
876 results found with an empty search
- Seyahat-122 | Yuzu Magazine
August 15, 2025 | TRAVEL TR BELOW the MAN in SUITE 8065 words Onur Basturk Fifteen years ago, I took my very first cruise—also as a media guest—and quite literally walked into a film shoot happening on board. Now, years later, I’m back at sea. This time, there’s no director yelling “Cut!”, yet I can’t shake the feeling I’m in the middle of a movie. Maybe it’s the inevitable pull of the most famous ship in pop culture, the Titanic, planting that thought in my head. Or maybe the real magic lies in the fact that hundreds of people can spend days, weeks—even an entire month—on what is essentially a floating luxury mansion, barely stepping ashore except for organised excursions. And what does that mean? New friendships. Sudden romances. And yes… the occasional discreet intrigue. THE SHIP: EXPLORA I. THE SUITE: 43-SQUARE-METRE 8065 This particular journey is aboard Explora I, one of the newest additions to the MSC Group fleet—the third-largest cruise brand in the world. We set sail from Istanbul, and as I type, we’re gliding toward the island of Lesbos. Explora doesn’t look anything like your average passenger ship. For starters, there are only 461 suites, all with ocean views. Fewer people, more space—always a good thing. The ship’s sleek, superyacht-inspired design comes courtesy of British designer and architect Martin Francis, alongside long-time MSC collaborators SMC Design, AD Associates, and De Jorio Luxury and Yacht Projects. But I didn’t fully appreciate what sets Explora apart until I walked into Suite 8065. The space feels indulgent—43 square metres, I later discovered (with some suites reaching 70). There’s a living area, a separate walk-in wardrobe, and a bedroom cleverly divided by a partition. The best surprise? A large private balcony. At night, I’d sit out there, hypnotised by the rhythm of the waves in the open sea, half expecting a scene from Ruth Ware’s bestselling The Woman in Cabin 10 (soon to land on Netflix) to unfold. Luckily, unlike the travel-writer heroine of Ware’s novel, no one was thrown—or decided to throw themselves—off the balcony next door. And no, Ware’s plot has nothing to do with the real-life mystery of Dilek Ertek, the Turkish businesswoman thought to have fallen from a cruise ship near French Polynesia in 2022. That’s a whole other enigma—one that may yet get its own series or documentary. HOW DO YOU SPEND TIME AT SEA? The question I get the most: how do you fill your days on a cruise, especially when there’s nothing but water on the horizon? For me, during the 48-hour stretch sailing straight from Paros to Palermo, boredom never had a chance to make an appearance. Up on the very top deck, there’s an open-air track where I walked and ran (mostly to justify what came next). Then I gave in to the inevitable: eating and drinking my way through the voyage. Explora has six distinct restaurants—Japanese, French, Italian, a steakhouse, and more—plus the all-day Emporium Marketplace. Think buffet, but elevated and waste-conscious. How? Every station has an attendant who serves you—even if all you want is a single slice of cheese. At first, I found this slightly fussy. But then I remembered the mountain of untouched food I’ve seen piled high on buffet plates elsewhere, and the logic made perfect sense. One of my favourite spots was the Sky Lounge at the ship’s aft—the ultimate sunset perch for a glass (or several) of champagne, the horizon ahead, and a fleeting moment to wonder: Where is this ship—and my life—actually heading? OTHER NOTES FROM THE VOYAGE - The crew insists there’s “no plastic on board,” though I did see a passenger haul in a box of bottled water back in Paros. Technically, that shouldn’t have been allowed. - Explora’s RINA Dolphin Certification is a genuine highlight—the ship’s noise-reduction system means it disturbs dolphins far less than most vessels. Did I spot any? Absolutely—right as we were leaving Lesbos. - Your passport is collected when you board; your room key doubles as ID during shore excursions. Which means no passport weighing down your pocket on land. - And if you miss the ship’s departure time? It will leave without you. Rules are rules—and the sea, as they say, waits for no one. For information about Explora cruises https://explorajourneys.com 8065 NUMARALI KABİNDEKİ ADAM 15 yıl önce ilk cruise seyahatimi -yine medya davetlisi olarak- yapmış ve geminin içinde bir film çekimine denk gelmiştim. Şimdi yıllar sonra yeniden bir cruise seyahatindeyim. Bu kez film çeken yok, ama sanki bir filmin içindeymişim gibi hissediyorum! Cruise’ların böyle hissettiriyor oluşu popüler kültürün en bilindik ikonu Titanic yüzünden olabilir mi? Seyahat sırasında sıkça bu soru aklıma düştü. Belki de bu hissin altında yatan en büyük gizem, yüzlerce insanın günler ve haftalarca (bazen bir ay boyunca seyahat eden de olabiliyormuş) lüks bir malikâneyi andıran gemiden -kara turları hariç- hiç ayrılmamasıdır. Bu da ne anlama geliyor? Yeni arkadaşlıklar, aşklar ve hatta küçük entrikalar…. GEMİNİN ADI, EXPLORA I. SÜİTİM 43 METREKARELİK 8065 Bulunduğum cruise, dünyanın üçüncü büyük cruise markası olan MSC Grubu'nun yeni gemilerinden Explora 1. Kalkış limanımız İstanbul’du ve şu anda bu satırları yazarken Midilli Adası’na gelmek üzereyiz. Explora, geleneksel bir yolcu gemisinden görünüş olarak oldukça farklı. Öncelikle tamamı deniz manzaralı toplam 461 süiti var. Bu nedenle diğer yolcu gemilerine insan sayısı daha az, ki bu da bence iyi bir şey! Explora 1’in süper yatı andıran tasarımında İngiliz tasarımcı ve mimar Martin Francis’le çalışılmış. Diğer tasarımcılar ise uzun yıllardır MSC ile çalışan SMC Design, AD Associates ve De Jorio Luxury and Yacht Projects. Ama Explora’nın esas farkını 8065 numaralı süitime girdiğimde anlıyorum: Metrekare oldukça geniş (Sonradan öğreniyorum, meğer benim süit 43 metrekareymiş, 70 metrekarelik olan süitler de varmış). Otuma odası, kıyafetlerimi koyabileceğim gömme dolaplı ayrı bir alan ve seperatörle ayrılan yatak odası süitime dahil. Ama en büyük sürpriz, geniş bir balkonumun olması! Elbette geceleri balkonumdan açık denizdeki dalgaları hipnotize olmuş şekilde seyrederken Ruth Ware’in -yakında Netflix’te de gösterilecek- çok satan romanı “The Woman in 10 Cabin” aklıma geliyor. Neyse ki, romanın baş karakteri olan seyahat yazarının tanık olduğu gibi yan balkonumdan kimse aniden aşağı atlamıyor ya da atılmıyor! Ve hayır, Ware’in romanının 2022’de Fransız Polinezyası açıklarındaki cruise seyahati sırasında balkondan atladığı düşünülen Dilek Ertek’le ilgisi yok. O mesele zaten bir başka muamma. Belki yakında onun da dizisi, filmi ya da belgeseli çekilir… CRUISE’DA ZAMAN NASIL GEÇİYOR? Gelelim en çok merak edilen sorulara… Cruise’da zaman -özellikle de hiç kara görülmeyen günlerde- nasıl geçiyor? Doğrusu, Paros’tan ayrılıp Palermo’ya (Sicilya) doğru sadece denizde ilerlediğimiz 48 saatlik zaman diliminde sıkılmaya hiç vaktim olmadı. Mesela: Explora’nın en tepesinde bir açık hava parkuru var, orada yürüyüp koştum. Daha sonra kendimi yeme-içmeye verdim! Gemide altı farklı restoran var. Japon restoranından Fransız mutfağına, İtalyan restoranından steakhouse’a kadar uzanan bir çeşitlilik söz konusu. Bir de her öğle ve akşam açık Emporium Marketplace var. Burası bildiğimiz açık büfelerin daha konforlu ve israfı önleyen versiyonu. Nasıl mı? Her yiyecek istasyonunun başında bir görevli var. Bir dilim peyniri bile tabağınıza o servis ediyor. İlk başta bu oldukça yorucu gelmişti, ama sonra açık büfelerden tıka basa doldurulan ama asla tam olarak bitirilmeyen yemekleri düşününce bu sisteme hak verdim. Explora’da en çok vakit geçirdiğim yerlerden biri ise Sky Lounge’du. Geminin arka tarafındaki bu bar hem gün batımı izleyip “Bu gemi ve hayatım nereye gidiyor?” diye düşüncelere dalmak hem de bir kadeh (ya da çok kadeh!) şampanya yudumlamak için kesinlikle ideal bir noktaydı. GEMİDEN ÖNEMLİ BAŞKA DETAYLAR - “Gemide plastik kullanılmaz” dediler ama ben Paros’tan bir koli pet şişeyi gemiye sokan yolcu gördüm. Bence almamaları gerekiyordu. - Explora’nın en hoş yanı, RINA Yunus Sertifikası olması. Bu ne anlama geliyor? Su altı gürültüsünü azaltan sistemi sayesinde geminin yunusları daha az rahatsız ediyor olması… Peki yunus gördüm mü? Elbette, tam Midilli’den ayrıldığımız saatlerde… - Pasaportunuzu gemiye girdiğinizde teslim ediyorsunuz. Gemiden ayrılıp kara turuna çıktığınızda oda kartınız aynı zamanda kimliğiniz oluyor! Yani pasaportunuz bu turlar sırasında yanınızda olmuyor. - Peki ya geminin kalkış saatini kaçırırsanız? Tabii ki gemi sizi beklemiyor ve gidiyor! Çünkü: Hem kurallar hem de malum, yol beklemez! Daha fazla bilgi için https://explorajourneys.com
- Seyahat
Şubat 2021 | Seyahat | Meksika ‘Covidfreeland’ Tulum’dan güncel notlar Yazı & Fotoğraflar | Edwina Sponza İ stanbul-Cancun pandemi esnasında yaptığım ilk uzun uçuştu. Uçak boş olur sanıyordum ama tamamen doluydu. THY çok temiz diyebilirim. Çok dikkatli davranıyorlar. Maske kontrolü gayet düzgündü mesela. Meksika PCR testi istemiyor. Bu nedenle biraz tedirgin oldum açıkçası. Burası “Covidfreeland” diyebilirim. Herkes tamamen yaz havasında. Tıpkı geçtiğimiz yaz Çeşme’de bizim olduğumuz gibi… Otel ve restoranlarda kontrol var. Ateş ölçme, maske, vesaire. Çalışanların hepsi maskeli. Her masada dezenfektan var. Mağazalara maskesiz giremiyorsun. Ama plajda kimse maske takmıyor. Mağazaların olduğu caddede herkes maskeli. Ben hep Sanara’da kalıyorum. Geçen sefer de burada kalmıştım. Çünkü en güzel yoga stüdyosu burada. New York’tan çok iyi yoga hocaları geliyor. Her sabah ve her akşam ders var. Sebze ağırlıklı bir restoranları var. Sahibi Malibulu bir çift. Mutfak tamamen ‘healing’e yönelik. Be Tulum’un yemeği inanılmaz. Hem öğle hem akşam için ortamı çok güzel. Itzki ve Arca diye iki mekan denedim. İkisi de lezzetliydi. “Atila” diye minicik bir bar var plajın üzerinde. Aksamüstü margaritası inanılmaz! Bu yıl Bagatelle açılmış. Sadece uğradım. Dekoru çok güzeldi ama bence çok St. Tropez havası olmuş. Yakışmamış buranın bohem ortamına. Los Bowls kahvaltı için çok tatlı bir mekan. Matchamama da değişmemiş, çok güzeldi yine…
- Seyahat
August 2023 | Travel english below GASTRO LISBON D eniz ürünlerinin başrolde olduğu Lizbon’un gastronomi dünyası eski ve yeni nesil restoranlarıyla beraber yükselişte. Yuzu’nun nokta atışı tavsiyelerine kulak verin… - Bairro do Avillez. İki Michelin yıldızlı şef Jose Avillez’in Chiado’da konumlanmış bu cool ve büyük restoranı üç ayrı mutfaktan oluşuyor. Şaşırtıcı bir Taberna, m enüde deniz ürünlerinin kral olduğu Pateo, gastro bar niteliğindeki Mini Bar. Pizarria Lisboa ile hediyelik eşya dükkânı Mercearia da cabası. - O Velho Eurico. Bu modern ‘taberna’, yani meyhanede geleneksel bir Portekiz yemeği olan Bacalhau à Brás’ın yeni versiyonu mutlaka denenmeli. - Taberna da Dua das Flores. Dışardan bakınca Lizbon’un eski meyhaneleri gibi. Ama yemekleri yenilikçi. Mesela Kore yemeği Galbi’yi Portekiz Mutfağı’na göre yorumluyorlar. - Sea Me. Lizbon'un en popüler deniz ürünleri restoranı olan Sea Me, Portekiz’in tipik balıkçı ve birahane stilini Japon suşi barıyla bir arada sunuyor. Izgara balıklardan tutun da yengeç, ıstakoz ve istiridye dahil devasa deniz ürünü tabaklarının yer aldığı menü her açıdan göz kamaştırıcı. - Lumi Rooftop. Bairro Alto’nun kalbindeki bu rooftop, aynı ismi taşıyan otelin tepesinde. Akşamüstü kokteylleri için ideal. - Java. Nehre bakan olağanüstü manzarada soluklanmak için ideal rooftop barlardan biri. - JNcQUOI. Avenida da Liberdade üzerindeki bu lüks restoran yemekle moda dünyasını bir arada sunuyor. Girişte lüks markaların yer aldığı bir mağaza, içeriye girince ise iki farklı restoran ve bar sizi karşılıyor. Özellikle Uzakdoğu mutfağına odaklanmış bahçedeki restoran hayli görkemli. Yanı sıra en üst katta bir de ‘private club’ bulunuyor. - Cervejaria Ramiro. Lizbon’a gidenlerin ya da daha önce gitmişlerin mutlaka listesinde olan bu geleneksel deniz ürünleri restoranına rezervasyonla gidilmiyor. Bu yüzden dikkat: En az 30 dakika kapıda yer açılmasını bekliyorsunuz. - Belcanto. 1958'de açılan Belcanto, 2012’de şef José Avillez’in işin başına geçmesiyle tamamen yenilendi ve sonraki yıllarda peş peşe iki Michelin yıldızına sahip oldu. “Dünyanın En İyi 50 Restoranı Listesi”nin gediklisi olan Belcanto, fine-dining meraklısı için. - Oficio. Yeni nesil bir Lizbon restoranı. Özellikle közlenmiş domates soslu pırasası denenmeli. - Boi Cavalo. Alfama tarafında eski bir kasabın içinde açılmış, Portekiz yemeklerine modern bir yorum katan restoran. - Prada Mercearia. Saf kaju, dukkah isimli baharat karışımı ve hindistan cevizi sosunun bir arada bulunduğu hake balığını yiyin. Sonra da lor, nane ve incirle yaptıkları tatlıyı. - Gin Lovers. 19. yüzyıl yapımı binaya konuşlanmış EmbaiXada isimli merkezin içinde yer alan bu kokteyl bar, Lizbon’un en iyilerinden biri. - Da Noi. Daha önce JNcQUOI’de çalışmış Tomas Blades ve Michel Lonodjine’in yeni açtıkları bu restoranın en popüleri; çıtır domuz parçaları ve beyaz fasulyeyle sunulan, Roma’nın ünlü makarna çeşidi “cacio e pepe”nin yorumlandığı tabak. - Taberna Moderna. Özellikle öğle yemeği için gidilen popüler ve lezzetli bir restoran. AYRICA… - Güzel bir şarküteri tabağı eşliğinde iyi bir şarap içmek için gidilecek adresler: Black Sheep, o Pif, A Viagem das Horas, Holy Wine ve Comida Independente. - “Daha fazla yemek keşfi yapmalıyım” diyenler için Arkhe, Cavalariça, SALA de Joao Sa, Crouton ve Essencial. - İyi bir bakery dükkânı arayanlar ise Terra Pao, The Millstone, ISCO ve Micro Padaria’ya uğramalı. - Dışında milföy içinde krema olan, cupcake görünümlü meşhur tatlı çeşidi Nata’yı ise Manteigaria’da denemeli. T he gastronomy world of Lisbon is on the rise, with both old and new generation restaurants focusing on seafood. Check the Yuzu’s spot-on pieces of advice… - Bairro do Avillez. This cool and big restaurant in Chiado by two Michelin-starred chefs Jose Avillez serves three diverse cuisines. A stunning Taberna, Pateo, where the seafood is supreme, and Mini Bar like a gastro bar. Pizzeria Lisboa and gift shop Mercearia are a plus. - O Velho Eurico. The new version of Bacalhau à Brás, a traditional Portuguese dish, is a must-try at this modern “taberna”. - Taberna da Dua das Flores. From the outside, it seems like one of Lisbon's old taverns. However, the meals are innovative. For example, they interpret the Korean dish Galbi within Portuguese Cuisine. - Sea Me. The most popular seafood restaurant in Lisbon, Sea Me, blends traditional Portuguese fishermen and pub styles with a Japanese sushi bar. The menu is spectacular in every way, from grilled fish to massive seafood plates including crab, lobster, and oysters. - Lumi Rooftop. This rooftop is located at the top of the same-named hotel in the heart of Bairro Alto. Ideal for evening cocktails. - Java. One of the best rooftop bars for taking in the breathtaking view of the river. - JNcQUOI. On Avenida da Liberdade, this luxury restaurant mixes food and fashion. When you enter, you are greeted with a shop with fancy brands and two distinct restaurants and bars. The garden restaurant, which specializes in Far Eastern food, is extremely stunning. In addition, there is a private club on the top floor. - Cervejaria Ramiro. This traditional seafood restaurant, which is on the list of people who have gone to Lisbon or have been before, does not accept reservations. So be advised: you wait at least 30 minutes to get in. - Belcanto. Belcanto, which opened in 1958, was entirely rebuilt in 2012, with chef José Avillez taking over and it received two Michelin stars in a row in the years that followed. Belcanto, a regular in the "World's 50 Best Restaurants List," is for those who love fine-dining. - Oficio. A new generation Lisbon restaurant. Especially the leek with roasted tomato sauce should be tried. - Boi Cavalo. A restaurant with a modern spin on traditional Portuguese dishes has opened in an old butcher shop on the Alfama side. - Prada Mercearia. Try hake fish with pure cashew, dukkah spice mix, and coconut sauce. And then the dessert they made with curd, mint, and figs. - Gin Lovers. This cocktail bar, located in the center called EmbaiXada and in a 19th-century building, is one of the best in Lisbon. - Da Noi. The most popular dish at this restaurant, which has just been opened by Tomas Blades and Michel Lonodjine, both of whom formerly worked at JNcQUOI, is an interpretation of Rome's famous pasta type "cacio e Pepe,” served with crispy pork chunks and white beans. - Taberna Moderna. A popular and delicious restaurant, especially for lunch. MOREOVER … - Places to go for good wine and a delicious delicatessen plate: Black Sheep, o Pif, A Viagem das Horas, Holy Wine, and Comida Independente. - For those who think, “I need to discover more food”; try Arche, Cavalariça, SALA de Joao Sa, Crouton and Essential. - If you are looking for a good bakery, you should stop by Terra Pao, The Millstone, ISCO, and Micro Padaria. - You should try Nata, the famous cupcake-like dessert with puff pastry on the outside and cream inside, in Manteigaria.
- TRAVEL | Yuzu Magazine
September 2024 | Travel TURKISH BELOW Innovative hotel concept by Benetton brothers 21 HOUSE OF STORIES words Onur Baştürk The most different and innovative hotel concept I came across during L.E/Miami was 21 House of Stories. This Milan-based hotel group describes the world they have created as "an innovative hybrid hospitality concept". "Because,” they say, “we are different from a traditional hotel. It's also a place where people can gather, meet and connect”. Yes, these words are also reminiscent of Soho House. But like SH, 21 House of Stories does not require membership. Moreover, their inclusiveness is quite surprising. They organize public events that focus on social issues such as sustainability, recycling, gender identity, technology, and art. They also provide a space for those who have ideas, projects and stories related to such social issues. The first hotel was opened in Milan Città Studi and the second in Milan Navigli, with plans to expand to other European cities in the near future. The creators of 21 House of Stories are brothers Alessandro and Mauro Benetton. When they first set out, the Benetton brothers considered "21 Ways of Living" for the name of the project, but decided on 21 House of Stories because it better reflected the spirit of community. ROOMS INSPIRED BY STORYTELLING The hotel has different room types. But all the rooms have the element of storytelling at the heart of their design. The rooms are named after narrative archetypes inspired by the storytelling found in every fairy tale. The Creator stands out for its creative design, the Wizard for those with a more visionary mindset, the Outlaw room challenges the norm with its lofted space featuring two dynamic areas, Junior Suite Hero for those looking for something a little more daring. Finally, room 609: the SuperHero, with an amazing 100 square meter terrace. Thanks to its unique design, SuperHero can also be used for parties and events. PANORAMIC TERRACES AND A RECOMMENDATION The most striking area of 21 House of Stories in Navigli are the panoramic terraces on the seventh and eighth floors, with 360-degree views of the city skyline. These terraces are home to the I Mirador cocktail bar. Inspired by Italian piazzas and the Iberian "mirador" (meaning "viewpoint"), the architectural design of I Mirador is all about the view. Inspired by the Italian tradition of spending Sundays with loved ones, Domenica is the dining and cocktail area of 21 House. Domenica offers a selection of traditional dishes reinterpreted in a modern way. Inspired by the concept of an Italian grandmother's recipe book, the menu is both sophisticated and casual. The kitchen, led by young chefs Diego Pioli and Alessio Roberto Albiero, is naturally guided by the seasons. Recommendation: Try the paccheri ai tre pomodori. Benetton kardeşlerin yenilikçi otel konsepti 21 HOUSE OF STORIES L.E/Miami günleri sırasında tanıştığım en farklı ve yenilikçi otel konsepti 21 House of Stories’di. Milano merkezli bu otel grubu yarattığı dünyayı, “yenilikçi bir hibrit konukseverlik konsepti” olarak tanımlıyor. “Çünkü” diyorlar, “Biz geleneksel bir otelden farklıyız. Burası aynı zamanda insanların bir araya gelmesi, tanışması ve bağlantı kurması için yaratılmış bir alan”. Evet, ilk bakışta bu sözler Soho House’u anımsatıyor. Ama SH gibi üyelik istemiyor 21 House of Stories. Üstelik kapsayıcılıkları hayli şaşırtıcı. Sürdürülebilirlik, geri dönüşüm, cinsiyet kimliği, teknoloji ve sanat gibi sosyal temalara odaklanan, herkese açık ortak etkinlikler yapıyorlar. Ayrıca bunun gibi sosyal konularda fikri, projesi ve hikâyesi olanlara alan sağlıyorlar. İlki Milano Città Studi'de, ikincisi ise Milano Navigli’de açılan otel yakın zamanda Avrupa’nın başka şehirlerine de açılmayı hedefliyor. 21 House of Stories’in yaratıcıları ise Alessandro ve Mauro Benetton kardeşler. Benetton kardeşler ilk yola çıktıklarında projenin ismi için “21 Way of Living”i düşünmüş, ama topluluk ruhunu daha iyi yansıtacağı gerekçesiyle 21 House of Stories isminde karar kılmışlar. ODALAR HİKÂYE ANLATICILIĞINDAN İLHAM ALIYOR Otelin farklı oda modelleri var. Ama tüm odalar hikâye anlatma unsurunu doğrudan tasarımın kalbine yerleştiriyor. Odalar, her masalda bulunan hikâye anlatıcılığından lham alarak anlatı arketiplerinin isimlerini taşıyor. Yaratıcı tasarımıyla öne çıkan The Creator, daha vizyoner düşünce yapısına sahip olanlar için Wizard, iki dinamik alana sahip çatı katı Outlaw, biraz daha cesur bir şeyler arayanlar için Junior Suite Hero ve son olarak room 609. Burası ‘SuperHero’ olarak da adlandırılan, 100 metrekarelik harika bir terasa sahip beklenmedik bir süit. SuperHero benzersiz tasarımı sayesinde parti ve etkinlikler için de kullanılabiliyor. PANORAMİK TERASLAR VE BİR TAVSİYE Navigli’deki 21 House of Stories’in en dikkat çekici alanı yedinci ve sekizinci katlarda yer alan, şehrin siluetini 360 derece gören panoramik teraslar. Bu teraslarda kokteyl bar I Mirador’u bulacaksınız. İtalyan piazzalarından ve Iber ‘mirador’larından (“seyir noktası” anlamında) ilham alan I Mirador’un mimari tasarımı tamamen manzara odaklı. İtalyanlar’ın pazar günlerini sevdikleriyle birlikte geçirme geleneğinden ilham alan Domenica ise 21 House’un yemek ve kokteyl alanı. Domenica'da, modern bir şekilde yeniden yorumlanmış geleneksel yemeklerden oluşan bir seçki sunuluyor. İtalyan bir anneannenin tarif kitabı konseptinden etkilenen menü ise hem sofistike hem rahat. Genç şefler Diego Pioli ve Alessio Roberto Albiero tarafından yönetilen mutfağa elbette mevsimler rehberlik ediyor. Tavsiye: Paccheri ai tre pomodori’yi mutlaka deneyin…
- Seyahat
November 2023 | TRAVEL an AMAN NYC EXPERIENCE words Onur Baştürk A ten-hour flight, an hour-long passport queue, and on top of that, one-hour traffic from JFK to Manhattan... There could be only one thing that would get me to forget all this exhaustion. And it was undoubtedly Aman New York! Indeed, it was. As soon as I entered Aman New York, it felt like I had left everything behind. Not just for the sake of the conversation; the building has such an impressive design and aura that I can describe the situation as follows: feeling as if I have transitioned to another dimension or a peaceful empire… However, Aman New York is situated right in the center of the Manhattan jungle, at the intersection of 5th Avenue and 57th Street. The building where the hotel is located is the iconic and historical Crown Building. This 100-year-old building, the first venue of MoMA, is also a magnificent symbol of the “Gilded Age” period. The Crown Building, designed by Warren & Wetmore, who are also the architects of Grand Central Station and the Helmsley Building, is one of the best examples of Beaux-Arts architecture in North America with its neo-classical exterior, French Renaissance details, and castle-like tower. Of course, it was not an easy endeavor to transform the Crown Building into a hotel that would carry the spirit of Aman by preserving its historical value. Ultimately, Aman Resorts entrusted Jean-Michel Gathy and his studio Denniston Architects with the task of transforming the 25-story building to accommodate 83 suites and 22 residences. The result? Incredibly successful! This is because both the traces and magnificent proportions of the golden age of the building havebeen preserved and the element of tranquility and privacy, which is Aman's signature, has been aptly incorporated into the building. The old and the new and the Orient and the Occident are elegantly blended. Therefore, the definition of "a quiet oasis in the city" attributed to Aman New York is completely real. For example, when I was staying in my suite on the 9th floor, thanks to the extraordinary insulation, the Manhattan noise outside was never heard inside. There is more: When I entered the suite, I came across a burning fireplace, which was adorable! I should remind you that this fireplace, which can turned on and off through the remote control, is a very rare occasion in Manhattan... MAGNIFICENT DETAIL ON THE WALLS Organic materials such as oak, walnut, and aromatic cinnamon trees have been used all over Aman New York, that is, on all floors, doors, and custom-made furniture. Therefore, the meditative effect of the Orient is felt in every moment. The marble with a Belgian blue and chocolate brown color adds a more masculine New York touch to this atmosphere. In short, it is a complete yin and yang! The walls of the rooms have been covered with natural fabric, which was one of the details I liked the most when staying in my room. On the walls covered with natural fabric, floral arrangements inspired by Japan's classic Ikebana art form have been printed on delicate rice paper. These arrangements, which are a tribute to Aman's brand roots, have been inspired by Hasegawa Tōhaku's 15th-century masterpiece “Pine Trees”. Let me note that "Pine Trees" is one of Japan's most famous works and was declared a National Treasure in 1952... SECRETS OF THE 14TH FLOOR Let's come to the other signifciant features of Aman New York... The 14th floor, which includes an outdoor terrace, is a first for New York. This is because this open area is 650 square meters. There are two different restaurants on the same floor. The first is the Italian restaurant Arva. The second is Nama, which celebrates Japan's food tradition called wasoku. I did not experience Arva, which is open all day, but on the first night of my arrival at the hotel, I had dinner with my friends at Nama. Nama was very good from beginning to end with its atmosphere, cocktails, sushi, and service. The indoor swimming pool in Aman New York's spa still preserves its place in my memory like an unforgettable movie frame with its iconic design concept. Finally, the hotel has a jazz club. Inspired by the jazz era of the 1920s, the Jazz Club, under the creative direction of legendary musician Brian Newman, is open every night with live performances except Sunday and Monday. Reservations for the Jazz Club can be made at the web address, thejazzclub.com.
- Seyahat-101 | Yuzu Magazine
December 2024 | Travel TURKISH BELOW BEST CHRISTMAS MARKET Bolzano words Laura Cottrell Nestled in the enchanting Italian Dolomites, Bolzano is often called the “Gateway to the Dolomites.” This elegant and sophisticated town, where Italian and Austrian cultures beautifully intertwine, hosts Italy’s oldest and largest Christmas market, drawing over a million visitors from around the globe each year. The Christmas Market begins on November 28 and runs until January 6, transforming the heart of Walther Square into a festive wonderland. With 74 traditional wooden Alpine huts and a 20-meter-tall “Wishing Tree” adorned with over 1,300 twinkling lights as its iconic centerpiece, the market offers a magical holiday experience. Visitors can browse an array of handcrafted gifts, from felt slippers and embroidered tablecloths to traditional nativity figures. And, of course, no visit is complete without sampling local delicacies like cured meats, mulled apple cider, and the beloved strudel. This year, the Bolzano Christmas Market emphasizes environmental consciousness and respect for nature. Local and low-impact products are prioritized, alongside efficient waste management, energy-saving measures, and sustainable transportation initiatives. A few more festive highlights: Every Saturday morning, the "La Regina delle Nevi" (Queen of the Snow) ice show takes place on the skating rink at Town Hall Square. Meanwhile, as part of the "Angelus Loci" (City of Angels) program, installations by local artists curated by franzLAB symbolically represent angels across the city. Bolzano’s Christmas spirit is a perfect blend of tradition, charm, and sustainability, making it an unforgettable destination this holiday season. EN İYİ CHRISTMAS MARKET Bolzano Dolomitler’e açılan kapı olarak da bilinen Bolzano, büyüleyici İtalyan Dolomitler’inde yer alıyor. İtalya ve Avusturya kültürünün karışımı olan bu zarif ve sofistike kasaba İtalya'nın en eski ve en büyük Noel pazarına ev sahipliği yapıyor ve her yıl dünyanın dört bir yanından bir milyondan fazla ziyaretçi ağırlıyor. Her yıl 28 kasımda başlayıp 6 ocak’a kadar devam eden Noel Pazarı, Walther Meydanı'nın kalbinde kuruluyor. Tam 74 geleneksel ahşap dağ evi kurulduğu pazarın ikonik simgesi ise 20 metre yüksekliğindeki, 1300'den fazla ışıkla süslenmiş olan görkemli “Dilek Ağacı”. Ziyaretçiler Noel Pazarı’nda keçe terlikler ve işlemeli masa örtülerinden geleneksel doğum figürlerine kadar bir dizi el yapımı hediyeye göz atabiliyor. Ayrıca kurutulmuş etleri, elma şarabını ve strudel gibi yöresel lezzetleri de unutmayalım! Bu yıl Bolzano'daki Noel Pazarı tezgâhları çevreyi desteklemeye ve doğaya saygı göstermeye adanmış. Bu nedenle pazarda lokal ve çevreye düşük etkili ürünler kullanılıyor. Ayrıca verimli atık yönetimi, enerji tasarrufu ve sürdürülebilir ulaşıma önem veriliyor. Son birkaç detay: Her Cumartesi sabahı “La Regina delle Nevi” buz gösterisi Belediye Meydanı pistinde yapılıyor. “Angelus Loci” (Melekler Şehri) kapsamında ise lokal sanatçıların franzLAB küratörlüğündeki enstalasyonları şehrin dört bir yanındaki meleklerin sembolik bir temsilini sunuyor.
- Seyahat
Nisan 2020 | Seyahat | Yunanistan Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Yazı | Rana Korgül A tina’nın 50 mil güneyinde, sessiz sakin ama tüm asaletiyle yaşayan Spetses Adası’nın ismini hayatımda ilk kez on yıl önce Mikonos’a yaptığımız bir çekimde duymuştum. Orada tanıştığım restoran danışmanı, “Esas gitmeniz gereken yer Spetses Adası. Yunan Adaları’nın en güzeldir!” demişti. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra internette de hakkında fazla bilgi edinemediğim Spetses’te buldum kendimi. Atina’daki Pire limanından Flying Dolphin feribotuyla iki saatte varılıyor Spetses’e. Adaya varınca at arabaları karşılıyor sizi. Adada ulaşım faytonlar ya da motosikletlerle sağlanıyor. Araba ise tek tük. Sadece etrafı 22.5 km olan ada çam ağaçlarıyla kaplı ve inanılmaz hoş bir kokusu var. Bu koku çeşitli edebiyatçılar ve ressamlara ilham olmuş defalarca. Spetses’in en önemli özelliği, tüm güzelliğine rağmen büyük turist turlarının istilasına uğramamış olması. Üstelik hiç bozulmamış, sakin, şık ve A plus kalitede. Bizim pek bilmediğimiz bir ada olmasına rağmen, Avrupa jetset’inin çok yakından takip edip ziyaret ettiği bir ada burası. Asil, köklü ve zengin Yunan ailelerinin yazlık malikanelerinin bulunduğu adada bugünün armatörlerinin evleri de mevcut. Ada sadece çam ve zeytin kaplı doğasıyla değil, tipik mimarisini yansıtan 17. ve 20. yüzyılın değişik stillerdeki beyaza boyanmış evleri, neo-klasik villalarıyla da dikkat çekiyor. Dapia’daki çarşısında dolaşırken dere taşlarıyla mozaik döşenmiş sokakları ve evlerin iç avluları şahane. Adada taşkın, uçuk, vur patlasın çal oynasın şeklinde bir eğlence söz konusu değil. Harika yemeklerin yenildiği, çeşitli meze ve balık restoranlarının yanı sıra sadece birkaç tane kafe ve bar var. Bunlardan en ünlüsü ve en özeli çocukluğundan beri ailecek adada yaşayan, adanın en samimi ve güler yüzlü insanı Christos Orloff’a ait olan eski limandaki Orloff Restoran. Burada ne yediysem, hepsi birbirinden lezzetliydi. Ahtapotundan risottosuna, musakkasından sardalyasına, cheesecake’inden mastikalı yani damla sakızlı milföyüne kadar. Bu yemeklerle şarabın yanı sıra Ouzo çok iyi gidiyor, ama Ouzo’nun tatlı oluşundan hoşlanmayanlara, ki bunlardan biri benim, anasonu ve şekeri az Tsipouro’yu tavsiye ederim. Hatta Ouzo bardağında soğuk ve sek, buzsuz ve susuz içilen Tsipouro’yu içmeden dönmeyin! Orloff ‘tan sonra geceye devam etmek isteyenler olursa diye Throubi, Bikini, Balkoni, La Luz, Votsalo ve Guzel adlı barları tavsiye edebilirim. Müzik güzel, insanlar güzel... Herkes mutlu, kendisiyle barışık ve rahat... 50’li yılların başında Spetses’te İngilizce öğretmeni olarak çalışmış, Büyücü adlı romanın yazarı John Fowles ada hakkında şu sözleri söylemiş: “Venüs’ün altında, kırmızımsı mavi gece denizinde, görkemli siyah bir balina gibi ilk defa gördüğümde nefesim kesilmişti. Şu an gözlerimi kapadığımda halen nefesimi kesebiliyor ve onu hatırlayabiliyorum. Bu güzelliği tüm Ege’de bile görmek nadirdir”. Fowles’a katılmamak mümkün mü? Adadan ayrılırken Christos Orloff ve kardeşi Vassilis’in “Sen artık burada turist değil, ziyaretçisin. Yakında geri geleceğini biliyoruz ve seni bekliyoruz” demesi çok hoştu. İstanbul’a geri döner dönmez, “Acaba ne zaman ve nasıl tekrar geri gidebilirim?” diye planlar yapmaya başlamıştım. Aradan geçen on yıl içinde Spetses’e sık sık gider oldum. BUNLARI NOT EDİN - Flying Dolphin feribot biletini Hellenic Seaways’in web sitesinden ayırtın. Biletin print halini Pire Limanı’ndaki ofise gidip alın. - Motosiklet kiralayıp adayı mutlaka gezin. - Adanın etrafında bizim guletlere benzeyen ‘Kaiki’lerle turlayın. - Denizden deniz kestanesi toplayın ve bıçak yardımıyla temizleyip limon sıkarak yumurtalarını yiyin. - Çarşıdaki sokak arası dükkanları dolaşın. Palissandros Era, Nord, The Closet, On the Deck ve Ratih gibi. - Dapia’daki meşhur otel Poseidonion Grace’in bahçesinde kahve molası verin. - Adaya has badem ezmeli un kurabiyesinden tadın. - Geceleri açık olan, sahildeki minik kilise Agios Mamas’da mum yakıp bir dilek tutun. - Bu plajlara gidin: Kaiki, Paradise, Vrelos, Xylokerisa, Zogeria, Agia Paraskeyi ve ünlü Bekiris mağarasının bulunduğu Agioi Anargyroi. - Orloff Resort ya da Klimis Otel’de konaklayın. - Orloff Restoran dışında Tarsanas, Ombra, The Olive Press, Liotrivi, Mourayo ve Vinoterra’ya gidin.
- Seyahat
Kasım 2022 | Travel | Hollanda for english Yazı Oktay Tutuş Amsterdam’daki Capital C’nin dönüşümü B ugün yapılan pek çok binanın mimarı acaba ilerde o binanın nasıl kullanılacağını ya da nasıl dönüşeceğini düşünerek hareket ediyor mu? Sorunun muhataplarına ve yanıtın meraklılarına güzel bir örnekle ilham olabiliriz diye düşünüyorum. Geçtiğimiz aylarda Amsterdam’da Capital C isimli bir merkezin açılışı yapıldı. Creative / Yaratıcı kelimesinden ilham alan bina; ofisleri, etkinlik alanları, toplantı odaları, pop-up sanat galerisi, ortak çalışma alanı ve yeni açılan Capital Kitchen adlı restoranıyla yaratıcı bir merkez. Bina, her türlü yaratıcı zihne çeşitli hizmetler sunmak üzere seçkin bir grup sanatçı ve tasarımcı tarafından yapılmış. Peki bunun dönüşümle ilgisi ne? Capital C aslında Amsterdam Pırlanta Borsası olarak hizmet veriyordu ve 1911’de yapılmıştı. Anıt statüsündeki bina önce restore edildi, sonra da iç mekanı modern ve esnek bir ofis ortamı olarak kullanabilmek için günümüze uyarlandı. Ayrıca altıncı kata cam ve çelik bir kubbe olan High Light isimli bölüm eklendi. Sanat ve tasarım, bina genelindeki ana özellikler olarak öne çıkıyor. Bu büyük işin altından kalkan ise ZJA mimari ofisi. Words Oktay Tutuş Transformation of Capital C in Amsterdam D o the architects of many buildings being built today consider how the building will be used or transformed in the future? With a good example, I believe we can be an inspiration to the question's addressees and those who are curious about the answer. Capital C has quietly opened in Amsterdam in recent months. The building, which is named after the word "creative," is a creative hub with offices, event spaces, meeting rooms, a pop-up art gallery, a co-working space, and a newly opened restaurant called Capital Kitchen. The structure is intended to provide a variety of services to all types of creative minds. Business lunches and product launches, as well as conferences, corporate parties, and even fashion shows, are all possible. Capital C's DNA is made up of over 25 art projects, and the interior is created by a select group of artists, top designers, and future talents. So, how does this relate to transformation? This new structure, known as Capital C, was constructed in 1911 as the Amsterdam Diamond Exchange. To fully restore this monumental structure, it underwent a major renovation to return it to the original version designed by Gerrit van Arkel. The renovation included the restoration of historic features as well as the transformation of the interior into a modern, flexible office environment. In addition, a section called High Light, a glass and steel dome was added to the sixth floor to complete the design. Art and design are prominent features throughout the structure. It is necessary to congratulate the ZJA architectural office on its excellent work. They have already been honored with the prestigious International Architecture Award 2022. Çapa 1
- SEYAHAT-2
Matt Damon’ın oynadığı Marslı (The Martian) filmi sonrası daha da popüler hale gelen bir çöl Wadi Rum. Kum vadisi anlamına gelen Wadi Rum, Ürdün’ün güneyinde, Akabe’ye 40 kilometre uzaklıkta bir doğa harikası. Wadi Rum’un şöhretinin nedeni Mars yüzeyini andıran kızıl kumları, kayalıkları elbette. Buranın Marslı filminde neden set olarak kullanıldığını oraya gidince daha iyi anlıyorsunuz. Gerçekten de vadinin iç taraflarına doğru ilerledikçe Mars yüzeyinde geziniyormuş gibi hissediyor insan. Çok acayip bir duygu! Artık ya filmin yoğun etkisi ya da Mars’a karşı son dönemde gelişen popüler ilginin engellenemez hali. O kızıl kumların üzerinde gezinirken başka türlü bir havaya giriyorsun. Bu Mars efektinin bir sonucu olsa gerek, Wadi Rum’da konaklamak isteyenler için yapılan kamp alanlarına balon kabinler (nam-ı diğer “bubble dome”) kondurulmuş. Bu balon kabinlerin alamet-i farikası tabii ki yattığın yerden gökyüzünü görebilmen. Doğayla bütünmüşsün gibi hissettirmesi. Yani alabildiğine şeffaf oluşu… Bir de tabii kendiliğinden uzay istasyonu efekti vermesi! Son yıllarda çok moda olan bu balon kabinler dünyanın dört bir tarafında var aslında. İspanya’dan Avustralya’ya, İzlanda’dan Kanada ve Meksika’ya kadar...Sırf bunlarda kalmak için aylar öncesinden rezervasyon yaptıran var. Bir tür yeni deneyim çılgınlığı bu yani. Peki o balonun içinde konaklamak nasıl bir şey? ‘Aicha’ (@aichaluxury) adlı kamptaki balonda sadece bir gece kaldım ama şunları söyleyebilirim: Sanki çölün ortasında yatıyormuşum gibiydim. Bir ara kuvvetli bir rüzgar çıktı. O garip uğultuyu iliklerime kadar hissettim!Sonra şakır şakır yağmur yağdı. O an dedim ki, galiba bu balonu sel alıp götürecek! Korkmadım desem yalan olur! Sabaha karşı ise yıldızlar göründü, ki o kısım nefisti işte… Aicha dışında bir de Suncity Camp (@suncity_camp) var. O da biraz daha konforlu bir kamp. Ama her ikisinin de mantısı aynı: Konforlu bir balon kabin ya da çadırda gelenlere kızıl çöl deneyimini yaşatmak! Benim kaldığım Aicha’da: - Sabah saat 05.30 sularında kalkıp gün doğumunu izlemeye götürdü kampın çalışanı bedeviler. Arabalarla bir bir kızıl tepeye gittik. Sabah sabah bir tepeye tırmandık. Ama gün doğmaya başlayınca manzara olağanüstüydü! - Sabah ve gece çok serin olduğu için dev bir kürk kaban veriyorlar. Onunla dolaşmak bile fantastikti! - Gelelim eğlenceye! Çölün ortasında bedevilerin müziği eşliğinde çılgınca dansedeceğimi söyleseler inanmazdım, ama oldu! Hayatımda en çok eğlendiğim gecelerden biriydi. Bir süre sonra çöl soğuğuna aldırmadık, bedevilerin çaldığı canlı müzik eşliğinde deliler gibi dansedip göbek attık! Unutmadan: - Wadi Rum’a gitmek için Amman ya da Akabe’ye uçabilirsiniz. Akabe daha yakın. Amman’dan Wade Rum arabayla iki ila üç saat sürüyor. - Petra’yı görmeden dönmek olmaz. Wadi Rum’a çok yakın Petra. Günübirlik gidip dönülebilir. June 2024 | TRAVEL english below İtalyan Alp yazının cazibesi words Laura Cottrell photos Courtesy of Grand Savoia Cortina / Francesca Polizzi D olomitler’in kalbinde yer alan Cortina d'Ampezzo yaz aylarında bambaşka bir kimliğe bürünüp muhteşem dağları, vadileri ve ormanlarıyla trekking sevenler, bisikletçiler, dağcılar ve macera arayanlar için bir cennete dönüşüyor. “Dolomitlerin Kraliçesi” olarak da anılan Cortina d'Ampezzo’nun en gözde oteli Grand Hotel Savoia Cortina d'Ampezzo da Alp yazı için kapılarını 12 hazirandan itibaren yeniden açıyor. Bu beş yıldızlı ikonik otel, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan görkemli Dolomitler'in yüksekliklerine birkaç dakika mesafede. 1912'de inşa edilen Grand Hotel Savoia’nın popülerliği 1956 yılında zirveye ulaşıyor. Çünkü otel o yıl Sophia Loren'in açılışını yaptığı Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapıyor. Otelin Dolomitler’e bakan büyüleyici mekanı Terrazza 1224 hazirandan ekime kadar canlı müzik seansları, caz akşamları, DJ’li kokteyl saatlerine ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Cortina genelinde birçok yaz etkinliği düzenleniyor. Kaçırılmaması gereken yaz etkinliklerinden biri de 18-21 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek ACI Sport'un İtalya Grand Touring Otomobil Şampiyonası'nın üçüncü etabı olan Coppa d'Oro Delle Dolomiti. Üç gün sürecek yarışa10 farklı ülkeden 70'in üzerinde ekip katılacak. DOLOMITLER’DE BAŞKA NELER YAPILIR? 1. Geleneksel bir dağ kulübesinde dinlenin: Dolomitler'in her yerinde bulunan bu kulübeler, başlangıçta dağcılar için gece barınakları olarak hizmet vermiş. Yıllar geçtikçe bu kulübeler konforlu dağ sığınakları haline gelmiş. Hatta bazılarında sıcak küvet ve saunalar da bulunuyor. Çoğu dağ kulübesine yürüyerek, bazılarına ise jeep transferiyle ulaşılıyor. Aynı zamanda bu kulübeler yaz aylarında dağ yürüyüşünün ardından öğle yemeği için ideal bir mola noktası. 2. Yürüyüş yapın: Dolomitler’in güzelliğini deneyimlemenin en iyi yolu yürüyüşe çıkmak. Cortina d'Ampezzo, her seviyeden yürüyüşçünün ihtiyaçlarını karşılayacak 400 kilometreden fazla tabelalı patikaya sahip. Yürüyüş rotaları boyunca Torri ve Lagazuoi 5 bölgelerindeki en büyük açık Dünya Savaşı Müzesi, Dolomit Yolu ve Fosses Gölü gibi kaçırılmaması gereken pek çok nokta bulunuyor. 3. Dağ bisikletini deneyin Kasabayı çevreleyen birçok dolambaçlı patika ve yeşil vadide heyecan verici bir dağ bisikleti gezintisine çıkın. Bu gezintiye çıkmadan önce mutlaka Grand Hotel Savoia Cortina d'Ampezzo’nun lokal rehberlernei ve konsiyerjine rotalar konusunda danışın 4. Kaya tırmanışı yapın Sarp kayalar ve sonsuz mavi gökyüzü arasında tırmanışın olağanüstü özgürlüğü vardır! Tırmanış meraklıları için Dolomitler'de efsanevi rotalar var. Bunlardan biri de Via Ferrata. Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlerin dağdaki önemli bir stratejik karakola ulaşması için oluşturulan Via Ferrata'da tarihin ayak izlerini takip edin. The allure of the Italian alpine summer C ortina d'Ampezzo, in the heart of the Dolomites, takes on a completely different identity during the summer months, transforming itself into a paradise for trekkers, cyclists, climbers and adventure seekers, with its magnificent mountains, valleys and forests. Cortina d'Ampezzo's most popular hotel, the Grand Hotel Savoia Cortina d'Ampezzo, also known as the "Queen of the Dolomites", reopens its doors for the Alpine Summer from June 12th. This iconic five-star hotel is located just minutes from the heights of the majestic Dolomites, a UNESCO World Heritage Site. Built in 1912, the Grand Hotel Savoia's popularity peaked in 1956. In that year the hotel hosted the Olympic Winter Games, opened by Sophia Loren. Terrazza 1224, the hotel's charming venue overlooking the Dolomites, hosts live music sessions, jazz evenings and cocktail hours with DJs from June to October. There are also many summer events organized throughout Cortina. One of the summer events not to be missed is the Coppa d'Oro Delle Dolomiti, the third round of the ACI Sport Italian Grand Touring Car Championship, which takes place from July 18 to 21. Over 70 teams from 10 different countries will take part in the three-day race. WHAT ELSE TO DO IN THE DOLOMITES? 1. Relax in a traditional alpine hut: These huts, which can be found all over the Dolomites, were originally used as shelters for mountaineers. Over the years they have become comfortable mountain refuges. Some even have hot tubs and saunas. Most of the huts can be reached on foot, while others can be reached by jeep transfer. These huts are also a great place to stop for lunch after a hike in the summer. 2. Hiking: Hiking is the best way to discover the beauty of the Dolomites. Cortina d'Ampezzo has more than 400 km of marked trails to satisfy the needs of hikers of all levels. There are many places to visit along the way, such as the largest open-air museum of the Second World War in the Torri and Lagazuoi 5 area, the Dolomite Path and Lake Fosses. 3. Try mountain biking: Take an exciting mountain bike ride through the many winding trails and green valleys that surround the city. Be sure to ask the local guides and the concierge at the Grand Hotel Savoia Cortina d'Ampezzo about the routes before you set off. 4. Go rock climbing: Between steep cliffs and endless blue skies, climbing is an extraordinary freedom! The Dolomites offer legendary routes for climbing enthusiasts. One of them is the Via Ferrata. Follow in the footsteps of history on the Via Ferrata, built during the First World War to allow soldiers to reach an important strategic outpost on the mountain.
- Seyahat
Nisan 2020 | Seyahat | Myanmar Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Yazı | Özlem Avcıoğlu Fotoğraflar | Özlem Avcıoğlu & Julian de Salaberry & Boris Ulzibat VE BAGAN… 9 ile 13. yüzyıl arası Pagan Krallığı zamanında Myanmar’ın eski kraliyet şehri Bagan’a sabah erken bir uçakla vardım. Zamanında 10 binden fazla inşa edilmiş tapınaklardan beş bine yakını günümüze kadar ulaşmış olan bu görkemli başkentte kalmak için tavsiye edeceğim tek bir otel var. O da tarihi sit alanının içinde bulunan Aureum Palace Hotel. Otel büyük bir alana yayılmış, çevresi tarihi tapınaklarla dolu ve yüzme havuzu tapınakların tam önünde! Hele villanız göl kenarında ise sabah gün doğarken 9. yüzyıldan kalma tapınakların üstünden yükselen balonların manzarasına uyanıyorsunuz, ki bu gerçekten paha biçilmez bir deneyim! Bu tarihi kent sadece Myanmar’ın değil, dünyanın en mistik yerlerinden biri. Bagan’da mutlaka yapmanız gereken iki şey var. İlki, tarihi tapınakların üstünden balon ile sabah gün doğarken uçmak. İkincisi ise gün batımına yakın tapınakların arasından at arabasıyla geçmek ya da bisiklet kiralayarak gezmek. Her gittiğiniz tapınak yeni bir keşif, yeni bir deneyim olacak. Bagan’ın en ünlü tapınağı ise Ananda Temple. İçinde dört adet devasa altın Buda heykeli var. Buraya kadar gitmişken hemen yakındaki Bambu Kasabası’na uğramayı ihmal etmeyin. NEHİR GEMİSİ: ANANDA SANCTUARY Bagan’dan Mandalay’a lüks bir nehir gemisi olan Ananda Sanctuary ile ulaştım. Ama uçmak ya da beş saatlik karayolu yolculuğu gibi seçenekleriniz de var. Ananda Sanctuary 21 lüks kabini olan, içinde güneşlenme alanı, ufak bir havuzu ve spa’sı olan bir nehir gemisi. Servis ve yemekler oldukça iyi, ancak yolculuk boyunca Mandalay’a ulaşana kadar neredeyse hiç manzara görmüyorsunuz. DÜNYANIN EN UZUN TAHTA KÖPRÜSÜ: U-BEIN Mandalay şehrinde lüks konaklama seçeneği yok. Bu yüzden otel yerine nehir gemisinde konaklamayı tercih ettim. Ananda Sanctuary ikinci gün Mandalay’a varıyor. Varır varmaz da önce Mandalay tepesine çıkıp oradaki pagodaları ziyaret ettim. Sonrasında ünlü U- Bein köprüsünde günü batırmak üzere iki kişilik yerel kayıklarla gezintiye çıktım. U-Bein, dünyanın en uzun tahta köprüsü olma özelliğini taşıyor. Köprünün üstünde yürüyen insanlar özellikle gün batımında harika bir manzara oluşturuyor. BEMBEYAZ HSINBYUME Myanmar’daki son günümü gemiden indikten sonra bir buçuk saat mesafedeki tarihi Mingun şehrine giderek geçirmek istedim. Birçok Myanmar fotoğraflarında görülen bembeyaz Hsinbyume pagodası ilk durağım oldu. 1816 yılında inşa edilmiş bu pagodanın terasları arasında kaybolmanızı ve bol bol fotoğraf çekmenizi öneririm. İkinci durağım yine Mingun’da iki ton ağırlığıyla dünyanın kullanılan en büyük çanı olma özelliğini taşıyan ‘The Great Bell of Mingun’ oldu. Akşamüstü Myanmar’daki son durağım Mandalay’dan Bangkok’a uçarak gezimi tamamladım. Kapılarını turizme açtıktan sonra hızla değişen ve gelişen bir Myanmar var. Fazla değişmeden, doğal ve güzel haliyle bu mistik ülkeyi görmek istiyorsanız bir an önce seyahat listenize alın derim! (*) Pagoda: Uzakdoğu ülkelerinde, genellikle çokgen planlı kuleler biçiminde olan tapınaklara verilen ad. A sya’nın kapalı kutusu Myanmar, İnsani Gelişme Endeksi’ne göre hayli alt sıralarda, oldukça fakir bir ülke. Buna rağmen enerjisi çok yüksek. Ruhani, mistik ve büyülü. 60 milyon nüfusuyla güneydoğu Asya’nın en büyük ikinci ülkesi olan Myanmar’ı zengin doğal kaynaklarına rağmen fakirleştiren olay ise 1962’den 2011’e kadar askeri rejimle yönetilmesi olmuş. Bu yüzden Tayland, Vietnam, Kamboçya, Endonezya gibi ülkelerdeki lüks oteller, kafeler, dükkanlar, lokantalar çok fazla yok Myanmar’da. 2011 yılından bu yana sivil hükümetin idaresi başlamış Myanmar’da. Ancak halen yönetimin önemli bir kısmı eski askerlerden oluşuyor. HEM SAĞDAN HEM SOLDAN TRAFİK Ülkede internet bağlantısı büyük otel ve lokantalarda çalışsa da, yer yer kesintiye uğruyor. Kredi kartı (sadece Visa ve Mastercard) otel ve bazı lokantalarda geçiyor. Ama nakit dolar her kapıyı açıyor. O da yeni ve kırışıksız olursa! Yoksa hemen geri veriyorlar! Zaten birçok yerde fiyatlar dolar üzerinden. Diğer Asya ülkelerine göre fiyatlar oldukça pahalı. Çünkü neredeyse rekabet yok. Trafik ise bizdeki gibi sağdan akıyor. Ama buna rağmen yolda sağdan direksiyonlu birçok araç görebiliyorsunuz. Hatta Heho gibi şehirlerde hem sağdan hem soldan akabiliyor trafik! ALTIN VE ELMASLA KAPLI: SHWEDAGON Myanmar gezime Bangkok’tan direk uçtuğum için eski başkent ve ülkenin en büyük şehri olan Yangon’dan başladım. Şehirde birkaç otel var. Ama 1920’lerden kalma kolonyal bir yapıdan dönüştürülmüş, tropikal dev bir bahçe içindeki havuz ve ufak binalardan oluşan Belmond Governor’s Residence, benim size önereceğim tek otel. Süitleri ferah, bahçesi ve barı çok güzel. Spa’sı iyi. Otelde İngiliz sömürge döneminden kalma ‘High Tea’, beş çayını mutlaka denemenizi öneririm. Yangon’a esas geliş nedenim şehrin ortasında yükselen 110 metrelik dev altın kaplama stupası ile Myanmar’ın en görkemli ‘pagoda’sı (*) Shwedagon’u ziyaret etmek. 2500 yıllık bu pagoda Myanmar’ın en kutsal yeri. Girdiğiniz andan itibaren sizi etkisi altına alan dev bir kompleks. Unutmadan: Diğer budist tapınaklarında olduğu gibi burada da pagodalara girerken ayakkabı ve çoraplarınızı çıkartmanız gerekiyor. Bastığınız yerin mermer, fayans, toprak olması bir şey farketmiyor. Shwedagon kimi elmas kimi altından kaplı yüzlerce tapınaktan oluşuyor. Meditasyon yapan keşişleri, kendini yere atıp dua edenleri, ellerindeki telefonla fotoğraf çeken budist rahipleri ve yerleri süpüren gönüllüleriyle bambaşka bir dünya. Burada birkaç saat geçirip hepsi birbirinden farklı tüm binaları dolaşmanızı, akşam hava kararırken de binlerce mumdan oluşan manzaraya bakarak dileklerinizi dileyip öyle dönmenizi tavsiye ederim. ALIŞVERİŞ HAYAL KIRIKLIĞI Myanmar’da hemen hemen alışveriş yok denebilir. Yangon’un en büyük yerel çarşısı Scot Market oldukça küçük ve renksiz. Buradan tek aldığım şey kadife parmak arası yerel terlikler oldu. Rangoon Tea House’un hemen üst katında bulunan Hla Day ise şehrin tek çağdaş yerel tasarım ürünleri satan konsept dükkanı. INLE GÖLÜNDEKİ BALIKÇILAR Yangon’da iki gece kaldıktan sonra üçüncü günün sabahı ünlü Inle Lake’e ulaşmak için Heho şehrine uçtum. Kısa bir uçuşun ardından indiğim şehirde önce ‘parasol’ yani Myanmar’ın ünlü şemsiyelerinin yapıldığı bir atölyeyi ziyaret ettim. Ardından gittiğim 130 yıllık tahta bir binanın içindeki rahip okulu ‘Shwe Yan Pyay Monastery’de yetişen gençleri gözlemlemek de çok etkileyiciydi. Inle, Nyaungshwe kentinde bulunan bir tatlı su gölü. Myanmar’daki en büyük göl olmasının yanı sıra gölün içerisinde birçok insan sırıklar üzerinde kurulmuş evlerde yaşıyor. Göl içerisinde Myanmar’a özgü geleneksel balıkçılık yapıyorlar. Göl üstünde nefis bir restoran olan Inle Heritage House’a ikişer kişilik yerel teknelerle ulaştım. Yoldayken buranın sembolü olan balıkçılar inanılmaz akrobatik hareketler yaparak bol bol fotoğraf karesi verdiler bana. GÖL KENARINDAKİ ŞAHANE OTEL Öğleden sonra tekrar tekneye binerek suda yüzen lotus tarlası içinden yol alarak kalacağım otel Villa Inle Boutique Resort’a ulaştım. Hayatımda gördüğüm en muhteşem, renkli ve egzotik karşılamayla otelin iskelesine çıktım. Unutmadan: Inle’de Aureum Palace Hotel&Resort, Inle Prices Resort ve Inle Resort and Spa gibi konaklamak için 5-6 tane daha iyi seçenek var. Benim otelim Villa Inle Boutique Resort’taki villalar göl kenarındaydı. Bahçesi, villaları, yüzme havuzuyla Myanmar standartlarında mükemmel iki gece geçirdim. 1500 CİVARINDA TAPINAK: SHWE INDEIN PAGODA Bu bölgenin başka bir özelliği de yaşayan çok sayıda kabile olması. Sekiz ana etnik grubun (Bamar, Karen, Karenni, Shan, Mon, Kachin, Chin ve Rakhayn) bulunduğu Myanmar’da, anayasa tarafından tanınan yaklaşık 135 etnik grup bulunuyor. İkinci günün sabahında tekneyle bu etnik grupların yerel pazarından başladık. Daha sonra benim dünyada gördüğüm en etkileyici yerlerden biri olan Shwe Indein Pagoda’yı ziyaret ettik. Nehir kenarından bir yolla ulaşılan bu tepede 1500 civarında, 8. yüzyıl ile 18. yüzyıl arası yapılmış tapınak ve stupa var. Hiçbiri birbirine benzemiyor. Aralarında gezinmek, o taşlara dokunmak beni adeta büyüledi. Ayrılmak istemedim.
- Seyahat
Mayıs 2020 | Seyahat | Japonya Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Yazı & Fotoğraflar | Özlem Avcıoğlu Ş u kesinlikle doğru: Japon kültürünü tanımak istiyorsanız mutlaka Kyoto’yu ziyaret etmelisiniz. Çünkü şehir üç yüzyıla yakın Japonya’nın başkenti olduğu için sayısız tarihi ve kültürel mekânı barındırıyor. Ayrıca zen bahçeleri, tapınakları, sokakları ve parklarıyla insan kendini bir filmin içinde gibi hissediyor Kyoto’da. Saatte 320 km hızla gidebilen meşhur Shinkansen, yani hızlı trenle Tokyo’dan 2.5 saatte ulaşılan Kyoto’da deneyimlemeniz gereken en önemli şey bir ‘ryokan’da konaklamak. Ryokan, geleneksel Japon hanı ya da otellerine verilen isim. Katı kural ve prensipleri var. Bir ryokana geldiğinizde ilk iş ayakkabılarınızı kapı önünde çıkarmak. Sadece çorap ya da size verdikleri tokyo ile içerde dolaşabiliyorsunuz! Ryokanlarda sizi geleneksel bir çay seremonisiyle karşılıyorlar. Odaların isimleri de genellikle Japon çiçek ve bitki isimlerini taşıyor. Krizantem süiti, kiraz süiti gibi… Odaların içinde giymeniz için her zaman yukata denilen rahat bir kıyafet bulunuyor. Yemeğe giderken, ryokanın bahçesinde dolaşırken bunu giymeniz bekleniyor. SADECE YER YATAĞI VAR Bütün odaların Japon stilinde döşeli olduğunu hatırlatayım. Yerler tatami denilen, döşeme kaplama gereci olarak kullanılan kalın hasırla kaplı. Odalar fusuma adı verilen kağıt kaplamalı, ince tahtadan yapılma sürme kapılarla ayrılmış. Ryokanlarda futon denilen yer yataklarında yatılıyor. Futonlar genelde oshi-ire denilen dolapların içinde. Akşamları futonları sermek ve sabah kaldırmak oda temizlikçisinin görevi. Kahvaltınız ise sabah odanıza getiriliyor ve tabii ki Japon usulü yiyeceklerden oluşuyor. Ben ryokan deneyimi için Arashimaya bölgesinde, sadece geleneksel bir botla ulaşılan, nehir kıyısındaki Hoshinoya Kyoto ’yu seçtim. Yüzyıllık binaların birinde yer alan Hoshinoya’da neler mi yaptım? Elbette kurala uyup odama ayakkabılarımı çıkararak girdim. Sabahları nefis Japon kahvaltısı yaptım. Zen bahçesinde dinlenip çay merasimine katıldım. Akşamları ise sadece otel misafirlerine hizmet veren, tek tek odalardan oluşan restoranda Kyoto mutfağından minik ama hepsi bir tabloyu andıran yemekleri tattım. Ryokanlarda kalmak istemiyorsanız Aman zincirinin yeni oteli Aman Kyoto, Four Seasons, Westin Miyako ya da Hyatt Regency ’de konaklayabilirsiniz. Bu otellerin içinde de ryokan tarzı döşenmiş odalar bulmak mümkün. BU TAPINAKLARA GİDİLMELİ İkibinden fazla tapınağa sahip şehirde görmeniz gereken en önemli tapınak Altın Pavilyonu ile bilinen Kinka-Ku-Ji. Ayrıca, instagramda sıkça fotoğrafına rastladığımız dört kilometre uzunluğundaki kırmızı tahta kapılardan geçilerek ulaşılan Fushimi Inari Shrine ile her gün rahiplerin ince kumdan elleriyle yaptığı Zen bahçeleriyle bilinen Kodaji Temple da görülmesi gerekenler arasında. GEYŞALARIN BÖLGESİ Kyoto’nun tarihi Gion bölgesi artık sayısı oldukça azalan geyşaların yatılı okullarının da bulunduğu yer. Buradaki sokaklar yerel kıyafetleriyle dolaşan insanlarla dolu olduğu için en çok fotoğraflanan bölge burası Kyoto’da. Aynı zamanda birçok kafe, restoran, ryokan tarzı otel ve başta kimono olmak üzere el yapımı yerel eşya satan dükkân ve butiklere ev sahipliği yapıyor Gion . UNUTMADAN… - Arashiyama bölgesindeki Sagano Bambu Ormanı da Kyoto’da görülmesi gereken, kendinizi çok dingin ve iyi hissedeceğiniz bir yer. - Yemek yemek için çok seçeneğiniz var, ama ben bir çeşit Japon fondüsü olan, et ve sebzeleri önünüzdeki tencereye atarak pişirdiğiniz ‘shabu shabu’yu öneririm. Ama unutmayın, bu özel yemeği servis eden restoranlarda ayakkabılarınızı çıkaracak ve yerde oturacaksınız. Agotsuyu Shabu Shabu bu anlamda en iyi restoranlardan biri. - Nishiki Market ise geleneksel Japon mutfağına özgü her şeyi bulabileceğiniz bir pazar yeri. Taze balıklardan mutfak araç gereçlerine, sezonluk gıdalardan Japon tatlılarına ve tabii sushiye kadar yeme içmeyle ilgili her şey mevcut burada. SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- Seyahat
Ağustos 2020 | Seyahat | Türkiye Urla’nın en yenisi: Teruar Yazı | Edwina Sponza S anki bir çöl boşluğu içinde, heykel görüntüsündeki zeytin ağaçlarının arasında, modern ve sakin bir bina. Alabildiğine sessiz bir ortam. Sadece rüzgarın sesini duyuyorsun. Gün batımının ışığı binanın duvarlarına turuncu bir ışık bırakmış. Ve içerde çok sade ama o sadelik içinde sırıtmayan şık bir restoran var… Burası Teruar. Hem otel hem restoran. Daha çok yeni, haziran ortası kapılarını açmış. Urla’da açılan Teruar’ın sözlük anlamı şu: Bir mahsulün kendine özgü büyüme ortamını içeren çevresel özellikler… İşte bütün o özellikler bir karakteri yansıtıyormuş. Teruar da bu karakteri ifade etmek için kullanılıyormuş. FAVORİM, TUNA YANINDA KIRMIZI SOĞAN PÜRESİ Teruar’ın büyük bir arka bahçesi var. İçinde iki kocaman zeytin ağacı. Onların arasında bir sedir. İçkini orada da içebiliyorsun. Menüsü “nouvelle cuisine” akımından. Şef Osman Serdaroğlu’nun başında olduğu mutfağın felsefesi ise şu: Üzerinde durulan toprağa köklenmek. Emeğini iyi mahsül üretmeye adayan üreticilerden kendi yöresine sadık ürünleri toplamak… O gece önce kömür ateşinde kızarmış harika bir ekmek ve yörenin peyniriyle başladık yemeğe. Ardından enginar püresi, hafif baharatlı, otlu bir salata içinde kokusu mis çilekler geldi. Doğrusu uzun zamandır bu kadar güzel kokan çilek yememiştim! Favorim ise tuna yanında kırmızı soğan püresi tabağı oldu. İncecik bir ton, rozbif inceliğinde. Bir de ızgara. Çok ama çok lezzetliydi. Final tabağım deniz mahsullü ev yapımı pappardelleydi. Seferihisar mandalinasından yapılan sorbet tatlısı ise enfesti. Sarıyla turuncu arası böyle canlı bir renk yok. Ve böyle mis bir koku! Kısacası benim gözümden Teruar; servisiyle, yemekleriyle, ortamıyla çok güzel ve huzurlu bir yer olmuş. Sakin, dingin bir duygu bıraktı bende. Çok sevdim. SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- Seyahat-124 | Yuzu Magazine
September 11, 2025 | TRAVEL a RETREAT AMONG the VINES: TOREL QUINTA DA VACARIA words Onur Basturk photos Luis Ferraz (Courtesy of Quinta da Vacaria) I knew I had truly arrived in the Douro Valley—the northern Portuguese wine region stretching from Porto to the Spanish border—when terraced vineyards began to blanket every hillside in sight. The view from the car was nothing short of spectacular: vines climbing from steep slopes all the way to the hilltops, while the Douro River wound peacefully through the valley floor. And then, just an hour and a half later (the drive from Porto Francisco Sá Carneiro Airport), the hotel where I would spend the weekend appeared quietly before me: Torel Quinta da Vacaria. A HISTORY ROOTED IN THE 1600s The Douro Valley is the world’s oldest demarcated wine region, with viticulture here dating back to Roman times. The vineyards that include the estate I stayed at—Quinta da Vacaria—date back to 1616. That year, when the property became part of the Society of Jesus, its story began to be recorded. It started to take shape with a house built by Friar Luís Álvares de Távora. Even then, the estate was producing around 70 barrels of wine annually—an impressive figure for the era. The chapel dedicated to Our Lady of the Good Event, built in 1732, still stands almost entirely intact today at the entrance of the hotel. Over the following 150 years, Quinta da Vacaria grew significantly. What began as 25 hectares has expanded to 60 hectares of vineyards, with a vital role in producing world-class Port and DOC wines. In 2015, the estate was acquired by the Portuguese Marec Group, and shortly after, in collaboration with the Torel Boutiques group, the hotel project began. Torel Quinta da Vacaria is therefore a newcomer—having opened only last year. SCHISTÓ: A GASTRONOMIC HIGHLIGHT If anything matches the meditative walks through the vineyards and the serene river views from my room, it is the gastronomy. The hotel’s standout dining destination—one not to be missed even if you’re not staying overnight—is Schistó. Named after the region’s emblematic schist stone, the restaurant is a “tribute to Portuguese cuisine” shaped by the vision of Portugal’s most Michelin-starred chef, Vítor Matos (holder of five stars), together with chef Vítor Gomes and sous-chef Carolina Columbano. With only 14 seats, Schistó offers an intimate experience where guests sit directly before the open kitchen. The space feels like a fine dining theatre, with floor-to-ceiling pale green drapes and Guatemalan green marble underfoot creating an atmosphere that disconnects you from the outside world. Among the dishes I sampled—part of what is described as a “ten-moment gastronomic journey”—my favourites were the Rainbow Trout from the Douro River and a reinterpreted version of the traditional Cozido à Portuguesa. As Chef Matos explains: “We took Douro’s traditional, familiar Portuguese cuisine and turned it into a fun and daring experience. At the heart of our kitchen are always the ingredients—we try to extract as much flavour as possible.” And a special thanks must go to sommelier Carlos Eduardo. Thanks to his pairings, I discovered wines so exceptional that, ever since, I can hardly bring myself to accept anything less. A MUST: WINE TASTING AT CASA DA VINHA Another unforgettable moment during my stay was the experience at Casa da Vinha, perched atop the vineyards with sweeping 360-degree views across the Douro. If possible, walk there rather than take a buggy—the climb through century-old vines takes no more than 20 minutes. At the top, you’re rewarded with an extraordinary wine-tasting session. Reservations are essential, but the chance to explore Quinta da Vacaria’s finest wines in such a setting, guided by expert knowledge, was truly remarkable. THE ASTOLFI TOUCH The interiors of the hotel were entrusted to a familiar name: Joana Astolfi, founder of Studio Astolfi. Not long ago, I stayed at The Verse, one of Lisbon’s newest hotels, also designed by her, and I was captivated by her palette, material harmony, and refined details. At Torel Quinta da Vacaria, she continues this signature approach, sourcing ceramics, wicker, and wooden furniture primarily from Portuguese makers and artisans such as Depozito, A Vida Portuguesa, Oficina Marques, Banema Studio, Burel Chiado Interiors, Felipa Almeida, Bordallo Pinheiro, and Fabricaal. Architect Luís Miguel Oliveira, meanwhile, preserved the white façade of the original main house while painting the estate’s second-oldest building burgundy to evoke wine—a detail that looks particularly striking from the pool, especially at sunset. Many of the rooms also feature small outdoor bathtubs—mine included. If the weather had been warmer, I would have indulged without hesitation. FINAL DETAILS - Don’t be surprised if you feel a gentle tremor while sitting in your room—there’s a train line running just behind the hotel, and every so often one passes by. In fact, within the estate itself stands a historic railway bridge. - At the hotel’s spa, be sure to book the Vineyard Experience. This 120-minute ritual begins with a body scrub made of salt, grape, wine, and almond oil, followed by a dip in a pool infused with Quinta da Vacaria’s grape- and red wine-based ingredients.
- Seyahat-93 | Yuzu Magazine
August 2024 | Vol 13 LIFE HERE is LIKE a WAKING DREAM words & photos Kristina Avdeeva G reek holidays in Santorini are high on the list of unforgettable adventures. The volcanic origin of the island against the backdrop of white houses and blue domes of the churches gives an association with fantastic cinema. Throughout history, the appearance of the island has changed many times. What modern man sees today is the result of a powerful explosion in 1707 that created a crescent-shaped caldera, making this place one of the most beautiful and unique in the entire Cyclades archipelago. IT CAN BE REMINISCENT OF THE STAR WARS MOVIE Renting a car in Santorini increases the chances of seeing more non-tourist routes. Feel free to visit archaeological museums, wineries, the beaches of Theros Wave Bar, Paralia Koloumpo or Paralia Agios Nikolaos - each of them will remind you of the Star Wars movie. And along the way, count the Greek churches, go inside if possible and do not hesitate to admire the surrounding wonder. MINIMALIST AND MEDITATIVE: ANDRONIS ARCADIA If you're on holiday for a long time, it's a good idea to stay in different places. The fishing village of Oia in the north of the island is much smaller than the capital Thira, but there are some interesting places to visit. Andronis Arcadia Hotel in Oia is an elegant and inspiring meditation center from the Preferred Standards of ExcellenceTM collection. Minimalism in architecture that complements the relief and recalls primitive times, while at the same time representing the highest levels of comfort and style. A distinctive feature feature - an isolated area, not included in the chain of houses of typical Santorini architecture, can rightly be considered the hallmark of this place. Guests of the hotel, in addition to an unforgettable experience in it, receive a ticket to the front row for a show of amazing sunsets, which are pleasant to watch from their own pool with a glass of local wine. TRUE ROMANTICS: LASKARINA AND YANNIS Fans of authentic city life should choose Cycladica Private Villas. The creators, Yannis and Laskarina, have built a real oasis, taking into account their personal experience of living on the island and respecting centuries-old traditions, without forgetting the quality standards of 5-star hotels. One of the best examples of "yposkafo", the Greek term for building architecture partially buried in the ground, are the Cycladica Villas: narrow and deep houses with a cool living room in the front, bedrooms in the back, a small kitchen and a magnificent terrace with a hypnotic view of the caldera. Laskarina and Yannis are true romantics, in love with the history of their native island, and have made their dream come true. And they will be your guides to the surrounding sights. Don't miss the boat trip: a picnic on the water, fascinating new perspectives on Santorini and stories from Yannis, whose ancestors still remember one of the last eruptions. You will remember this day with great pleasure. This summer, everyone who visits her will have the opportunity to enjoy the island not only from the terrace, but also from the water. Yannis' hard work and patience finally made it possible to complete the construction and launch of the wooden boat. The fulfillment of a long time dream will double the impressions of your stay on the island. You can be sure that this will be one of the unforgettable adventures of your life. ANOTHER HIDDEN PLACE, KATIKIES KIRINI On the other side of the village of Oia is another hidden place, Katikies Kirini. It is part of a group of boutique hotels located in different parts of the islands of Santorini and Mykonos. The villas are an extension of the snow-white village houses that, from a distance, resemble snow caps on the peaks or powdered sugar on an Easter cake. From here, a familiar view of the caldera opens up, but from a slightly different side - and it will definitely fall into the treasury of memories of unforgettable landscapes. Reserve a table at Selene Restaurant with the concierge. Michelin-starred chef Ettore Botrini returns to forgotten traditions, embodying the most vivid fantasies of Greek cuisine. Within the walls of a charming medieval era, with a glass of wine from the Santorini vineyard, the evening turns into a romantic fairy tale under a blue moon in a starry sky. Wherever the roads lead in Santorini, no matter what plan you choose for the day, a classic taverna or a Michelin starred restaurant, a wild beach or a private pool in a villa, against the backdrop of a volcanic landscape, you will feel like the hero of a movie traveling to another planet. In this place, life is a waking dream, and this dream is better seen with your own eyes. for more Print VOL XIII - AEGEAN & MEDITERRANEAN EDITION 2024 Out of Stock Add to Cart
- Seyahat-130 | Yuzu Magazine
October 9, 2025 | TRAVEL RESET in BALI: INSIDE the PANCHAKARMA EXPERIENCE words Rengin Atik photos Courtesy of Oneworld Ayurveda After a twelve-hour flight, I landed in Bali with a suitcase full not just of clothes but of expectations. I had signed up for a weeklong program of Panchakarma — Ayurveda’s most powerful detox method — and the anticipation was running high. Let me say this right away: the moment I stepped into Oneworld Ayurveda in Ubud, I felt as though I had crossed into another dimension. It was as if the entire world around me had suddenly vanished. What came next? Let’s begin… THE BEGINNING OF THE STORY “Living in balance is the key to happiness, and that’s what I aim to offer,” says Claude Chouinard, founder of Oneworld Ayurveda. His path, however, was far from ordinary. After a successful career in Canada, Claude left everything behind in 1992 to embark on what was meant to be a one-year spiritual journey through Southeast Asia and India. That one year stretched into eight — years of deep inner exploration that profoundly transformed his view of life. Along the way, he discovered Ayurveda, yoga, and Eastern healing traditions. In 2000, Claude was drawn to Bali by the island’s powerful spiritual energy and settled there. He began modestly, opening a small spa in Ubud, but his vision expanded quickly. By 2003, together with his partner Iyan, he co-founded Oneworld Retreats. A decade later, his vision evolved once again, leading to the creation of Oneworld Ayurveda — Bali’s first authentic Panchakarma center, blending ancient Indian wisdom with Balinese serenity. WHAT IS PANCHAKARMA? Literally translated, Panchakarma means “five actions.” This ancient Ayurvedic practice consists of five therapeutic steps designed to deeply cleanse the body of toxins and restore balance to the doshas — Vata, Pitta, and Kapha. According to Ayurveda, everything in the universe is made up of five elements — earth, water, fire, air, and space (ether) — and the three doshas are expressions of these elements in different forms. Vata embodies kinetic energy and movement (air and space), Pitta represents thermal and biochemical energy — heat (fire and water), while Kapha symbolizes potential energy, cohesion, and structure (water and earth). The program offers 7, 14, or 21-night options under the supervision of Ayurvedic doctors and yoga instructors, who craft fully personalized treatments based on each guest’s unique dosha profile. By assessing physiological traits and psychological tendencies, Oneworld Ayurveda practitioners design daily routines, diets, and activities specific to you. THE INVISIBLE LINK TO MY INNER TURBULENCE My very first day was a challenge on its own. My body had to adapt not only to a new living space but also to the humidity and the long, sudden rains in the middle of Bali’s lush forests. That first afternoon, during my consultation with Ayurveda gynecologist Dr. Resmi V. Rajagobal (BAMS), my body type, diet, and Ayurvedic supplements were determined. I turned out to be 50% Vata, 27% Kapha, and 23% Pitta. Flipping through the beautifully prepared booklet we were given, I stopped at the pages describing Vata traits and imbalances. Every word mirrored the silent struggles I had carried in daily life — insomnia, waking in the night and being unable to fall back asleep, and much more. For the first time, I could see the invisible link between my inner restlessness and my outer experiences. That’s how my journey began. CLEAR OUTLINES OF THE DAYS Each morning began at 6:00 a.m. with the gentle sounds of meditation bowls. At 6:30, a gong resonated throughout the property, reminding everyone that yoga was about to start. The rest of the day unfolded with nourishing vegetarian meals, toxin-releasing massage therapies, and treatments that left me feeling deeply renewed. Add to that attentive doctor consultations and another round of wholesome, flavorful dining, and every day flowed in a fulfilling rhythm of wellness — from sunrise to sunset. Meals could be ordered to the room, enjoyed on the terrace, or shared with other guests in communal spaces. On some evenings, I chose to have dinner alone in my room, surrounded by the Bali jungle. QUESTIONS ABOUT HOW WE LIVE The experts at Oneworld Ayurveda do more than provide a physically fulfilling program. They encourage you to think outwardly about Western health practices and inwardly about the way you live outside this sanctuary. I had assumed my greatest challenge here would be giving up coffee — a small luxury that had anchored my mornings for years. Yet as the days unfolded, I realized caffeine wasn’t the real struggle. What unsettled me most was something simpler: not being able to take my daily long walks. The rhythm of walking, I discovered, had been my hidden form of meditation all along. HOLISTIC SYNCHRONIZATION Every part of the facility and the experience can be summed up with one phrase: holistic synchronization. Every detail had been carefully thought through and personalized. Nothing was overlooked. Even upon departure, we were given advice on how to sustain the benefits gained here — from continuing dietary adjustments to light yoga, and ideally dedicating equal time to detox in the “real world.” HOW I FELT WHEN LEAVING Oneworld Ayurveda is not simply a retreat — it’s an invitation to return to yourself. For me, the realization was simple yet profound: healing doesn’t always come from adding more to your life. Sometimes, it begins with stopping, letting go, and allowing yourself to rest. By the end of my seven-day journey, I felt profoundly lighter — not just in body, but in spirit. I returned home not only with glowing skin and a calmer mind, but with a renewed awareness of how balance can be lived. And with the conviction that everyone should experience this at least once — to rebalance themselves and to recognize how modern life has thrown our doshas off course.

