
March 14, 2026 | Art & Culture
TR BELOW
the WORLD RISES THROUGH PLEASURE
words Burcu Dimili
photos Emirkan Cörüt
Bihter Yasemin Adalı’s new exhibition, The World Rises Through Pleasure, opened in early February at Art On Istanbul. Moving between personal and collective memory, wakefulness and dream, her work often inhabits spaces that feel both intimate and elusive. We spoke with Adalı about the ideas shaping her practice and this latest body of work. The exhibition runs until 28 March.
AN UPWARD PULL
The title The World Rises Through Pleasure carries both a visceral and existential tension. What does it represent for you today?
In a way, the title is a dialogue with the “fatigue society” and the pleasure-driven culture of consumption that Byung-Chul Han describes. Today, pleasure is often treated as something fleeting—an object of momentary relief. For me, however, The World Rises Through Pleasure suggests that pleasure is not merely an escape, but a possibility for renewal. Drawing upon Jean-Luc Nancy’s insights in The Pleasure of Drawing, I view the artistic act as a sequence of formation, deformation, and reformation. Through this process, we reach a moment of transformation where the self and the work enter a state of flux. To find pleasure in this "becoming" is to resist the exhaustion of the achievement-subject and to embrace a life-affirming vitality.
It recalls the sacred dimension of the body and an upward pull, a tension between earth and sky. In contrast to an increasingly digital and disembodied way of living, it points to a moment when the senses awaken and the body reconnects with the world through its own weight and desire.
The idea of liminality, existing on a threshold seems to run throughout the exhibition. How does this condition appear in your work?
A threshold is a space where we are neither fully inside nor fully outside—an uneasy but potential-filled zone. In my practice, this often appears through figures that never fully reveal themselves or through spaces that remain deliberately undefined.
From a Heideggerian perspective, it is the space where being both reveals and conceals itself. I like to connect this idea to the critique that the French philosopher and psychoanalyst Luce Irigaray directs at Western philosophy. Irigaray argues that philosophy has long understood existence as something solid, grounded and constructed, while forgetting the fluid, invisible and vital element that makes everything possible: air, the space of breath.
In my paintings, the layering and later scraping away of paint—along with images such as drifting curtains or candles waiting to be blown out on a cake—are attempts to crack openings of space where the soul can breathe.
For me, the act of making is neither pure destruction nor pure construction. It unfolds in the fragile balance between the two: an attempt to reintroduce the feminine presence of the air element into the solidity of matter.
THESE ARE “PSYCHOLOGICAL READY-MADES”
Objects that extend beyond the surface of the painting—dominoes, punching bags, telephone receivers—belong to everyday life yet feel strangely unsettling. How do you think about these objects?
For me, these are “psychological ready-mades”. Dominoes symbolise interconnected destinies and the inevitable collapse—or transformation—that begins with a single touch. The punching bag is a somatic image: it represents both the violence we are exposed to and the bodily resilience that absorbs it. The telephone receiver, meanwhile, feels like a remnant of unheard voices, broken communication and the deep loneliness within today’s digital noise.
The garden metaphor in the exhibition moves between rooting, decay and transformation. In today’s atmosphere of speed and uncertainty, is it still possible to be “rooted”?
Rooting should not be understood as a fixed position but rather as a sense of belonging in motion—being nourished by the deeper layers of one’s own existence. In the fluid and fragmented structure of our time, rooting may no longer be about the soil itself but about trusting the cycle of decay and transformation. A garden does not only bloom; it also withers and turns into compost. A seed waiting in a pot does not always sprout. To root oneself is to surrender to this cycle—to the ancient rhythm within uncertainty. In an age defined by speed, slowing down and walking towards one’s potential rather than running towards it may in fact be the most genuine form of rooting.
The small cabin where dreams are shared anonymously feels like one of the most fragile moments in the exhibition. What role do dreams play in your practice?
Dreams are where the collective unconscious speaks in its most exposed form. In my practice, I do not treat dreams as a kind of database but rather as an emotional residue. The anonymous cabin becomes a space of confession where the personal meets the public. It draws on the tradition of dream interpretation but filters it through a contemporary psychoanalytic lens—sometimes even bypassing interpretation altogether, allowing the act of overhearing to take precedence.
Dreaming is an experience in which logic falls silent and images take over. Listening to one dream after another while observing the paintings through the window of the cabin creates an unexpected intimacy between viewers, while also opening a subtle dialogue between the paintings and the dreams themselves.

YERLE GÖK ARASINDAKİ DİKEY GERİLİM

Bihter Yasemin Adalı’nın yeni sergisi “Haz ile Göklenir Dünya” şubat başında Art On İstanbul’da ziyarete açıldı. Sanatçıyla yeni sergisinden hareketle üretim pratiğini konuştuk. Sergiyi görmek için son tarih: 28 Mart.
O BELİRSİZ, AMA POTANSİYEL DOLU ALAN
“Haz ile Göklenir Dünya” hem bedensel hem de varoluşsal bir gerilim taşıyor. Bu başlık bugünün dünyasında neye karşılık geliyor?
Bu başlık, Byung-Chul Han’ın işaret ettiği o yorgunluk toplumu ve haz odaklı tüketim dünyası arasında kurduğum bir diyalog aslında. Bugün haz, genellikle anlık ve uçucu bir tüketim nesnesi olarak görülüyor. Oysa benim için “Haz ile Göklenir Dünya,” hazzı bir kaçış değil, bir diriliş imkânı olarak tanımlıyor. Bedensel olanın kutsallığını ve yerle gök arasındaki o dikey gerilimi hatırlatıyor. Bugünün dünyasındaki o donuklaşmış, dijitalleşmiş ve bedensizleşmiş varoluşa karşı; duyuların uyandığı, bedenin kendi ağırlığı ve arzusuyla yeniden dünyaya tutunduğu bir anı temsil ediyor. Jean-Luc Nancy’nin Çizimin Hazzı (The Pleasure of Drawing) adlı eserindeki düşüncelerinden yola çıkarak, sanatsal eylemi bir oluşum, bozma-onarma ve bu sırada dönüşüm dizisi olarak görüyorum. Bu süreç aracılığıyla, hem benliğin ve hem de üretimin bir akış haline girdiği varoluş (becoming) anlarına ulaşırız. Bu gibi süreçlerin hazları, bana yaşamın öğütücülüğüne direnen bir canlılık veriyor, öylece hazla gökleniyor dünya.
“Eşikte var olma hali” serginin bütününe yansımış durumda. Bu halin üretimlerine yansımasından bahseder misin?
Eşik, ne tam içeride ne de tam dışarıda olduğumuz o belirsiz ama potansiyel dolu alan. Benim üretimimde bu hal, figürlerin tam olarak belirmemesi veya mekânın tanımsızlığıyla, pencere pervazları ile kendini gösteriyor. Heideggerci bir yerden bakarsak; varlığın kendini hem açtığı hem de gizlediği aralık. Ben bu aralığı, Fransız düşünür ve psikanalist Luce Irigaray’ın Batı felsefesine yönelttiği eleştiriyle bağlamayı tercih ediyorum. Irigaray; felsefe tarihinin varlığı hep katı, toprağa bağlı ve inşa edilen bir şey olarak gördüğünü, ancak her şeyi mümkün kılan o akışkan, görünmez ve hayati olan nefes payını unuttuğunu söyler. Resimlerimde boyanın katmanlaşması ve sonra kazınması, başat imgeler arasında yer alan uçuşan perdeler, pasta üzerinde üflenmeyi bekleyen mumlar gibi imgeler tam da insanın ruhuna soluk aldıran havalanma alanını açma çabası.
Benim için üretim ne tam bir yıkım ne de tam bir inşa. İkisinin arasındaki o kırılgan dengede, katı olanın içinde hava elementinin dişil varlığını yeniden yaşam repertuvarına katma eylemi.
PSİKOLOJİK HAZIR-NESNE
Resimden taşan nesneler - domino taşları, boks torbaları, telefon ahizeleri- gündelik hayata ait ama aynı zamanda tekinsiz. Bunları seçerken nasıl bir çağrışım haritası kuruyorsun?
Bu nesneler benim için birer "psikolojik hazır-nesne". Domino taşları, birbirine bağlı olan kaderleri ve o ilk dokunuşla başlayacak olan kaçınılmaz yıkımı ya da dönüşümü simgeliyor. Boks torbası, hem maruz kaldığımız şiddeti hem de o şiddeti göğüsleyen bedensel direnci temsil eden somatik bir imge. Telefon ahizesi ise duyulmayan seslerin, kesilmiş iletişimin ve bugünün dijital gürültüsündeki o derin yalnızlığın bir kalıntısı gibi.
Sergideki bahçe metaforu; köklenme, çürüme ve dönüşüm arasında salınıyor. Bugünün hız, belirsizlik ve istikrarsızlık ortamında “köklenmek” hâlâ mümkün mü?
Köklenmeyi sabit bir duruş değil, hareket halindeki aidiyet ve kendi varlığındaki derinlerden beslenmek olarak yeniden tanımlayabiliriz belki de. Günümüzün akışkan olduğu kadar çok parçalı yapısında köklenmek, belki de toprağa değil, o çürüme ve dönüşüm döngüsünün varlığına güvenmekle mümkün. Bahçe hep çiçek açmıyor, aynı zamanda soluyor ve gübreye dönüşüyor. Saksıda bekleyen tohum bazen de filiz vermiyor. Köklenmek, bu döngüye, yani belirsizliğin içindeki o kadim ritme teslim olmak demek. Hız çağında yavaşlamak ve "potansiyeline koşmak yerine yürümek", aslında en gerçek köklenme biçimi.
Rüyaların anonim bir alanda paylaşıldığı kulübe, serginin en kırılgan noktalarından biri. Rüyalar senin sanat pratiğinde nasıl bir yer tutuyor?
Rüyalar, kolektif bilinçdışının en çıplak haliyle konuştuğu yer. Rüyaları birer "veritabanı" olarak değil, birer "duygusal tortu" olarak kullanıyorum. Anonim bir kulübe, bireysel olanın kamusal olanla buluştuğu bir itiraf alanı gibi. Rüya Tabirleri geleneğinden beslenen, ama onu bugünün psikanalitik süzgecinden geçiren ve hatta onu bile bypass ederek kulak misafirliğini önemseyen bir alan rüya kabini. Rüya görmek, mantığın sustuğu, imgenin hüküm sürdüğü bir deneyim ve galeriye bakan kulübenin penceresinden resimleri süzerken bir rüyadan diğerine kulak vermek hem bizi birbirimizle umulmadık bir anda samimi hale getiriyor, hem de resimler ve rüyalar arasında bir yakınlaşma sağlıyor.














