
876 results found with an empty search
- Seyahat
Mayıs 2020 | Seyahat | Etiyopya Zamanın durduğu şehir: Harar Yazı & Fotoğraflar | Ömer Kılıç 2 006’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. 2018’de National Geographic dergisi editörleri tarafından dünyanın en iyi ziyaret yerleri arasında gösterildi. Etiyopya’nın surlarla çevrili tarihi ve aynı zamanda gizemli kenti Harar’dan bahsediyorum. HARAR’A NASIL GİDİLİYOR? Bu tarihi kente ulaşmak için önce başkent Addis Ababa’dan Dire Dawa’ya uçtum. Bir saatlik uçuştan sonra Cibuti sınırında yer alan ve Addis Ababa’dan sonra ülkenin ikinci büyükşehri olan Dire Dawa’ya indim ve iner inmez hissettiğim ilk şey sıcak havaydı! Addis Ababa’nın serin havasından sonra burası oldukça sıcaktı. Dire Dawa’dan temin ettiğim araçla yaklaşık 1.5 saatlik yolu katettikten sonra Harar Çölü ile geniş bozkırlar ortasındaki vadi üzerine kurulu, surlarla çevrili Harar!a ulaşabildim. Klasik Etiopya rotalarının dışında olan bu gizemli şehre giriş yaptığınız andan itibaren zaman algınız farklılaşıyor! Burada modern zamana karşı koyan bir yaşam var. Şehrin labirent misali sokakları, birbirinden şık ve renkli kıyafetleriyle sokaklarda boy gösteren insanları, sıra dışı mimarilere sahip evleri ve hangi köşede nasıl bir sürpriz sunacağını bilemediğiniz atmosferiyle bir anda yüzyıllar öncesine ışınlanıyorsunuz. 16. yüzyılda inşa edilen, şehrin etrafını kuşatan yaklaşık dört metre yüksekliğindeki surların Suktat Beri, Argo Beri, Asum Beri, Asmedin Beri ve Bedro Beri isimlerini taşıyan beş kapısı; geleneksel mavi, yeşil, pembe ve beyaz boyalı evlerin bulunduğu dar sokaklara, irili ufaklı dükkânlarda rengarenk kumaşların satıldığı çarşılara ve ağırlıklı olarak sebze ve meyve satılan küçük pazarlara açılıyor. Ünlü beş kapının yanı sıra 16. yüzyılda inşa edilen ve renkleriyle dikkat çeken Juma Cami, Medhane Alem Katedrali, Fransız Şair Arthur Rimbaud’ya adanmış olan Rimbaud Ev Müzesi ve Etiyopya'nın tarihsel nesnelerini barındıran Harar Müzesi de mutlaka gezilmesi gereken yerler arasında bulunuyor. OLAĞANÜSTÜ TASARIMA SAHİP YEREL EVLER Harar’ın kültürel mirasının en görkemli bölümü ise olağanüstü iç tasarıma sahip yerel evler. Afrika, Hint ve İslam gelenekleriyle harmanlanan bu mimari stil, kenti gerçekten benzersiz kılıyor. Avlu içinde bulunan bu evlere ayak bastığınızda, duvarlardaki rengarenk ipliklerle el emeğiyle yapılmış sepetler şehrin kültürel izlerini yansıtıyor. Evlerde beş ayrı bölmeden oluşan, her bir grubun oturma düzeni ve yüksekliği farklı, sedire benzeyen oturma yerleri mevcut. EĞER KATLANMIŞ BİR HALI VARSA… Sedire oturduktan sonra rahatlıkla görülebilecek olan ince uzun tahta parçalar ise bu kültürün en önemli detayı. Eğer o tahta parçasında katlanarak duran bir halı bulunuyorsa o evde evlenecek yaşta bekâr bir kız olduğu anlamına geliyor. Eve misafirliğe gelen kişi, kapının yukarısındaki tahtalara bakıp bekâr kızların varlığını ve sayısını anlayabiliyor. Hararlılar bu ilginç geleneği nesilden nesile aktarmaya devam etmiş. Günümüzde bu geleneksel evler Harar ruhunu yaşamak isteyen maceraperestlere ‘guest house’ olarak hizmet veriyor. YIRTICI KUŞLARI BÖYLE BESLİYORLAR Şehrin kalbi olan Jumal Meydanı’nın doğusunda yer alan, ağırlıklı olarak kasap dükkânlarının bulunduğu pazarda, vahşi doğayla iç içe yaşamaya alışkın Harar sakinleri avuçlarının içine koydukları et parçalarıyla gökyüzünden aşağı doğru hızla süzülen yırtıcı kuşları besliyor! Bu durum benim için olağandışı olsa da bir Hararlı için günlük hayatın parçası. Ulaşımın ‘bajaj’ adı verilen üç tekerlekli motosikletlerle yapıldığı şehirde, taşımacılıkta da zaman tünelinden fırlamışçasına eşekler kullanılmaya devam ediyor. ARTHUR RIMBAUD ll YIL BURADA YAŞADI Bu gizemli Afrika şehri yüzyıllardır birçok macerapereste de ev sahipliği yapmış. Bunlardan biri de 1854 yılında bölgeyi ziyaret eden, “Binbir Gece Masalları”nın yazarı İngiliz kaşif Sir Richard Burton. Şehir hakkındaki izlenimlerini “Doğu Afrikada İlk Adımlar” adlı kitabında anlatan Burton, Harar’a ayak basan ilk batılı beyaz olarak tarihe geçmiş. Şehrin bir diğer ünlü ziyaretçisi ise “Göçebeler gibi uzaklara gideceğim” dedikten sonra Afrika’ya doğru yola koyulan ve bu esrarengiz şehri ziyaretinden sonra tam ll yıl burada yaşayan Fransız şair Arthur Rimbaud. Rimbaud’ya adanmış olan, şairin hayatına ait bilgi ve fotoğrafların yanı sıra kendisinin çektiği, Harar’ın dönüşümünü içeren fotoğraf sergisinin de bulunduğu Rimbaud Ev Müzesi şehirde ziyaret edilmesi gereken yerler arasında. SIRTLAN BESLEME GELENEĞİ! Dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen vahşi sırtlanları besleme geleneği de bu şehirde yaşamaya devam ediyor! Yüzyıllar önce kıtlık zamanında sırtlanlar şehre inip insanları saldırmaya başlayınca yerel halk sırtlanları uzak tutmak için şehri çevreleyen surların dışına yiyecek bırakmaya başlamış. Böylece sırtlanlar insan yerine kendilerine sunulan yiyeceklerle beslenme alışkanlığı edinmiş. Bu gelenek zamanla her gece sırtlanları kasap atıkları ile beslemeye dönüşmüş. Böylelikle kendini göstermekten çekinmeyen, sokaklarda özgürce dolaşan vahşi sırtlanlar şehrin simgesi haline gelmiş! Harar sakinleri günümüzde bile sırtlanların çıkardığı kahkahaya benzer seslerin kötü ruhları uzaklaştırdığına inanıyor. BEN DE SIRTLANLARI BESLEDİM Afrikanın en yırtıcı ve en güçlü çeneye sahip hayvanı olarak bilinen benekli sırtlanları besleyen “Sırtlan adamlar” ise dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen bir geleneğin son temsilcileri. Sırtlan adam olarak tanımlanan Hararlı Abbas Yusuf, yıllardır her akşam aynı saatlerde surların hemen dışında benekli sırtlanları isimleriyle çağırıp tek tek etle doyuruyor. Günümüzde bu gösteriyi izlemek ve sırtlanları elleriyle beslemek için yüzlerce meraklı bu esrarengiz şehri ziyaret ediyor. Ben de sırtlanları ellerimle besleyerek bu maceradan geri kalmadım! Etrafımı çevreleyen sırtlanların kahkahayı andıran çığlıkları tüyler ürpertici olsa da bu benim için dünyanın başka hiç bir yerinde yaşayamayacağım inanılmaz bir deneyimdi. MİSAFİRPERVERLİK GÖSTERGESİ: KHAT Dünyanın birçok ülkesinde uyarıcı etkisi nedeniyle yasaklandığı halde Etiyopya'da hâlâ yasal olan ve yerel kültürün parçası haline gelen narkotik bitki khat, Harar’da yoğun bir şekilde tüketiliyor. Etiyopya kökenli çiçekli bir bitki olan, yemen otu adıyla da bilinen khat’ın yapraklarını uzun süre çiğneyen kişide heyecan, abartılı neşe, gevşeme ve bilinç bozukluğu gibi etkiler görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü khat çiğneme alışkanlığını madde bağımlılığı olarak sınıflandırıyor. Ancak Etiyopya’da durum biraz farklı. Diğer tüm tarım ürünlerini gölgede bırakmış durumda olan khat, Harar’da geniş bir nüfusu etkisi altına almış durumda. Geleneklere göre nereyi ziyaret ederseniz edin misafirperverlik göstergesi olarak barış çubuğu misali size hemen khat ikram ediliyor! Yerel halkın büyük bir bölümü öğle saatlerinden itibaren evlerinin önündeki kaldırımlara oturarak bitkiyi çiğnemeye başlıyor ve bunu geç saatlere kadar sürdürüyor. Ülkenin en büyük khat pazarlarının kurulduğu bölgede, görev başındaki kamu görevlileri dahil olmak üzere khat tüketimine dair herhangi bir kısıtlama bulunmuyor. SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- Seyahat
July 2023 | Travel english below Muhteşem Salmon Eye ve Iris yazı Alp Tekin fotoğraf Sebastian L Torjusen / Tobias Lamberg Torjusen S almon Eye, Norveç'in Hardangerfjord bölgesinde, Rosendal'ın hemen dışında yer alan bir deniz ürünleri bilgi merkezi deneyim merkezi. Eşsiz mimarisi, tasarımı ve iç mekanı Kvorning Design tarafından yaratılan Salmon Eye, sürdürülebilir deniz ürünleri ile gezegeni nasıl daha iyi besleyebileceğimiz konusunda dünyaya ilham verme ve bilgi verme vizyonuyla ortaya çıkmış bir mekan. Amaçlarını şöyle açıklıyorlar: “Salmon Eye, Norveç'teki su ürünleri yetiştiriciliği endüstrisinin karbon ayak izine odaklanan rehberli bir öğrenme deneyimi sunuyor”. Proje, Norveç Eide Fjordbruk'un CEO'su ve üçüncü nesil somon girişimcisi Sondre Eide tarafından tasarlanıp finanse edilmiş. Salmon Eye, eliptik tasarımı ve somon balığının parlak, gümüşü andıran derisini taklit eden dış yüzeyiyle dikkat çekiyor. Öyle ki Salmon Eye, Google Earth'ün uydu görüntülerinden bile görülebiliyor. Norveç’in ikonik bir deniz markası olmaya aday Salmon Eye’da yeni açılan bir esrıran da var: Iris. Restoran, yeni okyanus malzemeleri keşfetme tutkusu ve sürdürülebilirliğe olan bağlılığıyla tanınan Danimarkalı şef Anika Madsen tarafından yönetiliyor. Iris’in menüsü sürdürülebilirliğe ve küresel gıda sisteminin karşı karşıya olduğu zorluklara odaklanarak denizden gelen malzemelere odaklanacak. Gorgeous Salmon Eye and Iris words Alp Tekin photos Sebastian L Torjusen / Tobias Lamberg Torjusen S almon Eye is a seafood knowledge center experience center located just outside Rosendal in Norway's Hardangerfjord region. With its unique architecture, design and interior created by Kvorning Design, Salmon Eye is a venue that emerged with the vision of inspiring and informing the world about how we can better feed the planet with sustainable seafood. They explain their purpose: “Salmon Eye offers a guided learning experience focused on the footprint of the aquaculture industry in Norway”. The project was conceived and financed by Sondre Eide, CEO of Norwegian Eide Fjordbruk and a third generation salmon entrepreneur. Salmon Eye stands out with its elliptical design and exterior that mimics the shiny, silvery skin of a salmon. So much so that the Salmon Eye can even be seen from satellite images of Google Earth. Salmon Eye, which is a candidate to become an iconic seafood brand in Norway, also has a newly opened mystery: Iris. The restaurant is run by Danish chef Anika Madsen, known for her passion for discovering new ocean ingredients and her commitment to sustainability. Iris' menu will focus on ingredients from the sea, with a focus on sustainability and the challenges facing the global food system.
- Seyahat-102 | Yuzu Magazine
February 2025 | TRAVEL a HYGGE HAVEN in LOFOTEN words Özlem Avcıoğlu Let’s start with the concept of Hygge, a Scandinavian philosophy—particularly rooted in Denmark—that has become increasingly popular as the secret to happiness. Geography plays a significant role in shaping a way of life. Imagine being in one of the Nordic countries, where the majority of the year is cold, rainy, and windy, with six months of darkness. You need something to seek comfort in, and that’s precisely what Hygge is about. At its core, Hygge is the art of creating cozy, inviting spaces. It’s about finding warmth, joy, and relaxation in simple pleasures. And while traveling to Lofoten in Norway during winter can be quite challenging, it’s undoubtedly a journey that embodies the essence of Hygge—offering moments of tranquility, warmth, and an appreciation for life’s simple comforts. Reaching Lofoten in harsh winter conditions requires more than just multiple flight connections—you also have to drive through dark, icy roads. Yet, after an exhausting journey, stepping into Nusfjord Village and Resort felt like wrapping myself in a warm, comforting blanket. The moment I arrived, I turned to my friend and said, “We’re not leaving this place for the next 48 hours!” And that’s exactly what we did—we canceled all other plans and immersed ourselves in the resort’s serene atmosphere. A RESORT THAT FEELS LIKE A VILLAGE Nusfjord Village & Resort is one of the most beautiful resorts I’ve ever stayed in. Nestled at the end of a secluded fjord, Nusfjord is also the oldest fishing village in Lofoten. The history of settlements here dates back to 425 BC. During Nusfjord’s golden era, more than 1,500 people lived in traditional fishing cabins known as Rorbu. Today, aside from the resort, only 16 people reside in Nusfjord year-round. The resort itself is dedicated to preserving the authentic spirit of Lofoten, as it consists entirely of restored Rorbucabins. While these cabins retain their traditional charm, they have been renovated to offer modern comforts and are all situated directly above the water. The resort truly feels like a small village. There’s a charming shop where you can spend hours browsing, along with a café, an art gallery, a spa, outdoor hot tubs, and two exceptional restaurants. Restaurant Karoline specializes in Arctic seafood, offering a superb menu, while Oriana Tavern is the perfect spot for those who love wood-fired pizza. Most of the ingredients used in both restaurants come from local farms and fishermen, ensuring that every meal is incredibly fresh.
- Seyahat
March 2023 | Travel | VOL 9 SPIRIT of ORIENT EXPRESS words Alp Tekin The first and most famous example of the luxury train travel experience is undoubtedly the 150-year-old Orient Express. This train, which connects Paris and Istanbul, is one of the starting points for the concept of luxury travel. From 1883 until First World War, the carriages of the Orient Express carried countless diplomats, aristocrats, artists, and kings. Even the agreement that ended the First World War was signed in car number 2419 of this train. After this agreement, the journeys of the Orient Express were also history, and various countries and museums protected the train’s carriages. Until recent years... With the change in travel culture and the emergence of experience-oriented ‘slow tourism’, the spirit of luxury train travel and the Orient Express started to live again. ONCE A YEAR, PARIS - ISTANBUL The first brand to keep the spirit of the Orient Express alive is the Belmond Hotel Group, which owns many hotels around the world, including the Cipriani Hotel in Venice. In fact, Belmond began working on the luxury train concept in 1977, calling it “Venice Simplon-Orient-Express, A Belmond Train” or VSOE for short. Exactly 40 years after that date, Belmond, which has been part of LVMH since 2019, has introduced the Eastern Oriental Express on the Far East route in addition to the VSOE train. The most interesting of the Belmond trains is undoubtedly the VSOE. In addition to its iconic trip from Paris to Istanbul once a year, the VSOE route passes through the following cities between March and November: Paris, Cannes, Florence, Venice, Rome, Verona, Vienna, Innsbruck, Prague, Budapest, Bucharest, Geneva, Brussels, and Amsterdam. for more Print VOL IX - 2023 Out of Stock Add to Cart
- Seyahat
February 2024 | Travel english below The Landing House in Joshua Tree words Alp Tekin photos Ye Rin Mok K aliforniya'daki Joshua Tree Ulusal Parkı girişinden sadece birkaç dakika uzaklıkta bulunan Landing House, Mojave Çölü'nün engebeli doğal manzarasına entegre edilmiş modern bir ahşap ev. Mimarisi Industry of All Nations’a ait, tamamen sürdürülebilirlik üzerine tasarlanan ev, mahremiyet ve huzur için tasarlanmış bir sığınak olarak tanımlanabilir. Stratejik olarak dikilmiş bir Yucca ağacının konukları karşıladığı Landing House’un Homestead Modern’den kiralanabildiğini de not belirtmiş olalım. L ocated just minutes from the entrance to Joshua Tree National Park in California, the Landing House is a modern log home integrated into the rugged natural landscape of the Mojave Desert. The house, whose architecture belongs to Industry of All Nations, is designed entirely on sustainability. It can be described as a shelter designed for privacy and tranquility. We should also note that the Landing House, where a strategically planted Yucca tree welcomes g uests, can be rented from Homestead Modern.
- Seyahat
February 2024 | Travel english below HOTEL COMFORT in YOUR PRIVATE RESIDENCE -content partnership- Boğaz manzarasına hakim, denizle iç içe bir yaşam alanında, ev rahatlığını lüks otel konforuyla birleştiren The Grand Tarabya rezidansları orta ve uzun dönem konaklamalar için eşsiz bir deneyim sunuyor. Tarabya koyunun kalbinde yer alan İstanbul'un ikonik otellerinden biri olan The Grand Tarabya, yıllar içinde kazandığı konukseverlik tecrübesiyle ev sıcaklığını beş yıldızlı otel konforunda yaşatıyor. Evini yenilemek için geçici bir yuva arayışına girenlere ya da otel yaşamının konforunu tercih eden gezginlere yönelik The Grand Tarabya rezidansları her ihtiyaca uygun esnek modelleri ve farklı daire tipleriyle ideal çözümlere sahip. “Marina”, “Boğaz” ve “Kuzey” adı altında üç kategorideki rezidans daireler; bir, iki ya da üç odalı alternatifli ve 74 metrekareden 260 metrekareye uzanan geniş bir yelpazede. Kuzey rezidanslarında sabah uyanıp tek tuşla odanızın tüm perdelerini açtığınızda günün ilk manzarası Boğaz’ın Karadeniz çıkışının nefis panoraması. Boğaz rezidanslarının salonlarında ise büyük yemek masaları yer alıyor ve böylece misafir ağırlama, yemekli toplantı yapma imkanı sağlanmış oluyor. Rezidanslar ayrıca, modern ve minimalist tasarımlarıyla içinde yaşayacak olanların kişisel dokunuşlarına yer bırakıyor. Miele beyaz eşyalarla döşeli mutfaklarda dileyen misafirler ev atmosferinde yemek yapabiliyor. Ayrıca misafirler istedikleri zaman otelin yeme-içme noktalarından yararlanabiliyor. Sosyalleşmek için ise Cafe R.E.A.D'e inerek ya da Diba Bar’a çıkarak otel hayatının tadını çıkarıyorlar. Yerden tavana uzanan pencereleriyle muhteşem Boğaz manzarasının eşlik ettiği 4500 metrekarelik Therapia Spa’da tecrübeli terapistlerin seçkin terapi&bakım seanslarına rezervasyon yapmak mümkün. Rezidans konukları otelin concierge, oda servisi ve kat hizmetlerinin yanı sıra kuru temizleme ve ütü gibi hizmetlerinden de en hızlı şekilde yararlanabiliyor. The Grand Tarabya Residences offer a unique experience for medium and long term stays, combining the comforts of home with the amenities of a luxury hotel in a living space overlooking the Bosphorus. Situated in the heart of Tarabya Bay, The Grand Tarabya, one of Istanbul's iconic hotels, offers the warmth of home with the comforts of a five-star hotel and years of hospitality experience. For those who are looking for a temporary home to renovate their home or for travelers who prefer the comfort of hotel life, The Grand Tarabya Residences offer ideal solutions with flexible models and different apartment types to suit every need. The residences in three categories, "Marina", "Bosphorus" and "North", have one, two or three bedroom alternatives and range from 74 square meters to 260 square meters. In the North Residences, when you wake up in the morning and open all the curtains of your room with a single button, the first view of the day is the exquisite panorama of the Black Sea exit of the Bosphorus. The lounges of the Bosphorus Residences are equipped with large dining tables, making it possible to receive guests and hold dinner meetings. The residences are also modern and minimalist in design, leaving room for residents' personal touches. Guests can cook in a home-like atmosphere in kitchens equipped with Miele appliances. Guests can also take advantage of the hotel's food and beverage outlets at any time. Cafe R.E.A.D. or the Diba Bar are ideal for socializing and enjoying hotel life. At the 4500 square meter Therapia Spa, with its floor-to-ceiling windows and magnificent views of the Bosphorus, guests can book exclusive therapy and care sessions with experienced therapists. Residence guests can also take advantage of the hotel's concierge, room service, housekeeping, dry cleaning and ironing services.
- Seyahat
Nisan 2020 | Seyahat | Ürdün Mars’a gitmiş kadar oldum! Yazı | Onur Baştürk Matt Damon’ın oynadığı Marslı (The Martian) filmi sonrası daha da popüler hale gelen bir çöl Wadi Rum. Kum vadisi anlamına gelen Wadi Rum, Ürdün’ün güneyinde, Akabe’ye 40 kilometre uzaklıkta bir doğa harikası. Wadi Rum’un şöhretinin nedeni Mars yüzeyini andıran kızıl kumları, kayalıkları elbette. Buranın Marslı filminde neden set olarak kullanıldığını oraya gidince daha iyi anlıyorsunuz. Gerçekten de vadinin iç taraflarına doğru ilerledikçe Mars yüzeyinde geziniyormuş gibi hissediyor insan. Çok acayip bir duygu! Artık ya filmin yoğun etkisi ya da Mars’a karşı son dönemde gelişen popüler ilginin engellenemez hali. O kızıl kumların üzerinde gezinirken başka türlü bir havaya giriyorsun. Bu Mars efektinin bir sonucu olsa gerek, Wadi Rum’da konaklamak isteyenler için yapılan kamp alanlarına balon kabinler (nam-ı diğer “bubble dome”) kondurulmuş. Bu balon kabinlerin alamet-i farikası tabii ki yattığın yerden gökyüzünü görebilmen. Doğayla bütünmüşsün gibi hissettirmesi. Yani alabildiğine şeffaf oluşu… Bir de tabii kendiliğinden uzay istasyonu efekti vermesi! Son yıllarda çok moda olan bu balon kabinler dünyanın dört bir tarafında var aslında. İspanya’dan Avustralya’ya, İzlanda’dan Kanada ve Meksika’ya kadar...Sırf bunlarda kalmak için aylar öncesinden rezervasyon yaptıran var. Bir tür yeni deneyim çılgınlığı bu yani. Peki o balonun içinde konaklamak nasıl bir şey? ‘Aicha’ (@aichaluxury) adlı kamptaki balonda sadece bir gece kaldım ama şunları söyleyebilirim: Sanki çölün ortasında yatıyormuşum gibiydim. Bir ara kuvvetli bir rüzgar çıktı. O garip uğultuyu iliklerime kadar hissettim!Sonra şakır şakır yağmur yağdı. O an dedim ki, galiba bu balonu sel alıp götürecek! Korkmadım desem yalan olur! Sabaha karşı ise yıldızlar göründü, ki o kısım nefisti işte… Aicha dışında bir de Suncity Camp (@suncity_camp) var. O da biraz daha konforlu bir kamp. Ama her ikisinin de mantısı aynı: Konforlu bir balon kabin ya da çadırda gelenlere kızıl çöl deneyimini yaşatmak! Benim kaldığım Aicha’da: - Sabah saat 05.30 sularında kalkıp gün doğumunu izlemeye götürdü kampın çalışanı bedeviler. Arabalarla bir bir kızıl tepeye gittik. Sabah sabah bir tepeye tırmandık. Ama gün doğmaya başlayınca manzara olağanüstüydü! - Sabah ve gece çok serin olduğu için dev bir kürk kaban veriyorlar. Onunla dolaşmak bile fantastikti! - Gelelim eğlenceye! Çölün ortasında bedevilerin müziği eşliğinde çılgınca dansedeceğimi söyleseler inanmazdım, ama oldu! Hayatımda en çok eğlendiğim gecelerden biriydi. Bir süre sonra çöl soğuğuna aldırmadık, bedevilerin çaldığı canlı müzik eşliğinde deliler gibi dansedip göbek attık! Unutmadan: - Wadi Rum’a gitmek için Amman ya da Akabe’ye uçabilirsiniz. Akabe daha yakın. Amman’dan Wade Rum arabayla iki ila üç saat sürüyor. - Petra’yı görmeden dönmek olmaz. Wadi Rum’a çok yakın Petra. Günübirlik gidip dönülebilir.
- Seyahat
Haziran 2020 | Seyahat | Türkiye LOKALE SAYGILI, SAKİN, YARATICI, YENİ SEYAHAT TOPLULUĞU SLOW Yazı | Onur Baştürk D esign Hotels 1993’te kurulduğunda sadece 10 üye otele sahipti. Bugün ise yüzlerce destinasyonda 400’den fazla tasarım otel topluluğun çatısı altında. Bağımsız otelcilerin orijinal deneyimlerini belli bir standarda oturtmaya çalışan, onlara konumlandırma konusunda rehberlik eden Design Hotels sayesinde hayatımıza ‘tasarım otel’ ve ‘butik otel’ kavramları girmişti. Hatırlarsınız, ikibinli yılların başlarında dünyadaki birçok otel artık butik ve tasarım otel olmak istiyordu. Çoğu zincir otel bile bu tarza yönelik yeni alt markalar yaratmaya başlamıştı. Seyahat kültürünü bu denli etkileyip değiştiren Design Hotels’in üst kademe yönetiminde son 10 yıldır bir Türk’ün de imzası vardı: Serdar Kutucu. 2008 yılında İş Geliştirme Direktörü olarak şirkete katılan Kutucu, yıllar içinde markanın COO’luğuna kadar yükseldi ve birçok üye otelin konumlandırılmasına rehberlik etti. Geçtiğimiz nisan ayında ise ortağı olduğu ‘Slow’un CEO’su olarak karşımıza çıktı. Berlin’de yaşayan Serdar Kutucu’yla çok merak ettiğim yeni markası Slow’u tüm detaylarıyla konuştuk. Kutucu’nun konuşmamızın bir yerinde dediği gibi, umarım artık daha kolektif bir kültüre doğru yol alırız. Çünkü başka kurtuluşumuz yok! Devamı için: YUZU MAGAZINE Volume.I / YAZ PDF olarak görüntülemek ve kaydetmek için tıklayınız! HIGH LOW STİL | Kategorinin diğer yazıları Bir Edition üçlüsü: Sanat, parti ve iyi yemek Bodrum’a sürpriz: Dioriviera pop-up Emre Buga’nın stil atlası İçinden Aman stili geçen bir rüya Janus mu alırdınız Glassafe mi? Köprü + Heykel + Galeri: The Twist İstanbullu Tilda Swinton’ın ‘athleisure’ tarzı Fütüristik otel ‘Svart’ın açılmasına az kala Murat Süter’in ‘lacivert’ sırrı ‘Parazit’in evi aslında gerçek değildi Evi değiştir: Blush mı Green Benjamin mi? Edwina Sponza’nın stil kodları Korona Sonrası Şehir Tabelaları ‘Beslenme farkındalığınız’ ne durumda? Bodrumlu Uzakdoğulu: Leleg Living Bu yazın başrolünde: Soho Roc House Korona günlerinde yaratıcı bir ‘karton’ masa!
- Seyahat-128 | Yuzu Magazine
October 4, 2025 | VOL 16 the VOCMOS SPIRIT: SMALL, PERSONAL, and FULL of SOUL words Laura Cottrell Some people work in hospitality. Others live it. For Frederik Kubierschky and Catharina Lütjen, founders of Vocabolo Moscatelli, it’s the latter. Their story started in the heart of Swiss five-star hospitality, where they met, learned the ropes, and dreamt up a vision for something more personal—an intimate retreat in Umbria, Italy, where hospitality is about genuine care, thoughtful details, and a sense of belonging. We sat down with Frederik and Catharina to talk about what it means to build a place that feels like home, why Vocabolo Moscatelli is more than a boutique hotel, and how they’re redefining modern hospitality—one thoughtful stay at a time. You both come from strong backgrounds in hospitality. How have your experiences shaped the vision behind Vocabolo Moscatelli? Our story began years ago in the world of Swiss five-star hospitality, where our paths first crossed. Frederik brought his deep experience as a Clef d'Or Chef Concierge, and I had focused on guest relations, sales, and marketing. It didn’t take long for us to realize we made a strong team. We were both lucky to have received top-notch training in the industry, which shaped how we think about service, guest care, and teamwork. Over time, we learned that true hospitality isn’t just about luxury—it’s about creating a sense of belonging, crafting unforgettable experiences, and doing it all with passion and integrity. Today, as we lead our own little boutique hotel, Vocabolo Moscatelli, we know exactly the kind of hospitality we want to create—not just for our guests, but also for our team. We believe a happy team is the foundation of great hospitality. In short, the years we spent in some of the most luxurious and demanding settings have shaped how we approach hospitality in 2025. As we shape the future of our boutique hotel, we keep asking ourselves: What does modern hospitality look like? We’re not just following trends; we want to stay ahead of the curve—creating a place that embraces today’s traveler’s desire for authenticity, connection, and meaningful experiences, while also caring deeply for the well-being of both our guests and our team. IT FELT LIKE WE DIDN’T CHOOSE UMBRIA; UMBRIA CHOOSE US! When did the idea of opening your own hotel first come up—and why Umbria? It’s hard to pin down the exact moment, but we both remember a scene like it was yesterday. We were working at a luxury hotel when a guest was checking out. She smiled at us and said, “You two... If you ever open your own hotel, let me know. I’ll be there.” Those simple words left a big impression—and sparked a dream. That dream is now Vocabolo Moscatelli. We were also incredibly lucky to cross paths with an investor who believed in us and our vision. That support gave us the chance to create something truly special. As for Umbria, it was an opportunity—and we fell in love with this unique region of Italy instantly. It felt like we didn’t choose Umbria; Umbria chose us! Vocabolo Moscatelli is a restored 12th-century monastery. What drew you to this place? Its energy—and its timeless beauty! How was the restoration process? Restoring Vocabolo Moscatelli wasn’t just about preserving a building—it was about breathing new life into a place full of history and character, and creating an atmosphere that feels both timeless and fresh. Our approach was shaped by a deep respect for the region’s heritage, combined with a vision for what modern hospitality should feel like in 2025. From the start, we knew we wanted to preserve the elements that make the building so unique—like the stone walls and wooden beams. Of course, bringing modern comforts into such a historic space came with its challenges. It required careful planning and close collaboration with talented artisans and our architect. Jacopo Venerosi Pesciolini from the Florence-based studio Archiloop and his team designed spaces that transform the atmosphere of this ancient monastery into a warm, timeless experience. The use of local craftsmanship added a special layer of character to the interiors. Some of our rooms and suites even have black outdoor bathtubs for two, placed on private terraces. Each room and suite also features its own color concept. UNLIKE BIGGER, MORE ANONYMOUS PROPERTIES, OUR SMALL SCALE ALLOWS US TO CREATE AN INCREDIBLY PERSONAL AND GUEST-FOCUSED EXPERIENCE How does the small scale of your hotel shape the way you welcome and connect with guests? Unlike bigger, more anonymous properties, our small scale allows us to create an incredibly personal and guest-focused experience. We truly pay attention to the needs and preferences of each individual guest. Our team knows guests by name—and they know us, too. We take the time to build genuine relationships with the people who stay with us. Many of our guests return not just for the beauty of the place, but because they feel connected to the team, the other guests, and the unique “VocMos” vibe. That sense of belonging and community is a big part of what makes our hotel special. How does the region’s nature and culture shape the identity of Vocabolo? The natural beauty of the region is an essential part of who we are. Vocabolo is a place where guests can step away from the chaos of daily life and reconnect with nature. The peaceful, rural atmosphere is woven into the overall experience of the hotel. Everything we do, from art to architecture, is inspired by the cultural heritage of the region. We also celebrate local festivals and traditions, weaving them into the guest experience—like our “Passata” event in August, where we make tomato sauce together for three days, or our special ceramic workshops with local artisans like Elena (Endiadi) in our chapel or garden. The slower rhythm of life here is at the heart of the Vocabolo Moscatelli experience. What are some of the standout features of the hotel? - Our Cotto Etrusco tiles. Every room has its own color story, and all the tiles—especially those in the bathrooms—are handmade for us in Umbria, just 20 minutes from Vocabolo Moscatelli. - The Bamboo Dome. - Double outdoor bathtubs on the terraces. - Our hemp-linen textiles! They’re sustainable, breathable, and durable—hemp has a long tradition in Umbria, historically used for rope, fabric, and household items. - The fire pit: Every evening, Frederik lights a fire in the garden, creating a warm, cozy atmosphere. After dinner, we invite both hotel guests and restaurant diners to gather around the fire, sharing a glass of our homemade limoncello. for more Print VOL XVI - AEGEAN & MEDITERRANEAN 2025 Out of Stock Add to Cart
- Seyahat
April 2023 | Travel | Vol 9 KISAWA An Eco-Oasis on Benguerra Island Words Laura Cottrell Located 14 kilometers off the coast of Mozambique, Kisawa Sanctuary is a true ecological haven spread across 750 acres, with 22 bungalows. Its commitment to sustainability is more than a promise; it’s backed by innovative practices. During construction, a 3D printer was used to create mortar from local sand and seawater, while cement-free building solutions were prioritized. The use of SureFoot systems, which eliminate the need for concrete foundations, reduced cement consumption by up to 60%. Additionally, Sudpave technology was employed to pave the roads using recycled, non-toxic materials. A ROYAL VISIONARY'S TREASURE The visionary behind Kisawa is Nina Flohr, the daughter of Thomas Flohr, founder of VistaJet, where she served as creative director until 2016. Nina also carries a royal lineage, as a princess of Greece and Denmark. Kisawa, however, is her crowning jewel. Nina not only shaped its ecological ethos but also meticulously curated every design detail. One striking example is her collaboration with the local community from the very beginning of the project. She prioritized hiring women and worked closely with Mozambican artisans to reflect the traditions and culture of the region. To celebrate African craftsmanship, she also sourced objects and accessories from across the continent. From Nupe pottery crafted by a Nigerian tribe to hand-carved Makonde chairs from Tanzania, and antique pieces from Senegal and Ghana, every corner of Kisawa showcases these elegant ethnic elements. CONNECTIONS BETWEEN EARTH, AND LAND The name Kisawa means "unbreakable," reflecting its mission to forge strong connections between the earth, life, and land. This bond is evident from the moment you step into its unique design. And it comes with no compromise on comfort: each bungalow features a private beach, open-air terrace, infinity pool, outdoor lounge, and kitchen. A RESEARCH OUTPOST ON THE OTHER SIDE At the opposite end of the island lies the Bazaruto Center for Scientific Studies (BCSS), Kisawa’s sister project founded by Nina Flohr. It’s the first African ocean observatory dedicated to monitoring multiple ecosystems and climate change. This non-profit facility operates on a zero-waste strategy and is powered by solar energy, embodying yet another of Flohr’s dreams. MUST-DO EXPERIENCES AT KISAWA During your stay at Kisawa, don’t miss these unique experiences: - Take a boat trip to spot dugongs and dolphins. - Visit Crocodile Lake and enjoy a breakfast picnic. - Go birdwatching with a guide to discover over 150 species. - Climb the red sand dunes to watch the sunrise over the Indian Ocean. WHEN AND HOW TO VISIT - Benguerra Island is accessible via direct flights from Johannesburg (JNB), Maputo (MPT), and Kruger Mpumalanga (MQP) airports. - Wondering about the best time to visit Kisawa and Benguerra Island? The warmest months are December, January, February, and March. for more Print VOL IX - 2023 Out of Stock Add to Cart
- Seyahat
Mayıs 2020 | Seyahat | Türkiye Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Yazı | İsmail Polat Y az göründü. Planlar yeni trende uygun olarak ‘community’lerde dönmeye başladı bile. Herkes ‘şimdilik’ gözlerden uzak, izole tatilin peşinde. Kalabalıklardan uzak olmak bu yaz herkesin hayali, ama nasıl? İkinci bir emre kadar yurtdışına çıkmak da yasak, o zaman doğal izolasyonun doğal merkezine ışınlanıyoruz. Çamlıhemşin’e… Karadeniz, özellikle Rize’nin Çamlıhemşin’i son yılların gözdesi. Yemyeşil doğa, uzun ve sallantılı yollar, dere sesi ve kendiliğinden sarmalayıp peşinizi bırakmayan tatlı bir huzur. Tüm bunların merkezinde ise bölgenin en güzel oteli var: Nordic Otel! İki yıl önce keşfettiğim ve müthiş anılarla döndüğüm Karadeniz gezimin merkezine oturan oteli çevreleyen nefis yaylalar da unutulmaz. Koronavirüs sonrası izole tatiller gözde olacaksa, burada isteseniz de kalabalıklara karışamak zaten mümkün değil. Nordic Oteli ve Bukla Tur’un sahibi, bölgeyi en iyi bilen uzman rehberlerden Bülent Saraloğlu’na iyi bir Karadeniz turunun tüm detaylarını sordum. BU SEZON 6-7 KİŞİLİK TURLAR DA BAŞLAYACAK Karadeniz son yıllarda çok popüler. Nedir bölgeyi bu denli çekici kılan? Doğa turizmi dünyada hızla artan bir trend. Turizm sektörü yüzde 4 ile 7 arasında büyürken doğa turizmi yüzde 20-30 büyüyor. İnsanlarda doğa ve çevre bilinci arttıkça bu tip butik doğa turlarına olan talep de artıyor. Artık insanlar sadece gezip görmek değil, deneyim de yaşamak istiyor. Doğa ve bu bölgede olan canlı yayla kültürü bu deneyimi fazlasıyla sağlıyor. Nordic Otel de turizm tesislerinden ve kalabalık turist gruplarından uzakta, kendi başına dere ve orman kenarında oldukça izole bir yerde. Bölgedeki nadir butik otellerden biri. Ayrıca en geniş odalara sahip otellerden. Bahçesi, deresi, deredeki havuzu ve bölgedeki yegâne yoga salonuyla insanların oldukça ilgisini çekiyor. Koronavirüs sonrası için hazırlığınız nasıl? Turlarımız zaten 15 kişilik, fakat her turumuzun artık bir de “exclusive” seçeneği olacak. Bu turları en fazla 6-7 kişilik yapacağız. Biraz daha pahalı olacak haliyle. Araçlarımız düzenli olarak dezenfekte edilecek, havalandırma filtreleri sık sık değişecek. Rehber, şöför ve araç değişimi ise mümkün olduğunca yapılmayacak. Personelimiz otelde konaklayacak ve dışardan izole olacak. Yiyecekler dezenfekte edilip depolanacak, yemekler tarafımızdan servis edilecek ve insanların yemeklerle teması olmayacak. İsteyenlere tek kullanımlık servis ekipmanı sunacağız. Odalar 12 saat önceden dezenfekte edilecek. Misafir istemedikçe odaya günlük temizlik için girilmeyecek. Sık kullanılan yerler bolca dezenfekte edilecek. Personel ve misafirlerin düzenli olarak ateşi ölçülecek. POPÜLER OLMASINI İSTEMEDİĞİMİZ YAYLALAR VAR Turların en çekici kısmı yaylalar. Hangileri popüler? Instagramdan sonra Pokut, Gito, Huser ve buzul gölünün olduğu Avusor yaylaları popüler oldu, ama henüz popüler olmayan ve açıkçası çok da popüler olmasını istemediğimiz yaylalar hâlâ var. Mesela? Bal ormanlarıyla ünlü, aynı zamanda Fırtına Vadisi’nin en derin ormanına sahip Maselevat Vadisi. Buradaki Tatskeri Yaylası 1900 metre yüksekliktedir ve çok iyi korunmuştur. Bazı yaylalarda olduğu gibi Tatskeri Yaylası’nda ahşap dışında bir yapıya izin vermiyorlar. Zaten ulaşımı ne kadar zorsa, yayla o kadar bakir kalmış oluyor. Özellikle Ayder’in doğusunda kalan yaylalar bu konuda daha şanslı ya da 2000 metrenin üzerinde kalan yaylalar. Mesela 2400 metre yükseklikteki Koç Düzü Yaylası. Bu yaylanın hemen önünde Adalı Göl var. İçinde yüzen bitki adalarıyla bölgede tek olma özelliğine sahip. Bu yüzen adacıkların üzerine çıkılabiliyor. O gölün hemen üzerinde adını bizim koyduğumuz Cennet Cehennem Tepesi var. 2800 metredeki Lelvan Gölü Geçidi’nden ise Altıparmak, Kaçkar ve Marsis dağlarıyla, yaylaları, hatta denizi görmek bile mümkün. SONBAHARI ÖNERİYORUZ Bölgeyi tam anlamıyla yaşamak için ne zaman gelmeli? Aslında en güzel sezon sonbahar. “Karadeniz sonbaharda çok yağmurlu olur” algısından dolayı maalesef herkes temmuz ve ağustos aylarını tercih ediyor. Ama geçmiş yılların istatistiklerine baktığımızda temmuz ve ağustosun sonbahara göre çok daha fazla yağmurlu olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Yani biz sonbaharı şiddetle öneriyoruz. Nasıl bir hizmet ve program sunuyorsunuz? 12 adet farklı turumuz var. Bunların yanında ailelere, arkadaş gruplarına, şirketlere kapalı turlar düzenliyoruz. Turlar grupların isteği doğrultusunda sonsuz seçenekte olabilir. Yürüyüşlü, yürüyüşsüz, kamplı ya da otelli, yayla evi konaklamalı… Karadenizli olmak işinizi kolaylaştırıyor mu? Evet, Karadenizli olmak büyük avantaj. Bukla Tur’un operasyonları bu bölgede oldukça oturmuş durumda. Şöföründen oteline, rehberinden restoranına hizmet aldığımız yerlerden hizmet verdiğimiz alanlara kadar her şey bir düzen içinde. Herkes ne yapacağını biliyor. Karadeniz zor bir bölge. Hem lojistik hem de insanı anlamında. Eğer insanını tanımıyor ve idare etmesini bilmiyorsanız, bu bölgede başarı oranınız çok düşük. ARAPLAR OLMADIĞI İÇİN KARADENİZ GÖZDE OLACAK Bu sezon Nordic Otel cephesinde neler olacak? Bu sezon butik tur ve butik otellerin yıldızı parlayacak. Bu demek değil ki bir patlama bekliyoruz. Ama bir farkındalık oluşacak. İnsanlar bildiği otellere, bildiği insanlarla gitmeyi tercih edecek. Biz de bu süreçte tedbirleri göze sokmak istemiyoruz. Elbette tedbirlerimiz olacak, ama insanların tatilde olduğu hissinden kopmasını da istemiyoruz. Ayları karantinada geçmiş insanlara otelde karantina havası yaratmanın anlamı yok. Gerçekten de Karadeniz özellikle bu yaz Arapların da olmamasından dolayı iç pazarın gözdesi olmaya aday. Tabii en büyük dezavantajımız ulaşım. Uçağa binmek istemeyenler kendi araçlarıyla uzun bir yolculuğu göze alacak. Ama belki yolda olmak, yola çıkmak iyi gelecektir insanlara. Kim bilir Karadeniz sahil yolu belki bir “turistik yol” olacak. OTEL BİNAMIZ ESKİDEN İLKOKULDU Nordic’in mor binasının da ilginç bir hikâyesi var değil mi? Evet, binamız eskiden okulmuş. 1940’lı yıllarda Mollaveyis Köyü İlkokulu olarak köylüler tarafından yapılmış. Hem arazisi hem bina köylüler tarafından bağışlandı. 1980’lere kadar hizmet veren okul, nüfusun gurbete gitmesi ve eğitim yaşındaki çocuğun kalmaması nedeniyle köy muhtarlığına devredilmiş. 2015 yılında Bukla Tur olarak devralıp onardık. Oldukça bakımsız olan, çatısı yıkılan ve metruk durumda olan okulu dış cephesini bozmadan yeniden inşa ettik. İnşa sırasında çıkan masaları, sıraları, ahşapları, dolapları ve kapıları tadilatta ve çevre düzeni sırasında yeniden değerlendirmeye çalıştık. Bu yüzden yer yer okulla ilgili unsurlara rastlamanız mümkün :) Hangi aylar açıksınız? Bugüne kadar nisan-kasım ayları arasında açık tutuyorduk. Sezonun uzaması ve talebin artması nedeniyle bu yıldan itibaren 12 ay açık tutma kararı aldık. Fotoğraflar: 1. Huser Yaylası’ndaki meşhur salıncaklardan biri. 2. Altıparmak Dağı 3. Nordic Otel 4. Huser Yaylası 5. Laz Alpleri 6. Maselevat Vadisi 7. Laz Alpleri 8. Huser Yaylası’ndan aşağıya bisikletiyle inenler. 9. Avusor’a çıkış manzarası. 10. Avusor buzul gölü. SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- Seyahat-126 | Yuzu Magazine
September 28, 2025 | TRAVEL TR BELOW LISBON’s DUALITY: BAIRRO ALTO HOTEL words Onur Basturk photos Courtesy of Bairro Alto Hotel (Rooftop: Manuel Manso, BAHR: Francisco Nogueira, Suites: Manuel Manso + Francisco Nogueira) Bairro Alto is one of my favorite places to stay in Lisbon. Part of the charm lies in its setting—right where two neighborhoods that shape the city’s identity meet: the refined elegance of Chiado and the bohemian edge of Bairro Alto. That duality is also what defines the hotel itself. BAHR’S BOHEMIAN MANIFESTO And then, of course, there’s the view. The rooftop terrace bar remains one of the best spots in Lisbon for an evening drink—a stop you can’t miss if you’re in the city. The hotel also hides a very different kind of surprise on the fifth floor: BAHR, a restaurant with a bohemian, provocative edge. Designed by thestudio, it pays homage to the neighborhoods it belongs to—and to the artists and writers who once animated them. Its starting point was the “Bohemian Manifesto,” a tribute to irreverence and free spirit. The creative lineage runs from Camões and Bocage to Eça de Queiroz and Amadeo de Souza Cardoso. BAHR features bespoke design touches as well. The installation at the entrance captures the raw essence of Bairro Alto, while standout furniture pieces include Valentin Loellmann’s benches, Lloyd Powell’s chairs and side tables, Johanson Design’s high “Jupiter” bar stools, Jader Almeida’s chairs from Brazil, and Carl Hansen & Son’s leather seating. Even the tableware carries intention: handmade porcelain by Studio Neves, Costa Nova ceramics, and Cutipol cutlery. THE TOUCH OF ATELIER BASTIR Spread across four 18th-century buildings, Bairro Alto Hotel was among the pioneers of the five-star boutique concept in Portugal. Its architecture, which respects the original lines while adapting them to the 21st century, bears the signature of Pritzker Prize-winner Souto de Moura. The interiors (with the exception of BAHR & Terrace) were created by Atelier Bastir. José Pedro Vieira and Diogo Rosa Lã translated Lisbon through a personal lens—contemporary and sophisticated, yet anchored in classical references. Their approach embraces contrasts: antiques and vintage pieces paired with wood, wicker, marble, and ceramics; classical paintings set against modern lighting. A MONUMENTAL THREE-STORY TAPESTRY Art plays a defining role in the hotel’s atmosphere. Alongside Rui Chafes’ sculptures in the lobby and Rui Calçada Bastos’ photographs, guests will find works by Julião Sarmento, Pedro Cabrita Reis, Pedro Calapez, João Louro, and José Pedro Cortes. A newly commissioned work by Vasco Araújo adds to the collection. Perhaps the most striking is a monumental macramé tapestry by Diana Menezes Cunha of Oficina 166—stretching across three floors, its design recalls Lisbon’s hills and connects directly with the palette of the city’s façades. LISBON’un İKİLİ RUHU: BAIRRO ALTO HOTEL Bairro Alto, Lizbon’da konaklamayı en çok sevdiğim otellerden biri. Çünkü otel kentin kimliğini şekillendiren iki tarihi mahallenin kesişim noktasında: Seçkin ve zarif Chiado ile alternatif ve bohem Bairro Alto. Bu ikilik otelin kimliğini de oluşturuyor. BAHR’IN BOHEM MANİFESTOSU Ama dahası da var, mesela manzara! Bairro Alto’nun teras barı halen Lizbon’daki en iyi akşamüstü içkisi alınabilecek noktalardan biri. Lizbon’a geldiyseniz, uğramanız gereken noktalardan. Otelin bir de bohem ve kışkırtıcı tarza sahip beşinci kat restoranı BAHR var. Burası oldukça farklı bir atmosfere sahip. thestudio tarafından tasarlanan mekan, otelin parçası olduğu Bairro Alto ve Chiado mahallelerine ve buralarda yaşamış tüm ünlü isimlere saygı duruşu niteliğinde. Nitekim restoranın çıkış noktası, özgür ruhu ve aykırılığıyla “Bohem Manifestosu”. Camões’ten Bocage’a, Eça de Queiroz’dan Amadeo de Souza Cardoso’ya uzanan sanatçılar ve yazarlar bu projenin ilham kaynakları arasında. BAHR’a özel üretilmiş parçalar da var. Mesela restoran girişindeki enstalasyon, Bairro Alto’nun özünü somutlaştırıyor. Mekanı karakterize eden diğer dikkat çekici parçalar arasında Valentin Loellmann’ın bankları, Lloyd Powell’ın koltuk ve yan sehpaları, Johanson Design’ın yüksek “Jupiter” bar tabureleri, Brezilyalı tasarımcı Jader Almeida’nın sandalyeleri ve Danimarkalı Carl Hansen & Son’un deri koltukları bulunuyor. Masalar için seçilen parçalar da özenle belirlenmiş: Studio Neves’in sipariş üzerine yaptığı el yapımı porselenler, Costa Nova seramikleri ve Cutipol çatal-bıçakları. ATELIER BASTIR DOKUNUŞU 18. yüzyıldan kalma dört binayı kapsayan Bairro Alto, aynı zamanda Portekiz’deki beş yıldızlı butik otel konseptinin öncülerinden. Orijinal hatları korunarak 21. yüzyıla adapte edilen otelin mimarisi 2011 Pritzker ödüllü mimar Souto de Moura’ya ait. İç tasarım ise (BAHR&Terrace restoranı hariç) Atelier Bastir tarafından yapılmış. Dekoratör José Pedro Vieira ve mimar Diogo Rosa Lã’dan oluşan Atelier Bastir, Lizbon’un kişisel bir yorumunu iç mekana taşımak istemiş: Klasik referansları kaybetmeden, daha çağdaş ve sofistike bir çizgiyle… Bu nedenle antika ve vintage parçaları ahşap, hasır, seramik ve mermerle; klasik tabloları ise modern aydınlatmalarla harmanlamaktan kaçınmamışlar. ÜÇ KAT BOYUNCA UZANAN DEVASA HALI Oteldeki sanat eserleri de dikkat çekici. Lobideki Rui Chafes’in heykelleri ya da Rui Calçada Bastos’un fotoğrafları gibi otelin ilk döneminden kalma referans eserlerin yanı sıra Julião Sarmento, Pedro Cabrita Reis, Pedro Calapez, João Louro gibi tanınmış isimlerin eserleri, José Pedro Cortes’in fotoğrafları ve Vasco Araújo’nun yeni sipariş edilmiş bir çalışması da yer alıyor. Otel için özel olarak üretilen bir başka başyapıt ise üç kat boyunca uzanan, şehrin tepelerini hatırlatan bir desenle tasarlanmış devasa makramé duvar halı (Oficina 166’den Diana Menezes Cunha).
- Seyahat-120 | Yuzu Magazine
August 8, 2025 | VOL 15 FLOW into L’AND words Onur Basturk photos Courtesy of L’AND After a fast-paced, art-filled weekend in Lisbon (take note: Lisbon Art Weekend is amazing!), I leave the city behind and head toward Alentejo. My destination: L’AND Vineyards. Less than an hour’s drive from Lisbon, the shift in atmosphere is immediate. Everything slows down. The last rays of sunlight paint the lake in front of L’AND in shades of deep orange, creating an incredible view. Even more mesmerizing is the futuristic, prism-like architecture of the retreat, which transforms under the shadows of the trees and the warm hues of the sunset. I later learn that this striking design was inspired by Alentejo’s traditional white-walled courtyards. Designed by Promontório, the building features four distinct cut-outs, creating different spaces—reception, lounge, restaurant terrace, and an industrial courtyard. The inspiration behind the architecture isn’t far away either. The town of Montemor-o-Novo, known for its whitewashed houses, is just four kilometers from L’AND. EVEN IF YOU'RE NOT STAYING, TRY MAPA L’AND Vineyards Relais & Châteaux is more than just a hotel—it’s an experience built around multiple themes. The first, of course, is wine. Surrounded by six hectares of organic vineyards, the estate cultivates Touriga Nacional, Touriga Franca, Alicante Bouschet, and Syrah for red wines, as well as Gouveio for whites. Wine lovers can tour the vineyards, visit the cellar, and join guided tastings or workshops on grape varieties and winemaking. I even participated in one and crafted my own red wine! Another defining theme at L’AND is gastronomy. Whether you’re staying at the hotel or not, there’s one thing you shouldn’t miss: MAPA, the restaurant. Chef David Jesus curates a tasting menu that feels like a carefully researched culinary journey. Every dish tells a story, every plate is a work of art. And despite the number of courses, you leave the table feeling surprisingly light—thanks to the menu’s focus on fresh, locally sourced ingredients. One standout feature of MAPA, aside from its understated ambiance, is the spectacular Tom Dixon pendant lights that cover nearly the entire ceiling. THE MÁRCIO KOGAN TOUCH Design is an integral part of L’AND’s identity. The interiors are the work of renowned Brazilian architect Márcio Kogan, known for projects like the Fasano Hotel in São Paulo and La Península in Mexico. The hotel’s furniture collection includes pieces by celebrated designers like Tom Dixon, Vladimir Kagan, Jorge Zalzuspin, and George Nakashima. The wool rugs in the suites are handmade by Fabricaal in Reguengos de Monsaraz, and an extraordinary, almost spiritual painting by Michael Biberstein graces the hotel’s lobby. A BED WITH A SKY VIEW One of my favorite things about L’AND was my room—with a skylight right above my bed, I fell asleep gazing at the stars. Another moment of deep relaxation? Naturally, at the hotel’s spa. The Vinotherapy Spa offers facials, body treatments, and massages using wine byproducts—grape seeds, skins, pulp, and stems. for more Print VOL XV - 2025 ₺970,00 Price Add to Cart
- Seyahat
Nisan 2020 | Seyahat Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Yazı | Alp Tekin İ nsanlardan, medeniyetten uzakta, ıssız doğanın gerçek anlamda tam ortasında, konfor dozu yüksek ve bir o kadar da tasarım bir otelde kalmak! Salgından önce bu trend hali hazırda vardı. Hatta gün geçtikçe bu otellere bir yenisi ekleniyordu. Ama salgından sonra bu tarz otellere ilginin daha çok artacağı kesin gözüyle bakılıyor. Çünkü hem izolasyon ruhuna alıştık hem de salgının öyle bir günde sona ermeyeceği anlaşıldı. O zaman, dünyanın farklı yerlerinden 10 inziva otelini tanıtacağımız listemize hoş geldiniz! İşte radarımıza takılanlar. Bir gün belki bu otellerin birinde rastlaşırız, belli mi olur? 1. THE ARCTIC HIDEAWAY / Norveç Norveç’in kuzeyindeki Bodo kasabası açıklarında 360’a yakın küçük adadan oluşan Fleinvær takım adaları var. İşte o adalardan birinde yer alıyor ıssız otel The Arctic Hideaway. Adada otelden başka bir şey yok! Ulaşım Bodo’dan kalkan (o da her gün değil tabii) ferry ya da özel teknelerle. İzolasyonun zirve noktası diyebileceğimiz bu otel, elbette en çok kuzey ışıklarının görüldüğü ocak ve mart ayları arasında tercih ediliyor. Yaz aylarında ise muhteşem doğası için… Şık ve konforlu kabinlerinde 8 kişiye kadar konaklamaya da izin veriyorlar. 2. WILLOW HOUSE / Teksas Teksas’ta, ıssızlığın gerçekten de tam orta yerinde, şık ama doğayla dost bir otelde kalmak ister misiniz? Big Bend Ulusal Parkı’na çok yakın mesafede konuşlanmış Willow House. Geçen yılın son demlerinde açılan otel, son dönemin gözde kavramlarını dibine kadar uyguluyor: Doğayla tamamen uyumlu, sade ama aynı zamanda gerektiği kadar konforlu… 3. &BEYOND SOSSUSVLEI DESERT LODGE / Namibya İşte en çok ilgi gören ıssız otellerden biri! Dünyanın en eski çölü Namib’te yer alan otel sadece 10 odadan oluşuyor. Tüm odalar taş ve camdan yapılma. Çölde yapılan yürüyüşler ve geceleri gökyüzünde yıldızları incelemek için kurulmuş dev teleskop; otelin diğer seksi yanları… Tam anlamıyla dünyadan kopmak ve inzivaya çekilmek için en uygun yerlerden biri. Unutmadan: Namibya vizesi pek kolay alınmıyor. Gitmeden çok önce başvurmanız gerekiyor. Çünkü prosedürler çok uzun sürüyor. 4. ECOCAMP PATAGONIA / Şili Şili’deki Torres del Paine Ulusal Parkı’nın içinde 2001 yılında açılan EcoCamp, dünyanın ilk jeodezik kubbe oteli. Jeodezik kubbenin anlamı şu: Büyük dairelerin kesişmesi sonucunda oluşan çokgenler ızgarası. Bu otellere kısaca “bubble dome” da deniliyor. Gelelim EcoCamp’in esas şahane özelliklerine… Burada konaklarken Patagonya’nın temiz havası ve dağların büyüleyici manzarası eşliğinde trekking yapabilir, ata binip gezintiye çıkabilirsiniz. Ya da bir gün rafting yapıp bir başka gün şarap turuna dahil olabilirsiniz. Hiçbir şey yapmayıp sadece manzaraya bakarak sessizlik meditasyonu yapmanız da mümkün tabii. 5. SIX SENSES SHAHARUT / İsrail Spa marifetleriyle meşhur Six Senses grubunun son harikası, İsrail’in güneyindeki Negev Çölü’nde açılan Shaharut. Otelin en büyük artısı, tabii ki grubun ustalaştığı masaj dünyası. Gün boyu çöle karşı yeşil çay yudumlayıp masajla kendinden geçmek isteyenler için birebir burası! Otelin 58 süiti var. Bazılarının yapımı hala devam ediyor. Mimarı ise Daniella Plesner. 6. ANANTARA TOZEUR RESORT / Tunus Sahra Çölü’nün kıyısındaki otel geleneksel Tunus mimarisiyle güncel olanı birleştirmiş. Ortaya çıkan sentez harika! Özellikle gün batarken çölde yemek yiyip bir kadeh kırmızı şarap içmek gibi keyifli fantezileriniz varsa bu otelde mutlaka kalmanız gerekiyor. 7. POSADA BY THE JOSHUA TREE HOUSE / Arizona Saguaro Ulusal Parkı’nda, bir kaktüs cennetinin ortasında yer alan Posada’nın sadece 5 süit odası var! Hepsi birbirinden farklı ve şık. Odalar aynı zamanda kiralanabiliyor da… Bir mutlu çiftin, Sara ve Rich Combs’un eseri Posada. Yavaş yaşama felsefesini benimsedikten sonra çölün ortasında bu oteli kurmuşlar. Yani burası aynı zamanda evleri. Posada’ya ulaşım için en yakın havalimanı Tucson Havalimanı. Los Angeles ya da Las Vegas’tan buraya uçakla gelmek mümkün. Kaktüs ve çöl sevenler için ideal ıssızlıkta. Dahası, yemekleriyle iddialılar. 8. TREE HOTEL / İsveç Önce Stokholm’e uçuyorsunuz. Oradan da İsveç’in kuzey kutbu çizgisine yakın şehri Lulea’ya. İndiğinizde Tree Hotel’ciler sizi transfer araçlarıyla aldırıyor. Çünkü ormanın içinde Tree Hotel! Dahası, hepsi birbirinden farklı tasarımdaki kabinler yüksek ağaçların üzerine kondurulmuş. Bizim favorimiz “The UFO” ve “Mirrorcube” kabinleri. Hem yaz hem de kışları çok yoğun oluyor Tree Hotel. Çok önceden rezervasyon yaptırmakta fayda var. 9. AIRE DE BARDENAS / İspanya İspanya’da, Navarra bölgesindeki Bardenas Ulusal parkı içindeki otel hem tasarım süitleri hem de ‘bubble’ seçenekleriyle göz kamaştırıyor. Mimari açıdan bol ödüllü otelin sundukları aslında tüm ıssız otellerle aynı: Işığın hiç olmaması nedeniyle gökyüzündeki yıldızları net olarak görebilme imkanı ve uçsuz bucaksız bir doğa… 10. BUUBLE / İzlanda Sloganları şu: “Beş milyon yıldızlı otele hol geldiniz!” Haksız da değiller. Bu listedeki otellerden farklı olarak doğal ortamla aranızda sadece incecik bir kumaş parçası var. Çünkü balon kabinleri tamamen şeffaf. Ormanın içinde uyuyor gibi hissediyorsunuz. Kışın ayrı yazın ayrı zevki var bu otelde konaklamanın. BONUS OTEL: Amangiri Aman grubunun en gözde ıssız otellerinden biri Amangiri. Hatta bu ıssız otel akımını başlatanlardan. En yakın kasabaya (Page) 25 dakika uzaklıktaki Amangiri, filmlerde gördüğümüz o şahane kanyonların tam da dibinde… Bu yüzden tırmanış, yürüyüş yapmak için en ideal ıssız otellerden biri burası. Süitlerin yanı sıra önümüzdeki nisan ayında Amangiri’nin Camp Sarika adı altında ‘glamping’ çadırları da açılıyor. Süitlere beş dakika uzaklıktaki bu çadırlar doğayla daha çok baş başa kalmak isteyenler için tasarlanmış. Amangiri’yle ilgili daha fazla ayrıntı okumak isterseniz Özlem Avcıoğlu’nun Amangiri’deki konaklama deneyimini anlattığı bu yazısına mutlaka GÖZ ATIN… SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- Seyahat
Şubat 2022 | Seyahat | Suudi Arabistan Dev projelerle Dubai’yi geçebilir mi? SUUDİ ARABİSTAN Yazı | Oktay Tutuş S uudi Arabistan tatile gidilebilecek bir yer olarak zihinlerde yer etmiş değil. Ama çok yakında işin bu boyutu da gerçekleşmiş olacak. Çünkü Suudi Arabistan onu tanımladığımız ya da bildiğimiz tüm kalıpların altından üstünden çıkarak kendine bambaşka bir yol çiziyor. Sürdürülebilirlik ve karbon emisyonu sıfır bir yapılaşma anlayışıyla, ülkenin uçsuz bucaksız çöllerinde, Kızıldeniz kıyısındaki el değmemiş sahil şeridinde, hemen açığındaki adalarda ve eskiden petrol çıkartmak için kullanılmış platformlarda hali hazırda yapılmakta olan dev projelerle çılgın bir gelecek vizyonu ortaya koyuyorlar. Tüm bunları yaptıran şey ise belli: Petrolün bağımlısı olmaktan uzaklaşma hedefi. KAYALIKLARA OYULAN DEV OTEL Şu anda konuşulan en yeni projelerden biri ünlü mimar Jean Nouvel’e ait. Sharaan Doğal Koruma Bölgesi içindeki Alula’da yer alan ve UNESCO Dünya Mirası Hegra’ya yakın konumlanacak bir kaya tasarladı Nouvel. Kaya diyorum, çünkü Sharaan Resort devasa bir kayalığın içine oyularak yapılıyor! Duvarları, balkonları, pencereleri, tabanı ve tavanı kızıl kayalıklardan oluşacak Sharaan Resort, dünyanın en lüks otellerinden biri olmaya aday. Bölgenin bozulmamış oluşu Nouvel’i çok etkilemiş. O da etkileyici bir mimari eser bırakmaya karar vermiş. Projenin bitmesine ise sadece bir yıl kaldı. KENGO KUMA’NIN KIZILDENİZ’DEKİ PROJESİ Sadelik ve fonksiyonellik ustası Kengo Kuma da diğer bir Suudi Arabistan projesinin başında. O da Kızıldeniz’in üzerine villalar yapıyor. Çünkü Kraliyet ailesi bugüne dek neredeyse ayak basılmamış ve turizmle kirlenmemiş ülkenin Kızıldeniz kıyısını turizm ve yerleşime açmak istiyor. 2030’da tamamlanacak bu lüks tatil beldesini, kendi kendine yetebilen yapılardan oluşan devasa bir kıyı köyü olarak düşünün. Kengo Kuma bu projenin 22 adasından biri olan Ummahat Alshaykh üzerinde bir dizi lüks villa ve diğer binaların tasarımıyla bir süredir meşgul. Kuma, kendisinden bekleneceği üzere bu Maldivler’i andıran yerde tuz ve suya dayanıklı Accoya ağacı kullanacak. Şu anda “Hotel 11” olarak bilinen projenin en etkileyici kısmını ise Designboom’a verdiği röportajda şöyle açıklıyor Kuma: “Bir çöl adasında deneyimlenebilecek en güzel şey, gökyüzünü gece görmek. Bu nedenle adanın tamamında ışık kirliliğini önlemek için sadece düşük şiddetli aydınlatma kullanılmasını önerdik. Projenin kendisi bölgedeki en büyük, sertifikalı, karanlık gökyüzü rezervi”.

