist Bernar Venet at the newly opened Maxx Royal, which can be seen from everywhere. Venet's curved and mathematically precise metal sculptures are hugely popular. He has said in interviews, "My work is self-produced. Nothing in my environment gives me any particular inspiration," Venet has said in interviews. In 2011, two of his sculptures facing each other at Maxx Royal were also installed outside the entrance gates of the Place d'Armes in Paris. These reddish-brown corten steel sculptures, which frame their location and open up a kind of parenthesis, also attempt to frame the darkness inside the Maxx Royal. But Venet's work is not only incompatible with the geography, it also resembles an unfinished construction because the two works are too far apart. Why is that? Bodrum means construction. How would the artist Venet know that, of course... SO WHAT'S GOING ON IN BODRUM THIS SUMMER? - First the old ones... Kavanoz Yalikavak is my all time favorite. The last time I saw Lukas Gage at this bohemian restaurant-bar with a great view of the sunset was at the creators Eda and Cüneyt's restaurant-bar. Gage, who starred in the first season of The White Lotus, was also one of the stars of the Amazon Prime movie Down Low. This delicious black humor gay comedy makes some great points about the queer world, let me tell you that. - I visited the long-awaited Scorpios before it opened, and here is the result: They didn't transfer the bohemian vibe of Scorpios in Mykonos to this place, on the contrary, they made a bigger scale and a different (sometimes industrial) design. And so it is. I was particularly fascinated by the spa+retreat area and the rooms (only 12). - Lucca's restaurant is one of the early season openers. My favorite tomato carpaccio from the menu remains the same. Lucca's menu is definitely ideal for an early dinner. Lucca's beach opens this weekend. - Bobo, Stay's special brand for Bodrum, has not opened yet. It is supposed to open after Eid. By the way, everyone thinks that Stay Group built the hotel in the bay where Bobo is located. However, the Stay Group rented this place from Cagdaş Holding. Before Bobo, this place was Akana Hotel last year. I don't know if Bobo will be a hit or not, but Nu Club, which will be open after 1 a.m., might stand out as the after-hours venue of this summer. Because there is no club in the area where Bobo is located (Cennet Koyu or this bay should be called something else) at those hours. - That's it for now. More notes coming soon. Stay tuned.

  • DESIGN & INTERIORS | Yuzu Magazine

    On the 53rd floor of One&Only One Za’abeel, N53 by Bergman Design House approaches the lounge as atmosphere rather than spectacle. June 25, 2026 | DESIGN & INTERIORS a LOUNGE ABOVE the CITY words YUZU Editorial photos One&Only One Za’abeel + Bergman Design House + Vigo Jansons High above Dubai, on the 53rd floor of One&Only One Za'abeel, N53 approaches the idea of the lounge less as spectacle and more as atmosphere. Designed by London-based studio Bergman Design House, the space sits within The Link — the dramatic cantilever connecting the hotel’s twin towers — though the interiors take a more restrained direction. For co-founders Marie Soliman and Albin Berglund, the project was shaped around balance and restraint. Deep caramel, cognac and charcoal tones run throughout the interiors, layered with dark woods, brushed metals, leather and Cipollino marble. Rather than leaning into the heavy visual language often associated with cigar lounges, N53 introduces a softer and more residential sense of comfort through controlled lighting, acoustic softness and carefully proportioned seating areas. MATERIAL, CRAFT AND RHYTHM Craft plays a central role across the space. A large marquetry installation inspired by falconry references regional heritage without becoming overly literal, while Murano glass floor lights, bespoke metalwork and tailored cabinetry add texture and depth throughout the lounge. Many of the materials were chosen for the way they age, bringing a quieter sense of permanence to the project within Dubai’s fast-moving hospitality landscape. The layout moves fluidly between seating clusters, cigar displays and quieter corners overlooking the city, including a concealed humidor reserved for private guests. Throughout the project, the emphasis appears less on visual excess and more on rhythm — a place shaped around slowing down, conversation and lingering above the city rather than simply observing it.

  • Seyahat-133 | Yuzu Magazine

    December 8, 2025 | VOL 15 HUMANO TOUCH words Laura Cottrell photos Edward Sumner As a pioneer of lifestyle hospitality in Mexico, Grupo Habita quickly captured the attention of design hotel enthusiasts with its first openings in the late '90s—starting with HABITA Hotel. The group’s architecture-enthusiast founders, Carlos Couturier and Moisés Micha, infused Mexico City’s vibrant chaos with a bold design vision. Through their boutique hotels—our favorite being Condesa DF—they played a key role in transforming the city into a must-visit destination for design lovers. Lately, their focus has shifted to Oaxaca, where they’ve unveiled a series of breathtaking hotels, including Escondido, Otro Oaxaca, and Hotel Terrestre. Now, they’re making waves once again with a brand-new addition to the region: Hotel Humano, set in the world-renowned surf destination of La Punta Zicatela. Located on a pedestrian-friendly street just steps from the beach, Humano—like all Grupo Habita properties—is deeply inspired by and created in collaboration with its surrounding community. A COLOR PALETTE TO FALL IN LOVE WITH Designed by Jorge Hernandez de la Garza, the hotel’s architecture stays true to Grupo Habita’s signature aesthetic: raw concrete, clay tiles, exposed brick, and tropical wood. The interiors by Plantea Estudio are equally striking, with a captivating palette of deep wine reds, burnt oranges, and soft whites that radiate warmth and character. The common areas and rooms strike a seamless balance between simplicity and comfort, blending elements of mid-century modernism with Scandinavian interiors. At the same time, the region’s surf culture is deeply embedded in the hotel’s aesthetic and overall atmosphere. Adding to its authenticity, Javier Gómez’s handcrafted wooden partitions, doors, and furniture reflect the essence of Oaxaca, effortlessly blending local craftsmanship with contemporary design. Meanwhile, the hotel’s 39 rooms are transformed into unique, art-filled sanctuaries with one-of-a-kind drawings by Mexico City-based architect and artist Lucio Muniain. For breathtaking ocean sunsets, the rooftop terrace is the place to be. Another highlight? Dinners curated by chef Marion Chateau of Marseille’s famed La Relève, turning every evening into a gastronomic delight. The nearest airport, Puerto Escondido International Airport, is just a 20-minute drive from Hotel Humano—making this design-forward surf retreat as accessible as it is stunning. - The full story is featured in Vol.15 - Print VOL XV - 2025 Out of Stock Add to Cart

  • Seyahat-144 | Yuzu Magazine

    June 6, 2026 | TRAVEL NOBU TORONTO DRAWS from the JAPANESE RYOKAN words YUZU Editorial photos Ema Peter Photography production Karine Monié High above Toronto’s Entertainment District, Canada’s first Nobu Hotel brings a quieter approach to hospitality. Inspired by the atmosphere of a Japanese ryokan, the project favours calm, ritual, and material clarity over spectacle. Designed by Studio Munge under the direction of Alessandro Munge, the hotel occupies the upper levels of a new mixed-use development built on the site of a former Canadian glass manufacturing facility. Fragments of that industrial history remain throughout the project. Original glass blocks have been preserved and incorporated into the fitness area, while the retained street façade maintains a connection with the neighbourhood’s architectural memory. Above it, two slender residential towers rise around a central void that cuts through the structure between the ninth and tenth floors, drawing daylight deep into the building. The opening becomes one of the project’s defining features. From the gym, guests can watch snowfall or rain descend through the space above, while rooms higher up look down into the illuminated core below. BETWEEN CITY AND SANCTUARY The interiors avoid overt references to Japanese design. Instead, the influence appears through proportion, rhythm, and restraint. Studio Munge approached the project less as a luxury hotel and more as a residential retreat in the sky — somewhere removed from the pace of the city below. That sense of calm begins on arrival. Canadian landscape references are quietly woven together with details inspired by Japanese metal craftsmanship, particularly the layered forging techniques traditionally used in blades. Rather than translating these references literally, the design abstracts them into textures, surfaces, and spatial transitions. A bespoke work by Toronto-based artist Dennis Lin anchors the entrance sequence, reinforcing the project’s connection to the city’s creative scene. THE SOAKING TUB AS A RITUAL OF RESTORATION The guestrooms continue the hotel’s restrained atmosphere. Soft blue tones drawn from sky and water establish a subdued mood throughout, while layouts prioritise openness, views, and ease of movement. Nearly every room includes a walk-in wardrobe and generous living area, with soaking tubs positioned beside windows overlooking the city. The wooden soaking tub — a defining element across Nobu Hotels — becomes central here too. Rooted in Japanese bathing culture, where bathing is treated as a restorative ritual rather than routine, it reinforces the hotel’s slower rhythm. The city remains present throughout, though carefully framed so it never overwhelms the sense of retreat. MATERIAL RESTRAINT Material consistency shapes much of the hotel’s atmosphere. The restrained palette focuses on tonal continuity and texture, with Tundra Grey stone from Turkiye used throughout floors, walls, bathrooms, and millwork. Finished with a leathered texture, it introduces tactility without visual heaviness. Rift-cut white oak adds warmth and structure across wall panelling, screens, and custom furniture, while indigo-dyed textiles, carved wood details, and handcrafted Kawara tiles introduce quieter layers of craftsmanship. In the public areas, a bronze chainmail chandelier — designed to evoke the drape of a folded kimono — provides one of the few deliberately dramatic moments within an otherwise measured interior landscape. Set across levels 41 to 45 with just 36 guestrooms, Nobu Hotel Toronto favours calm over spectacle — a quieter presence above the city.

  • TASARIM-1

    November 2022 | Design & Interiors LAND ON WATER Mast’ın yeni projesi A vustralyalı mimar Marshall Blecher ve Danimarkalı denizcilik tasarımcısı ve mimar Magnus Maarbjerg’le yuzuvol2 sayımızda heyecan verici Kopenhag Adaları isimli projelerini konuşmuştuk. Blecher ve Maarbjerg’in stüdyosu MAST’ın yeni projesi “Land On Water” da vizyon açan bir özelliğe sahip. Su üzerinde hemen hemen her şeyi inşa etmek için bir çözüm vaat eden proje, deniz seviyesinin yükselmesi ve artan sel risklerine karşı düşünülmüş. “Land On Water”ın sistemi son derece sağlam ve düşük maliyetli. Molozla doldurulmuş ağ kafesleri kulanan eski bir teknoloji olan gabion’dan esinlenen proje, kolayca değiştirilebilen, güçlendirilmiş, geri dönüştürülmüş plastikten yapılmış basit, düz modüllerden oluşuyor ve dünyanın her yerine taşınabiliyor. Land on Water aynı zamanda mevcut çözümlerden çok daha iyi bir su altı ortamı vaat ediyor. Çelik ve beton temeller genellikle zehirli kirlenme önleyici boyalarla işlem görürken, Land on Water balıklara ideal bir yaşam alanı, deniz yosunlarına ise bir bağlantı noktası sağlıyor. for english LAND ON WATER Mast’s new project W e talked with Australian architect Marshall Blecher and Danish maritime designer and architect Magnus Maarbjerg about their exciting Copenhagen Islands project in our yuzuvol2 issue. Blecher and Maarbjerg's studio MAST's new project "Land On Water" also has a visionary feature. Promising a solution to build almost anything on the water, the project is designed to counter the risks of sea level rise and increased flooding. The system of “Land On Water” is simple. Project consisting of simple, flat modules made of reinforced, recycled plastic that can be easily replaced; can be transported anywhere in the world. Land on Water also promises a much better underwater environment than existing solutions. While steel and concrete foundations are often treated with toxic antifouling paints, Land on Water provides an ideal habitat for fish and a connection point for seaweed. Çapa 1

  • Seyahat-128 | Yuzu Magazine

    October 4, 2025 | VOL 16 the VOCMOS SPIRIT: SMALL, PERSONAL, and FULL of SOUL words Laura Cottrell Some people work in hospitality. Others live it. For Frederik Kubierschky and Catharina Lütjen, founders of Vocabolo Moscatelli, it’s the latter. Their story started in the heart of Swiss five-star hospitality, where they met, learned the ropes, and dreamt up a vision for something more personal—an intimate retreat in Umbria, Italy, where hospitality is about genuine care, thoughtful details, and a sense of belonging. We sat down with Frederik and Catharina to talk about what it means to build a place that feels like home, why Vocabolo Moscatelli is more than a boutique hotel, and how they’re redefining modern hospitality—one thoughtful stay at a time. You both come from strong backgrounds in hospitality. How have your experiences shaped the vision behind Vocabolo Moscatelli? Our story began years ago in the world of Swiss five-star hospitality, where our paths first crossed. Frederik brought his deep experience as a Clef d'Or Chef Concierge, and I had focused on guest relations, sales, and marketing. It didn’t take long for us to realize we made a strong team. We were both lucky to have received top-notch training in the industry, which shaped how we think about service, guest care, and teamwork. Over time, we learned that true hospitality isn’t just about luxury—it’s about creating a sense of belonging, crafting unforgettable experiences, and doing it all with passion and integrity. Today, as we lead our own little boutique hotel, Vocabolo Moscatelli, we know exactly the kind of hospitality we want to create—not just for our guests, but also for our team. We believe a happy team is the foundation of great hospitality. In short, the years we spent in some of the most luxurious and demanding settings have shaped how we approach hospitality in 2025. As we shape the future of our boutique hotel, we keep asking ourselves: What does modern hospitality look like? We’re not just following trends; we want to stay ahead of the curve—creating a place that embraces today’s traveler’s desire for authenticity, connection, and meaningful experiences, while also caring deeply for the well-being of both our guests and our team. IT FELT LIKE WE DIDN’T CHOOSE UMBRIA; UMBRIA CHOOSE US! When did the idea of opening your own hotel first come up—and why Umbria? It’s hard to pin down the exact moment, but we both remember a scene like it was yesterday. We were working at a luxury hotel when a guest was checking out. She smiled at us and said, “You two... If you ever open your own hotel, let me know. I’ll be there.” Those simple words left a big impression—and sparked a dream. That dream is now Vocabolo Moscatelli. We were also incredibly lucky to cross paths with an investor who believed in us and our vision. That support gave us the chance to create something truly special. As for Umbria, it was an opportunity—and we fell in love with this unique region of Italy instantly. It felt like we didn’t choose Umbria; Umbria chose us! Vocabolo Moscatelli is a restored 12th-century monastery. What drew you to this place? Its energy—and its timeless beauty! How was the restoration process? Restoring Vocabolo Moscatelli wasn’t just about preserving a building—it was about breathing new life into a place full of history and character, and creating an atmosphere that feels both timeless and fresh. Our approach was shaped by a deep respect for the region’s heritage, combined with a vision for what modern hospitality should feel like in 2025. From the start, we knew we wanted to preserve the elements that make the building so unique—like the stone walls and wooden beams. Of course, bringing modern comforts into such a historic space came with its challenges. It required careful planning and close collaboration with talented artisans and our architect. Jacopo Venerosi Pesciolini from the Florence-based studio Archiloop and his team designed spaces that transform the atmosphere of this ancient monastery into a warm, timeless experience. The use of local craftsmanship added a special layer of character to the interiors. Some of our rooms and suites even have black outdoor bathtubs for two, placed on private terraces. Each room and suite also features its own color concept. UNLIKE BIGGER, MORE ANONYMOUS PROPERTIES, OUR SMALL SCALE ALLOWS US TO CREATE AN INCREDIBLY PERSONAL AND GUEST-FOCUSED EXPERIENCE How does the small scale of your hotel shape the way you welcome and connect with guests? Unlike bigger, more anonymous properties, our small scale allows us to create an incredibly personal and guest-focused experience. We truly pay attention to the needs and preferences of each individual guest. Our team knows guests by name—and they know us, too. We take the time to build genuine relationships with the people who stay with us. Many of our guests return not just for the beauty of the place, but because they feel connected to the team, the other guests, and the unique “VocMos” vibe. That sense of belonging and community is a big part of what makes our hotel special. How does the region’s nature and culture shape the identity of Vocabolo? The natural beauty of the region is an essential part of who we are. Vocabolo is a place where guests can step away from the chaos of daily life and reconnect with nature. The peaceful, rural atmosphere is woven into the overall experience of the hotel. Everything we do, from art to architecture, is inspired by the cultural heritage of the region. We also celebrate local festivals and traditions, weaving them into the guest experience—like our “Passata” event in August, where we make tomato sauce together for three days, or our special ceramic workshops with local artisans like Elena (Endiadi) in our chapel or garden. The slower rhythm of life here is at the heart of the Vocabolo Moscatelli experience. What are some of the standout features of the hotel? - Our Cotto Etrusco tiles. Every room has its own color story, and all the tiles—especially those in the bathrooms—are handmade for us in Umbria, just 20 minutes from Vocabolo Moscatelli. - The Bamboo Dome. - Double outdoor bathtubs on the terraces. - Our hemp-linen textiles! They’re sustainable, breathable, and durable—hemp has a long tradition in Umbria, historically used for rope, fabric, and household items. - The fire pit: Every evening, Frederik lights a fire in the garden, creating a warm, cozy atmosphere. After dinner, we invite both hotel guests and restaurant diners to gather around the fire, sharing a glass of our homemade limoncello. for more Print VOL XVI - AEGEAN & MEDITERRANEAN 2025 Out of Stock Add to Cart

  • INSAN-2

    Mayıs 2020 | İnsan | Antartika Antarktika’ya kendi kullandığı uçakla giden maceracı şef Yazı | Onur Baştürk Y eme içme dünyasına hakim olanlar şef Melih Demirel’i Nişantaşı’ndaki Frankie’den hemen anımsayacaktır. Frankie’den önce de kendi restoranı Tabla’dan. Gayet net hatırlıyorum; Nu Pera içinde 2014’te açılan Tabla hayli başarılıydı, ama ülkenin içinde bulunduğu türlü talihsiz durumlar nedeniyle bu restoran da kapanmak zorunda kalmıştı. Melih’in şeflik geçmişi Türkiye’yle sınırlı değil: Gramercy Tavern, French Laundry, Noma ve Narisawa gibi ünlü restoranlarda da çalışmışlığı var. Şu anda d.ream grubunun marka şefi olan Melih’in parlak kariyeri elbette şahane ama onu şahane kılan, daha doğrusu diğer şeflerden ayrılmasını sağlayan başka bir özelliği daha var: Bir anda karar verip yollara düşmesi! Zaten onunla konuşmak istememin sebebi de bu. Geçen yıl yaptığı 97 günlük Latin Amerika seyahati. Bu seyahatin neden sıradışı olduğunu okuyunca anlayacaksınız… Melih seninki sıradan bir seyahat değildi. Bildiğim kadarıyla gittiğin şehirlerde, hatta kasabalarda bir süre yaşadın ve oraların restoranlarında çalıştın… Evet, gastronomik açıdan zengin her yerde bir süre kaldım. Mesela Kolombiya gastronomik açıdan çok zengin değildi. Ama Arjantin gezip keşfettikçe daha çok şey sunmaya başladı ve yolculuğumun seyri bu zenginliklere göre değişti. Başa dönelim. Nasıl karar verdin seyahate? Neydi seni yola çıkartan? Tamamen plansız ve spontane bir karardı. İstanbul’daki ofiste bunalmış bir şekilde yorucu bir maliyet toplantısından çıkmıştım. Bilgisayara oturdum ve altı gün sonraya tek yön bir Lima bileti satın aldım! İnsan Kaynakları’na gidip ücretsiz izin formu doldurdum. Patrona bir mail attım ve sırt çantamı hazırladım! Çok iyi! Neden Güney Amerika? Gastronomik zenginliği ilgimi çekiyordu. Dahası, St. Pellegrino gibi uluslararası Top 50 değerlendirme ölçütlerinde Güney Amerika’dan çok fazla ülke yer edinmeye başlamıştı. Bir de kendimi donatmayı, farklı kültürler görüp bizim mutfağımızla kıyaslamayı çok seviyorum. Sonuçta biz şefler tecrübemizi tabaklarımızla misafirlerimize iletiyoruz. Ayrıca bu seyahatlerin mutfak milliyetçiliği tarafı da var. Duyduğumuz bu öncü mutfaklar neyi iyi yapmış? Yaptıklarını nasıl duyurmuş ve pazarlamış? Bizden daha iyi hangi ürünleri var? Bu dürtülerin tamamı beni yola çıkartan sebepler oldu. KİMİ DELİ MUAMELESİ YAPTI KİMİSİYLE DE DOST OLDUK Gitmeden önce çalışacağın restoranların şefleriyle yazıştın mı? Yoksa her şey yolda mı gelişti? Hiç hazırlık yapmadım! Hayatım boyunca planlı yaşamadım ki! Biz şefler bu konuda şanslıyız sanırım. Bıçak çantanızı alırsınız, bir şefin kapısını çalarsınız ve sahne sizindir. Girer 3-4 gün çalışır ve kendinizi göstermek için sanatınızı icra edersiniz. Şef sizin çalışmanızı beğenir, restoran çalışanlarıyla da enerjiniz tutarsa orada kalırsınız. Benim için bu hep böyle oldu. Restoranlar günde 14-17 saat boyunca zaman geçirdiğimiz yerler. Dışardan gözükmez ama mutfak çok iyi yağlanmış bir makine gibidir. Uyum çok önemlidir. İyi bir şef bu uyumu yakalayacağı elemanı ilk 10 dakikada anlar. Benim işe alımlarım da bu sebepten dolayı çok sürmez. Yola çıktıktan sonra merak ettiğim, yıllardır ilgimi çeken ve mutfak dünyasında yer edinmiş adamların kapısını çaldım. Kimisi içeri sokmadı, kimisi deli muamelesi yaptı! Kimi ile yakın dost olduk. 97 günlük gezinin tamamı böyle geçti. Sırasıyla nerelerde kaldın ve yaşadın? Önce Lima, sonra sırasıyla Iquitos, Bogota, Medellin, Guatepe, Cartagena, Santa Marta, San Andres, Lima, Cusco, Arequia, Puno, Copacabana, La Paz, Uyuni, San Pedro Atacama, Santiago, Mendoza, Salta, Buenos Aires, Mar del Plata, Puerto Madryn, El Calafate, Ushuaia, Montevideo, Asuncion, Sao Paulo, Rio de Janeiro, Belem ve son durak olarak New York. Peki nerelerde çalıştın? Lima’da Mo Bistro’da, Mercado Numero Trez diye bir pazardaki yerel bir ceviche dükkânında, ayrıca Maido restoranın sushi barında çalıştım. Arequipa’da İspanyollar öncesi Aymara kültürünü çok iyi korumuş yerel bir restoranda çalıştım. Buenos Aires’te ise ‘charcuterie’ yapan küçük bir aile işletmesinde kısa bir süre. Son olarak da NY’ta uzun zamandır hayran olduğum Ignacio Mattos ile uzun bir zaman geçirdim. BOLİVYA’DA ÇOK ZORLANDIM Yemek açısından seni en çok etkileyen yer neresi oldu? En zayıfı tartışmasız Kolombiya’ydı. En çok etkileyen ise çeşitlilik açısından Peru oldu. Kalite açısından ise Arjantin. Buenos Aires benim için en büyük gastronomik sürprizlerden biri bu gezide. Peki en çok zorlayan restoran ya da mutfak? Bolivya mutfağı. Ülke o kadar fakir ki… Paranızla bile keyifli yiyecek bulamıyorsunuz. Sabah kahvaltısında sıcak suya bayat ekmek banıyorlar. Ben de sıcak kahveye bayat poğaça banmıştım! Baharat o yükseklikte sıfır. Benim için zor birkaç gün olmuştu:) Çalıştığın restoranlarda farklı olarak neler gördün? 13 yıllık kariyerimde 47 ülke gezdim. Altı ülkede uzun süreli çalıştım. Ne kadar gezersem gezeyim, farklı gördüğüm tek şey ürün. Şaşırtıcı bir şekilde tüm dünyada kullanılan birkaç çeşit teknik her yerde karşımıza çıkıyor. Aslında toplumlar yıllarca benzer tekniklerle ellerindeki ürünü değerlendirmiş. Bu tekniklerin yüzde sekseni Mezopotamya’dan dünyaya yayılmış. Geriye kalan yüzde 20 teknik ise Latin Amerika topraklarından… Mesela Amazonlar’da fermente edilen meyve suları çok ilginçti. Meyveyi çiğ yiyemiyorsunuz, ama farklı yaprak ve enzimlerle fermente ettiklerinde içmeye doyamadığınız bir şey ortaya çıkıyor. Ya da mısır o kadar fazla ki, bu mısır çeşitliliğinden yapılan, bizim turşu suyuna benzeyen ‘chicha’ dedikleri bir içecek var. Yine ormanlardan toplanan, yendiğinde öldürecek kadar acı biberleri meyvelerle uzun süre bekletip korkunç lezzetli soslar elde ediyorlar. Umami Japonya’da çok baskın bir şekilde karşıma çıkmıştı. Bir de Amazon’larda! Dikkat et, ülke adı vermedim. Bu ormanlarda yenen yemeklerle şehirdeki yemeklerin hiç alakası yok. Deneyim açısından bir de şunu farkettim: Yeniliğe çok açıklar. Nikkei dedikleri yeni bir mutfak kültürleri var: Japon + Peru. Peru, ciddi bir Japon göç dalgası almış. Onların kültürüyle kendi kültürlerinin benzerlik ve farklılığını sentezledikleri yeni bir mutfak ortaya çıkarmışlar. Buna sahip de çıkmışlar. Korumacı milliyetçi tavrımızdan ötürü Türk mutfağının dünyaya pazarlanamadığını düşünen biri olarak, mutfak evliliğinin bu kadar benimsendiği ve uygulandığı bir yapı görmek beni şaşırttı. Ah, bir de tazelik… Bana deneyim açısından çok şey kattı. Biz tarladan sofraya diyoruz ya, çalıştığım mutfaklar bunu bir tık öteye taşımıştı. Her şey günlük ama pazarlar sabah 05’te kuruluyor. Çünkü soğutma sistemi yok. Pazarcı sadece satabileceği kadar ürünü getiriyor. Sabah 10’da satış bitiyor ve bu ürünlerle yemek yapan restoranlar açılıyor. BREZİLYA’DA KAHVALTIDA KURUTULMUŞ AT ETİ YEDİM! Yediğin en ilginç yemek hangisiydi? Kolombiya’da mango. İlginç değil, ama daha iyisini yemedim. Peru’da avokado. İlginç, çünkü en küçüğü hentbol topu kadardı ve anlatılamayacak kadar lezzetliydi. Arjantin’de La Brigada’da kaşıkla kesilen et nefisti. Brezilya’da ise kurutulmuş at eti yedim! Kahvaltıda kızartıp ekmek arası yiyorlar! Paraguay’da çikolata… Dünya üzerindeki çikolatanın yüzde 80’i ticari hale getirilmiş, monocrop dediğimiz büyük çiftliklerden. Paraguay Amazonları’nın içindeki bir köyde en eski çikolata bitkilerinden yediğimiz taze kakaonun içi unutulmazdı… Ağzım sulandı! Başka başka? Bolivya’da dana burnu çorbası içtim. Ekvator’da ise domuz kanıyla kavrulmuş akciğer yedim! Bana Gaziantep’te kahvaltıda yediğim ciğer kavurmasını çağrıştırdı. ANTARKTİKA’YA PIRPIR UÇAK KULLANARAK GİTTİM! Patagonya tarafına gittiğinde oldukça etkilenmiştin. Instagram takibinden hatırlıyorum. Neler yaşadın orada? En çok etkilendiğim katil balinaların fok avlama süreciydi… Tam da mevsiminde oradaydım ve izlemesi üzücü olsa da, izlediğim belgeselleri çeken ekiplerle oturup onları izlemek unutamayacağım bir şeydi. Dünyanın en nadir yunusları olan siyah beyaz yunusları görmek de paha biçilmezdi. Bir de dünyanın en hızlı eriyen buzullarını ziyaret etme şansı yakaladım. Bu hızla tüketmeye devam edersek 2035’de Patagonya’daki bu üç ana buzulun tamamen erimesi bekleniyor. Üzücüydü. Unutmadan, Ushuaia’ya kadar inip orada bir pilotluk kursunu tamamladıktan sonra uçak kiralayıp Antartika’yı havadan gördüm! Bu hayalim de gerçek oldu! Nasıl yani? O pırpır, ‘Cessna’ uçağı mı kullandın? Evet. Ushuaia’da bir pilot kulübü var. Oraya gidip bir haftalık kursu tamamladım. Uçakla ilgili tüm teknik bilgileri öğretiyorlar. Kursun son günü de iniş kalkışı sana yaptırıyorlar. Hatta ben “Bu iş ne kadar kolaymış” diye düşündüm. Belgemi aldıktan sonra 600 dolar verip yanımdaki lisanslı pilotun kontrolünde, ki o da 20 yaşında filandı, Antarktika’ya gidip geri geldim. 2.5 saat sürdü. İniş yapmadınız? Hayır, kışın gittiğimiz için iniş imkansızdı. Sadece havadan görüp geri döndük. Aslında Antarktika’ya tekneyle gitmek istiyordum, ama hem maliyet hem de mevsim izin vermedi. Yolculuğa daha devam eder miydin yoksa “Artık geri dönmem lazım” mı dedin? Yolculuk boyunca geri dönmem gerek demedim:) Yola çıkarken yanıma aldığım bir bütçe vardı ve ona sadık kaldım. Param bitince de döndüm. İNSAN | Kategorinin diğer yazıları Sosyal mesafe çemberinde sonsuza dek mutlu yaşadı… Ekmeklerinin en sıkı müdavimi Sezen Aksu En yeni seksi şef: Karpat Deviren GSA’yla bol olasılıklı konuşma: ‘Hayat ikna olduğun şeye dönüşüyor’ Bir Milanolunun gözünden ‘yeni normal’ ‘Normal’ değiliz hiçbirimiz Antarktika’ya kendi kullandığı uçakla giden maceracı şef Hareketli, yanık tenli, insan canlısı bir çocuk büyüttük Akyaka’da Transhuman evrimine hazır mısınız ’74PODCAST’lerde gelecek konuşmaları Korona günlerinde “Arizona Dream” Tulum’da karantinada olmayı dj Carlita anlatıyor Beden Oyunları Korona günlerinde Alaçatı Hayat, mutfağa kapanıp mükemmelin peşinde koşmak değil Çünkü aylarca çeşitli manastırlarda kaldım… Karantinada yalnız değilim, çünkü köpeğim Zeus var! Yalnız yaşama sanatı: Ohitorisama!

  • ART

    Mart 2021 | Art | Türkiye REFİK ANADOL Şimdi teleskop rüyalarının peşinde Yazı | Onur Baştürk Fotoğraflar | Emir Sarısaç R efik Anadol’un İstanbul’da bugüne kadar açtığı en kapsamlı sergi “Makine Hatıraları: Uzay”. Aslında kapsam kelimesi bile şu an yazarken bana yetersiz geldi. Çünkü Refik Anadol bu kez gözünü uzaydaki verilere dikmiş durumda. Sergide üç önemli teleskobun; Dünya’nın “selfie”sini çeken ISS’in, galaksiyi fotoğraflayan Hubble’ın ve 11 yıldır Mars’tan görüntü yollayan MRO’nun toplam iki milyona yakın verisinden elde edilmiş algoritmik bir rüya evreniyle baş başa bırakıyor bizi sanatçı. Yani kapsam hayli sonsuz ve terabaytlarla ölçüp biçilecek gibi değil. Derya deniz. Ünlü astrofizikçi Carl Sagan, 1980'lerde geniş kitlelere ulaşmış Cosmos adlı programının bir bölümünde şöyle demiş: “Hayal gücü bizi genellikle hiç var olmamış dünyalara taşır. Ama o olmadan hiçbir yere gidemeyiz”. Anadol’un yeni sergisi de bunun gibi: Hayal gücümüzü alıp öyle yerlere götürüyor ki, Dolapdere’deki Pilevneli Galeri’den çıktıktan sonra ayaklarımızı yere basmamız cidden çok zor. Sergide işlenen iki tema var. Her ikisi de Refik Anadol’un en başından beri tutkuyla izinden gittiği ve çözmek istediği şeyler: Hatıralar ve rüyalar. Özellikle ikinci bölüm olan “Rüyalar”da üç boyutlu veri heykelleriyle mekanla bütünleşmiş 15 dakikalık bir yapay zeka sineması enstalasyonu var. Bu yapay zeka sineması entalasyonu başlı başına iddialı bir önerme… İşin içine girince bırakmak isteyemeyeceğiniz kadar şahane detayı Refik Anadol’un ağzından dinleyin… Görüşmemizin daha kapsamlı ve daha felsefi kısmı ise nisanda yayınlanacak VOL3’te. DAHA HUZURLU BİR VERİ BİLMİYORUM Önceki işlerinizde insanlar ve doğanın bıraktığı verilerden yola çıkıyordunuz. Bu sergide teleskopların görüntüleri, yani hatıraları var. Uzaydan insanlığa ve dünyaya bir bakış sanki… Yanılıyor muyum? Çok doğru, önceki sergide insanların hatıralarına odaklanıyordum. Şimdi insanlığın, hatta evrenin hatıralarına odaklandım. Dolayısıyla küme büyüdü! Teleskop verilerinin herkese açık olduğunu bilmiyordum. Biz de erişebilir miyiz? Evet, sergideki veriler herkese açık. Tabii ki indirmesi zor! Belirli linklere girip belli kodlar yazmak gerekiyor. Mesela Mars’ın görüntü verileri Arizona Üniversitesi kontrolünde. Ama ulaşmak zor değil. Ben Mars’ın verilerine 2018’de ulaşmıştım. Eğer yapacağınız konu ve fikir yeterince yenilikçiyse kimse size ‘Bu veriye ulaşamazsın’ demiyor. Çünkü zaten verinin amacı insanlığa yardım etmek. Temel anlamda en objektif veriler bunlar. Ego yok, kişisel veri yok, mahremiyet problemi kaygısı yok. Doğruyu söylemek gerekirse, daha huzurlu bir veri bilmiyorum! AY’A İNMİŞLER, KESİN BİLGİ! Bu serginin ilham kaynağı NASA’nın yeni binası için yaptığınız veri heykeli aslında. NASA’yla yaptığınız işbirliğinden neler öğrendiniz? Her şey, altı kişilik NASA ekibinin 2018’de stüdyomuza yaptığı ziyaretle başladı. Yaptığım işlere çok iyi çalışmışlardı. Bilinçli ve hassastılar. Net bir şekilde istedikleri şeyi anlattılar. Şunu da belirteyim: NASA’yla çalışmak gerçekten zor. Federal bir kontrat yapıyorsun. Elini kolunu sallayarak yapabileceğin bir iş değil. Parmak izin alınıyor, FBI hep arkanda. Film gibi yani. Bütün testleri geçince de her şeyi önünüze seriyorlar. Hâlâ kontratımız bitmiş değil, devam ediyor. NASA için yaptığınız veri heykeli bitti ama değil mi? Tabii tabii. Aslında Mars’a iniş yapan Perseverance aracıyla beraber yeni binaları da kabaca açıldı. Sadece pandemi dolayısıyla büyük açılış yapmadılar. Yaptığımız işin bir kısmı da Perserverance inişindeki canlı yayında gösterildi. Ama ben paylaşamıyorum hâlâ. Tüm verileri gerçekten size açtılar mı? Uzaylılarla ilgili olanları filan… (Gülüyor) Ay’a inmişler! Benim gördüğüm veriler pek stüdyoya benzemiyordu! İnilmediğine dair komplolar Rusya ya da Çin’in spekülasyonu olabilir. Pilevneli Galeri'yi nasıl dönüştürdünüz sergi için? Şunu söyleyebilirim: İstanbul’daki sergi hepsinin en üst noktaya ulaştığı sergi oldu. Daha önce “Arşiv Rüyası”nı yapmıştık, ama o sergi küçük ölçekliydi. Verisi başkaydı. Bir bakıma 2018’den bu yana bir hayalin evrimleşmesi ve yükselişini yaşıyorum. Ayrıca Türkiye’de ilk kez izleyiciyi çevreleyen yapay zeka enstalasyonu bu ölçekte yapılacak. İşin içinde bir yapay zeka sineması var. Buna sinema demek zorundayım. Çünkü sadece bir enstalasyon diyemeyiz. 21. YÜZYILIN EN İYİ GÖSTERİM BİÇİMİ Projelerin yapılış sürecini her zaman şeffaf bir şekilde paylaşıyorsunuz. Bu serginin yapım süreci nasıl işledi? Veri kaynaklarını söyledim, hepsi açık kaynak. Gizli, kişiye ait veriden bahsetmiyoruz. İkinci süreç yapay zeka araştırması. Son dört yılda kendimi ve ekibimi çok ciddi bir yapay zeka araştırmasına tabi tuttum. Stüdyoda çok hızlı bir donanım gücümüz var. Bu sergideki gösterme biçimi bu donanımın son noktası. Pigmentleşen bir algoritma olduğu için en iyi teknolojiyi kullanmak gerekiyordu. Dolayısıyla hayal gücümüzün sınırlarını zorladık. Gösterim biçimi açısından bizi neler bekliyor? Birinci katta, serginin hafızasına dönüşen verileri ham şekilde gidip görebilecek izleyici. Oturup uzun uzun izlerseniz o makinenin hatıralarını görmüş olacaksınız. İkinci katta, izleyiciyi 18 parlak projeksiyonla çevreleyen bir sinema deneyimi olacak. Son olarak da bu rüyaların pigmentleşmiş yapay zeka veri resimleri ve heykelleri izlenebilecek. 21. yüzyılın belki de en iyi gösterim biçimlerini kullandık diyebilirim. Kapsamlı hali nisanda VOL III'te!

  • TASARIM-1

    June 2024 | Design & Interiors english below MEET THREE NEW BOAT MODELS words Pınar Yılmaz D eniz yaşamını çoğu tekne sahibi, “şehir gürültüsünden uzakta, sakin ve huzur dolu” olarak tarif eder. Gerçekten de öyledir! Peki bu yılın deniz üstündeki en yeni yaşam alanlarını merak ediyor musunuz? İşte üç iddialı tekne modeli… NUMARINE’İN EN BÜYÜK MODELİ Numarine’in denize indirilen en büyük ve yeni modeliyle tanışın: 37XP - M/Y Maya. Sofistike bir estetiğe ve cesurca tasarlanmış işlevsellikleri bir araya getiren Maya, birinci sınıf bir yat deneyimi. Süperyat, kompozit bir üst yapıya ve tam yer değiştirmeli çelik bir gövdeye sahip. Birden fazla geniş sosyal alana sahip olan Maya'nın iç tasarımı Rezzan Benardete’ye ait. Yatın ana güverte salonu ve kabinleri büyük pencerelerden yararlanarak güneş ışığından bolca faydalanıyor. Geniş dış mekanlar ise yeni modelin en önemli avantajı. 37XP, ana güverte üzerindeki ana süit dahil olmak üzere yedi misafir kabinine kadar konaklama imkanı sağlıyor. SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞE BAĞLILIK: GREENLINE 58 FLY Too Design'dan Marco Casali ve MICAD mühendislik arasındaki iş birliğinin ürünü olan Greenline Yachts 58 Fly, sade ve kullanışlı bir iç mekan tasarımına sahip. 58 Fly, Greenline'ın zanaatkârlık ve sürdürülebilir yeniliklere olan bağlılığını yansıtıyor. Greenline Yachts Sahibi Vladimir Zinchenko, “Yatçılığın gelecek vizyonunda ilerlerken odak noktamız hem lüks hem de çevre dostu deneyimler sunmak. Sadece tekne inşa etmekle ilgilenmiyoruz, okyanuslara olan saygının mirasını oluşturmakla da ilgiliyiz” diyor. RAND BOATS’DAN ROAMER 29 Kökleri İskandinav tasarımına dayanan Rand Boats; şıklık, zarafet, lüks ve konforu bir arada sunan fonksiyonel tekneler üretiyor. Kurucusu ve mimarı Carl Kai Rand, detaylara oldukça önem veriyor. Yeni modellerden Roamer 29, kullanım kolaylığı, stil ve konforu bir arada sunarak seyir keyfini en üst seviyeye taşıyor. Korunaklı dümen alanı ise tüm hava şartlarında konforlu bir şekilde seyir yapılmasına olanak sağlıyor. Ayrıca teknenin ince düşünülmüş planı ve geniş depolama alanları teknenin her santimetresini kullanışlı hale getiriyor. Rand’ın inovatif ve sosyalleşme odaklı tasarım DNA’sından yola çıkarak tasarlanan Roamer’da 180 derece dönebilen dümen mahalli koltukları kokpit masası etrafında dört kişilik bir sosyal alan da yaratıyor. Ayrıca ön güvertesindeki güneşlenme alanı açılarak büyük boy bir güneşlenme minderine dönüşüyor. M ost boat owners describe life at sea as "a quiet and peaceful life away from the noise of the city". Indeed it is! But are you curious about this year's newest living spaces at sea? Here are three ambitious models... NUMARINE'S LARGEST MODEL Meet Numarine's largest and newest model ever launched: 37XP - M/Y Maya. Combining sophisticated aesthetics and boldly designed functionality, Maya offers a premium yachting experience. The superyacht features a composite superstructure and full displacement steel hull. Maya's interior is designed by Rezzan Benardete and features several spacious social areas. The yacht's main deck saloon and staterooms benefit from large windows that allow for plenty of sunlight. Spacious exterior spaces are the main advantage of the new model. The 37XP can accommodate up to seven guest cabins, including a master suite on the main deck. COMMITMENT TO SUSTAINABILITY: GREENLINE 58 FLY A collaboration between Marco Casali of Too Design and MICAD Engineering, Greenline Yachts 58 Fly features a simple and practical interior design. The 58 Fly reflects Greenline's commitment to craftsmanship and sustainable innovation. "As we move forward in our vision for the future of yachting, our focus is on delivering experiences that are both luxurious and environmentally friendly. We are not just about building boats, we are about creating a legacy of respect for the oceans we explore. ROAMER 29 BY RAND BOATS Rooted in Scandinavian design, Danish craftsmanship and recycling, Rand Boats produces functional boats that combine elegance, grace, luxury and comfort. Founder and architect Carl Kai Rand pays great attention to detail. The Roamer 29, one of the new models, maximizes cruising pleasure by combining ease of use, style and comfort. The sheltered helm area allows for comfortable cruising in all weather conditions. In addition, the boat's thoughtful layout and ample storage space make every inch of the boat useful. Based on Rand's innovative and social design DNA, Roamer's 180-degree swivel helm seats create a social space for four around the cockpit table. In addition, the foredeck sunbathing area opens up into an oversized sunpad.

  • Seyahat

    January 2023 | Travel CASA TO Opened in La Punta Zicatela on the Pacific coast of Mexico's rising region of Oaxaca, Casa TO is a hidden oasis with unusual architecture. The hotel project, designed by Ludwig Godefroy Architecture, presents the traditional and the avant-garde together. It stands out with its simplicity and use of concrete, clay, steel, wood. Casa TO, a reinterpretation of an Oaxacan temple, has two historical inspirations. The first is the Basilica Cistern in Istanbul. The other is Hornsey Wood Reservoir in Finsbury Park, London, built in the 19th century. Meksika’nın yükselen bölgesi Oaxaca’nın Pasifik kıyısındaki La Punta Zicatela bölgesinde açılan Casa TO, alışılmadık mimariye sahip gizli bir vaha. Ludwig Godefroy Mimarlık’ın tasarımını yaptığı otel projesi, geleneksel ve avangardı bir arada sunuyor. Beton, kil, çelik, ahşap kullanımı ve sadeliğiyle ön plana çıkıyor. Bir Oaxacan tapınağının yeniden yorumlanması olan Casa TO’nun iki tarihi ilhamı var. İlki, 6. yüzyıldan kalma İstanbul’daki Yerebatan Sarnıcı. Diğeri ise 19. yüzyılda inşa edilen Londra Finsbury Park'taki Hornsey Wood Reservoir.

  • TASARIM-1

    Kasım 2021 | Tasarım | Türkiye ‘Getir’ Ofisindeki Köy Meydanının Tasarım Sırrı 2 017’de kurulan Urbanjobs mekan ve ofis tasarımlarıyla son yıllarda öne çıkan bir mimarlık ve tasarım stüdyosu. Özellikle Bomonti’deki Batard ve Getir’in ofisi için yaptıkları tasarım stili ve çözümler dikkat çekiciydi. Şimdi Urbanjobs’ın kurucusu ve baş tasarımcısı Murat Dede’ye kulak verme zamanı… Urbanjobs’ın mottosu ve mimari bakışı açısı nedir? Temelde kentli yaşam stiline uygun kentli mekanlar tasarlıyoruz. Tasarımı bir şiir gibi görüyoruz. Bazen bir ezgi bazen de bir sinema filmi gibi. Çünkü mekanlara ve mobilyalara dönüşecek fikirler önce soyutlamayla başlıyor. Soyutlama önce ufak bir form olarak zihinde tasarlanıyor, sonra ete kemiğe bürünüyor. O form da tat alan, duyan, koklayan ve hisseden bir şeye dönüşüyor. Urbanjobs olarak tasarımımızın temeline tutkuyu, düşünsel süreci, mekanın duygusal bütünlüğünü ve deneyimi oturtuyoruz. BUNU ELEŞTİRMİYORUM, BEN DE ÖYLE DAVRANIYORUM İstanbul sosyal hayatının popüler mekanlarında imzanız var. Batard, Zula Kanyon ve Zula Zorlu gibi. Mekan tasarlamanın avantajı ve dezavantajları neler? Bir anlamda kamusal mekanlardan söz ediyoruz. Binbir çeşit fikir ve yaşam tarzı bu ortamlarda buluşuyor. Doğal olarak övgüye de yergiye de çok açığız. Bazen insanlar mekanda oluşan bir uğultu ya da tuvalet kâğıtlığının hafif sallanıyor olmasından şikayet edip bundan mimarları sorumlu tutabiliyor. Bunu eleştirmiyorum, çünkü ben de böyle davranıyorum. Hatta belki çoğu insandan daha fazla eleştirel yaklaşıyorum mekanlara. Bu eleştiri dili aslında hoşumuza gidiyor. Çünkü bizi geliştiriyor. Daha az aksaklık yaşanması için bize bağlı olmayan birçok faktörü değerlendirip çözmeye çalışıyoruz. Temel olarak mekanı kullanacak kitlenin yaşayacağı hissiyat üzerine odaklanıyoruz, ama sağlamlık, fonksiyon, sürdürülebilirlik ve ergonomi gibi birçok farklı konuyu da düşünüyoruz. Bunları yaparken de işverenin inşaat süresi ve maliyet hesaplarını tutuyor, servis personelinin ergonomisini de planlıyoruz. Mesela bir servantın nerede duracağını, kapağının ve çekmecelerinin nasıl daha kullanışlı ve sürdürülebilir olacağını, servis ekibinin bunu kullanırken en uzak masaya kadar ne kadar mesafe katedeceğini düşünmek durumundasınız. Kısacası dezavantajları saymakla bitmez! Avantajları ise çok az. Zor, ama bunlar dolayısıyla bence inanılmaz keyifli. HEM PARİZYEN HEM DEĞİL Batard’ı tasarlarken çıkış noktanız neler oldu? İşveren bize bir Fransız bistrosu istediğini söyledi. Biz de klasik anlamda bir parizyen tasarımın Urbanjobs stiline uymadığını, ama güncel hale getirilmiş bir yaklaşım ortaya koyabileceğimizi kendilerine belirttik. Sonuç da sanırım öyle oldu. Hem parizyen hem değil! Batard küçük bir mekan aslında. İlk tasarımın ortaya çıkışından sonra aylar süren bir tasarım geliştirme süreci yaşadık kendi içimizde. Ekip arkadaşlarımla şantiye başlamadan önce mekana çok sık gittim. Henüz şantiye halindeyken mekanın her yerine oturarak tüm görüntüye farklı açılardan baktım. Kendimize şunu sorduk, “Mekan cepheden ya da ilk girişte iyi gözüküyor. Peki ya tüm misafirler oturduğu açılardan neyi görecek? Kendini nasıl hissedecek? Işığı nasıl olacak? Kendini nasıl hissetmeli”?. Sanırım bu yaklaşım başarılı oldu. Projenin bitiminde işverenlerimizden sevgili Abdi bana, “Murat mekanın neresinde oturursak oturalım muhteşem bir enerji ve her yerinde aynı mekan hissiyatı var” dedi. ‘GETİR’İN OFİSİNDEKİ KÖY MEYDANI NASIL TASARLANDI? Tasarladığınız ofislerden biri Getir HQ. 3600 metrekarelik alanın 350 metrekarelik alanını “köy meydanı” olarak ayırmışsınız. Bunun sebebi nedir? Daha doğrusu alt metni? Aslında bu tabir ilk olarak, Getir’in kurucuları Nazım Salur ve Serkan Borançılı’nın konkur daveti için ortaya koydukları metinde yer alıyordu. Bir sentez yapmaya çalıştık. İşveren ve bu mekan ne demek istiyor? Peki biz bunları nasıl ifade edecek ve sonucunda nasıl cisimleştireceğiz? İşverenler ve çalışanların aynı ortamda bir araya gelebilmesi isteniyor, buraya da köy meydanı deniyordu. Sanırım biraz da ağırlama mekanlarına yatkınlığımız olmasından dolayı, birçok insanın bir gece kulübü ya da restoran deneyimi yaşadığını söylediği platformlardan oluşan bir yapı ortaya çıkardık. Aydınlatmada sevgili Ali Berkman’ın şirketi On Off ile çalıştık. Doğru tasarladıkları aydınlatmanın mekanın ruhuna çok büyük katkı sağladığını söyleyebilirim. Ortaya koyduğumuz yaklaşımın temel prensibi, tek bir mekanda birçok fasiliteyi bünyesinde barındırabilmesiydi. Yumuşak oturmaların yerleştirilmesiyle bir dinlenme ve toplantı alanı olarak kullanılan platform, bu koltuklar yerine askıdaki sandalyelerin yerleştirilmesiyle sunum düzenine de geçebiliyor. Hepsinin kaldırılmasıyla ise happy hour ya da yoga/pilates yapılabilecek bir alana dönüşüyor. Tek bir mekanda bu ihtiyaçların tamamını çözmek bir problemdi ve bu bizi epey zorladı. Mesela sandalyelerin depolanması ya da her seferinde etkinlik alanına taşınması ayrı bir dert olduğu için mekanın içinde 100 adet sandalyenin depolanması işini çözmemiz gerekiyordu. Kolonlar arasına yaptığımız bir askı sistemiyle bunu çözdük. Hatta bunu yaparken ergonomi en önemli unsurdu. Çünkü görece daha zayıf kas yapısı olan kişilerin de rahatlıkla kendi sandalyesini askıdan alması ve etkinlik sonrası geri asması gerekecekti. İşverenler de bu yaklaşımı çok beğendi. Bize bu alanla ilgili istediğimizi yapabilme imkanını tanıdılar. ASSEMBLY BUILDINGS’İN DEV SAKSIYI ANDIRAN STRÜKTÜRÜ Son ofis tasarımlarınızdan biri Assembly Buildings’in 14 bin metrekarelik yeni ofis konsepti. Burada ön plana çıkan tasarım nitelikleri neler? Assembly Buildings’te restoran, konferans salonları, kat bahçeleri, galeri boşlukları ve tarım bahçeleri barındıran fasiliteler aynı anda başka kullanıcı ya da kullanıcılara tesis edilebiliyor. Bu fasilitelerin aynı anda birçoğunun birleştirilmesiyle daha büyük etkinlik alanları oluşabiliyor. Bunu yaparken açık ve kapalı alan ihtiyaçlarını aynı anda verebilen akışkan mekanlar kurguladık. Mesela fasilite içerisinde çalışan binlerce kişinin bir kısmı bir konferansa katılırken, diğer kısmı aynı anda pilates stüdyolarında pilates yapabiliyor. Bir bölümü ‘all day’ restoranlarda iş sohbetlerini yaparken diğer bölümü dört kata yayılan düşey bahçelerdeki açık alanda çalışabiliyor. Bir grup birleştirilmiş dört toplantı odası ve onlara tahsis edilmiş bir kat bahçesinde iş toplantısı yaparken 3-4 kişi aynı anda podcast stüdyolarından yayın yapabiliyor. Oluşturulan bu büyük ve kompleks komünite, mekanın farklı mahallelerinde, farklı zamanlarda ve farklı etkinliklerinde kesişebiliyor. Yapının ortasında her biri 150 metrekare taban alanına sahip dört kat yüksekliğindeki galeri boşlukları bulunuyor. Biz bu boşlukların birinde, iki katı birbirine bağlayan ve basamak yerine kotlanarak yükselen, her bir kotunda da sosyalleşme olanağı sunan bir yapı; zemin katta ise tüm katlardan görünebilen ve dev bir saksıyı andıran bir strüktür tasarladık. Yapının belki de en çok dikkat çeken unsuru olan bu strüktür ile üst katlardaki koridorlardan bakan kişiler için bir vaha yaratılırken, strüktürün zemin kotu ise sosyalleşme alanı olarak kurgulandı. Alan Yau’nun Yamabahçe’sini tasarladığınızı bilmiyordum. Bitti mi? hazırlık aşamasında mı? Alan Yau bizim camianın restoran ayağındaki dünya çapında karakteri, bir rol model. Yalnızca bir restoran yatırımcısı değil, inanılmaz bir işveren. Çok detaycı, çok keyifli, çok heyecan veren biri. Biz Yamabahçe için konsept tasarımı yaptık. Bir İngiliz firması ise bizim projemizi uygulama projesine getirdi. Pandemi araya girince tüm projelerde aksama meydana geldi. Yamabahçe de biraz nasibini aldı. Uygulama ya bitti ya da bitecek gibi bir durumda şu an. EV TASARLAMAK ZOR İŞ Sizin için hangisi daha çekici? Mağaza mı mekan mı yoksa ev tasarlamak mı? Samimi olayım; ev çok zor bir iş, yapanlara hayranım. Biz ara sıra ev işi yapıyoruz, ama esas olarak ağırlama ve perakende sektörüne hizmet üretiyoruz. Bunların arasında bir seçim yap deseniz yapamam. Çünkü her birinin ihtiyaç programı, çözülmeyi bekleyen dertleri, sonunda onu kullanacak kitlesi farklı. Her seferinde farklı bir kaos ve çözülmeyi bekleyen bir yumak var. Ve inanın bunları adım adım çözmek çok keyif verici.

  • TASARIM-1

    Mayıs 2021 | Tasarım | Çin Hayranlık uyandıran ‘The Seeds’ Yazı | Alp Tekin M erkezi Shanghai’de bulunan mimarlık stüdyosu ZJJZ Atelier’nin son projesi gerçekten hayranlık uyandıran türden: The Seeds. Çin'in Jiangxi kentindeki Tree Wow Oteli’nin bir kısmı için tasarlanan “tohum” şeklindeki bu dört kabinle mimarlık stüdyosu tamamen doğal ortamı yansıtmak istemiş. Başarılı olmuşlar da! Dış cephesinde ahşap kiremitler ve aynalı alüminyum fayanslar kullanılan The Seeds kabinleri için ZJJJ Atelier mimarları şöyle diyor: “Alüminyum karolar doğanın tüm renklerini yansıtıyor. Böylece hava ve doğanın renkleri değiştikçe binaların da görünümü değişiyor! Bir bitkinin kökleri gibi, bu yansıtıcı kaplama her evi toprağa bağlıyor sanki”. The Seeds kabinlerinin dördü de bir düzenek üzerinde yükseliyor. Bu yüzden kabinlere merdivenle erişiliyor. Kabinlerin içinde ise bir yatak odası, banyo, depolama alanı ve uzanmak için bir çatı katı yer alıyor. Her bölmenin yüzeylerine yerleştirilen yuvarlak pencereler çevrenin özel görüntüsünü sağlayacak şekilde düzenlenmiş. Kabinlerin yan tarafındaki daha küçük pencereler ise bitişikteki ormanlık alana bakıyor. Çatı katındaki daha büyük olan pencereler ise ağaçlar ve gökyüzünün manzarasını izlemek için ideal!

  • TASARIM-1

    Nisan 2021 | Tasarım | Türkiye Swissotel Çeşme sürprizi D oğruya doğru, Çeşme Ilıca’daki 20 yıllık Sheraton Oteli bölgenin simgelerinden biriydi. Ama son derece eski ve bulunduğu bölgenin Egeli havasını yansıtmayan bir mimariye sahipti. Di’li geçmiş zaman kullanıyoruz, çünkü Sheraton’ın büyük bir kısmı yıkıldı bile. Yerine ise Swissótel yapılıyor. Haziran 2022’de açılması planlanan Swissótel’in mimarlığını daha çok alışveriş merkezi (mesela Buyaka) ve otel projeleriyle (mesela Şişli Marriott) tanınan Dilekçi Mimarlık üstleniyor. Otelin iç mimari ise Mustafa Toner. MIAMI HAVASINDA Accor Dünya Ticaret Başkanı Yiğit Sezgin’in söylediğine göre Swissótel Çeşme’nin genel havası Miami otelleri gibi olacak. Geniş balkonlar, azalan oda sayısı (toplam 248 oda) ve otelden ayrı yapılacak residence kısmıyla… Swissótel’in yatırımcısı da tıpkı Sheraton Çeşme’de olduğu gibi aynı firma, Dilek Holding. Firma başkanı Adil Dilek iddialı: “20 yıl önce Çeşme’yi Sheraton’la nasıl turizme kazandırdıysak, Swissótel’le de Çeşme’yi Cannes gibi daha lüks bir segmente taşıyacağız”. ACCOR’UN SÜRPRİZ HEDEFİ: THE STAY Tüm bunlar bir yana Accor oteller grubunun bir başka sürprizi daha var. O da Muzaffer Yıldırım’ın The Stay markasını Accor işbirliğiyle yurtdışına açmak. Yiğit Sezgin bu konuda gayet net: “Meksika ya da Vietnam, dünyada her yer olabilir. Zaten biz markanın özüne, ruhuna dokunmuyoruz. Ona satış ve pazarlama gücümüzü katıyoruz. Mesela Buenos Airesli Faena’nın Miami’de açılmasını sağladığımız gibi”. Sezgin ayrıca Accor’un dünyadaki meşhur lifestyle otel markalarını da (mesela Delano) birkaç yıl içinde Türkiye’ye getirmek istiyor. Bunun için Accor’un lifestyle markalarından sorumlu ‘vice president’ı Louis Abboud ile birlikte hem İstanbul hem de Bodrum-Marmaris taraflarında keşif yapacakmış ilerleyen günlerde.

bottom of page