0C7B97C3-B4A6-4DDB-AF95-598D4CA10516.jpg

Şubat 2021 | Seyahat | Portekiz

Çiçek dürbününden bir şehir: Lizbon

Yazı | Sezgi Olgaç

“Benim için hiçbir çiçek buketinin, Lizbon’un güneşi altında parlayan renk demeti kadar değeri yoktur.” Fernando Pessoa’ya “Huzursuzluğun Kitabı”nda bu yaşam dolu cümleler yazdıran şehir, kendisinin de doğum yeri olan, ışıltılı, rengârenk, melankolik ve zarif Lizbon’dan başkası değil.

 

Lizbon’u kendine has bir şehir yapan nedir? Bu soruya birçok yanıt verilebilir. Hâlâ kullanımda olan nostaljik tramvayları, Atlantik okyanusuna kıyısı olması, şehri bölerek okyanusa dökülen Tejo Nehri, kırık dökük, rengârenk evlerle dolu sokakları... Bana göre Lizbon’u başka şehirlerden ayıran en çarpıcı özelliği; kendine has ışığı.

 

Lizbon’a vardığınızda, ister havaalanında ister bir tren istasyonunda olun, şehir merkezine doğru hareket etmeye başladığınızda sizi ilk önce bu tarifsiz ışık karşılar. Sabah çok erken saatlerde güneşin doğmasıyla seramik kaldırımlara dökülmeye başlayan bu ışık, uzun saatler boyunca, aynı benzersiz görkemiyle tüm şehri sarıp sarmalar. Fotoğrafa, görüntülere, ışığa ve gölgeye meraklı, bütün bunların peşinden gitmeyi seven biri olarak Lizbon’a ilk önce bu ışıltısıyla aşık olduğumu söyleyebilirim.

 

Bu zarif şehir, eşsiz ışığını güneşli iklimi kadar biraz da sokaklarını ve binalarını süsleyen seramiklere borçlu. Lizbon görebileceğiniz en zarif kaldırımların, meydanların, caddelerin şehri. Hayranlık uyandıran desenlerle süslü taş kaldırımların ve caddelerin geometrisi, adeta şehrin ışığını en iyi şekilde yansıtmak üzere tasarlanmış. Bu yüzden Lizbon’da yürürken biraz da gözü şehrin ayakların altına serdiği yazılara, çiçek desenlerine, geometrik şekillere, mermer ve kireç taşından mozaiklere vermek gerek. Bu desenlerin bir araya gelişi, Lizbon’u adeta ışığın yansımasıyla motifleri durmaksızın değişen, her sokakta zihninizde yeni imgelere yer açan, çiçek dürbününden bir şehre dönüştürüyor.

 

LİZBON’A HAS AZULEJO SERAMİKLERİ

 

Lizbon’un hem sokaklarını hem de binaların dış cephelerini kaplayan bu seramik süslemeler, şehre 16. yüzyıldan, Arap etkisinde olduğu dönemlerden yadigâr. “Azulejo” adı verilen, Portekiz’e has bu seramikler, şehrin girift tarihini bugüne dek taşıyan, rengarenk bir harita gibi. İster Alfama, ister Graça, ister São Bento semtinde olun, yolunuza çıkan tüm binalarda sizi Azulejo’ların karşıladığını göreceksiniz.

 

GERÇEK BİR FADO DENEYİMİ İÇİN TASCA BELA’YA

 

Lizbon beş duyu arasından sadece görme duyunuza hitap eden bir şehir değil. Biraz dikkat kesilince şehrin ve hatta Portekiz’in resmi soundtrack’i sayılan “Fado” müziğine ait melodilerin, şehrin her köşe başından süzüldüğünü duyabilirsiniz. Tıpkı Portekizceden başka bir dilde olmayan “saudade” kelimesi gibi, bu benzeri olmayan müzik de içinde hem mutluluk hem de melankoliden izler taşır. Portekizcedeki kelime anlamı “kader” olan Fado müziğinin bestelerini seslendiren “fadist”ler, acı, keder, hüzün yüklü hikâyeleri abartıya kaçmayan bir dokunaklılıkla yorumlar.

 

Turistik mekanlardan kaçınarak, gerçek bir fado gecesine tanık olmak, Lizbon’da mutlaka yapılması gerekenlerden biri. Gerçek bir fado deneyimi için Tasca Bela ya da Tasca do Chico’yu ziyaret edebilirsiniz.

 

BACALHAU’YU MUTLAKA DENEYİN

 

Avrupa’nın en batısında ve Atlantik Okyanusu’nun kıyısında yer alan Lizbon, deniz ürünleri açısından çok zengin. Ülke mutfağındaki yeri tartışmasız olan, farklı şekillerde pişirilen ve servis edilen “Bacalhau” yani morina balığı, mutlaka denenmesi gereken tatlardan biri. Portekiz mutfağının dillere destan bir yıldızı daha var; başka ülkelerde benzerine rastlayamayacağınız ünlü tatlısı Pastel de Nata. Denemek isteyenler için en iyi adres Manteigaria.

 

KÂŞİFLERİN SEFERE ÇIKTIĞI YER: BELEM

 

Tejo nehrinin kıyısındaki Belem, Portekiz tarihine yön vermiş meşhur Portekizli kâşiflerin seferlerine çıktıkları yer. 15. Ve 16. yüzyılda bilinmeyen yönlere doğru yolculuğa çıkan bu kaşifler, bugün Belem’deki Padrão dos Descobrimentos/Keşifler Anıtı’nda ölümsüzleşmiş. Anıtın en üst katına çıkarak Lizbon ve Tejo Nehri’ni yukarıdan görme fırsatı kaçırılmamalı…

 

ŞEHRİN EN CANLI BÖLGESİ: ALFAMA

 

1700’lü yıllarda şehri yerle bir eden depremden hiç etkilenmemiş, otantik sokaklarını hâlâ koruyan fotojenik Alfama ise şehrin en canlı bölgesi. 28 numaralı tramvayın metalik gıcırtıları, kiliselerin çan sesleri ve Fado ezgileri eşliğinde Alfama’nın sürprizli sokaklarında kaybolmak, bir çiçek dürbününde gezinmek gibi.

 

EN İYİ MURAL ÖRNEKLERİ SAO BENTO’DA

 

Lizbon’un klasik yüzünün ötesinde, daha modern bölgelerini görmek için rotayı Chiado, Baixa ya da Principe Real bölgelerine çevirmek gerek. Bohem cafe’leri, yaratıcı atölyeleri, sokak aralarındaki mural ve graffiti örnekleriyle São Bento ise Lizbon’un en sevdiğim bölgelerinden biri.

 

SİNTRA’YA GİTMEDEN OLMAZ

 

Lizbon’a yaklaşık 40-45 dakikalık bir tren yolculuğu mesafesindeki Sintra, ortaçağdan kalma bir masal diyarına adım atmak isteyenler için büyülü bir durak. Sintra’da yer alan Pena Palace, Monserrate Palace, Quinta da Regaleira gibi peri masallarını andıran şatolar ve saraylar, Portekiz kral ve kraliçelerinin görkemli yaşamlarını günümüze taşımış. Sintra’yı en popüler dönemler olan Temmuz-Ağustos aylarından kaçınarak ziyaret etmekte fayda var. Gitmişken Piriquita pastanesinde Sintra’ya özgü hamurlu tatlı Travesseiros’un tadına da bakmadan dönmemeli.  

 

BİR BAŞKA DURAK: OBİDOS

 

Lizbon’a sadece bir saat mesafedeki Obidos ise çoğunlukla ziyaretçiler tarafından gözden kaçırıldığından, bir nebze gölgede kalmış. 12. yüzyıldan kalma, surlar arasına kurulu bir Ortaçağ yerleşimi olan Obidos, dokusunu korumuş, son derece fotojenik ve kendine has bir kasaba. Dar sokakların arasında karşınıza çıkan kiremit çatılı, beyaz badanalı, begonvillerle sarılmış evler ve edebiyata verilen önem, Obidos’un sakladığı sürprizlerden bazıları. Sanki bir kütüphanede uyuyormuşsunuz hissi vermek üzere tasarlanmış The Literary Man Oteli ve tarihi bir kiliseden kütüphaneye dönüştürülmüş Livraria de Santiago, Portekiz’de gördüğüm en ilginç yerler arasında.