top of page

828 results found with an empty search

  • TASARIM-1

    December 2022 | Design & Interiors below english Sadeliğe aşık olmak: Jiro Yazı Oktay Tutuş T asarımcı John Tree’nin gerçekten sıra dışı olmayan bu sandalye tasarımında anahtar kelime: Yalınlık. Tasarımcı dünyanın en basit ve üretimi en kolay malzemelerinden biri olan kontrplak üzerine bir Japon titizliğinde eğilerek onu insan vücudu için mükemmel bir desteğe dönüştürmüş. Jiro isimli bu tasarım, omurga ve sırtın üst tarafının (kanatlar) formunu saygıyla destekliyor ama sarmıyor. Bükülmüş yapısı sayesinde rahatlık sunuyor ama fazla sokulmuyor. Çok basit olan malzemesi aynı zamanda çevreci. Çünkü hem ahşap atıklardan üretiliyor hem de oldukça dayanıklı. Ayrıca üretim sırasında çok da zahmetli makine kullanımı gerektirmiyor. Gerçek bir tasarımcının işi de bu tip yalın ve çevreye duyarlı malzemelerden harika ürünler ortaya çıkartarak hayatımızı kolaylaştırmak değil mi zaten? Rediscover your love for simplicity: Jiro Writer Oktay Tutuş T he key word in designer John Tree's odd chair design is simplicity. The designer bent over plywood, one of the world's simplest and most basic materials, and transformed it into a perfect support for the human body. Jiro, the chair, respects the shape of the spine and the upper side of the back (wings), but it does not surround it. Thanks to its bent structure, it offers comfort and is not inserted much. The elementary material is very environmentally friendly. Because it is made from wood waste and is durable, it does not necessitate extensive machine use during production. Isn't it a true designer's job to make our lives easier by creating outstanding products made from simple and environmentally friendly materials?

  • TASARIM-1

    December 2023 | Vol 11 english below An architect's house communing with nature words & photos Onur Baştürk M imar Iraz Kutlar’ın evi Ahmetçe Köyü’ndeki Simurg Inn Oteli’nin hemen yanı başında. Ama ev o kadar iyi gizlenmiş ki, otelden bakınca görünmüyor bile. Kutlar çok başarılı bir yerleştirme ve peyzajla bunu başarmış. Ayrıca klasik standartların dışına çıkıp tüm yapıyı farklı birimlere bölerek tasarladığı için evin bütününde bilinçli bir otel havası da var. Sonuçta, bölgedeki benzerlerinden farklı, modern bir ev çıkmış ortaya. Kuzey Ege’ye ilk gelişin nasıl oldu? Buraya yerleşmeye nasıl karar verdin? Kuzey Ege ile gerçek anlamda tanışmam Koruoba Köyü’nde yaptığım mimari bir proje sayesinde oldu. Projeyi yaparken sürekli Simurg Inn’de konaklıyordum. Otelin büyülü atmosferi, köydeki tertemiz dağ havası ve denize yakın olması beni çok cezbetmişti. Sonunda 2020 yılında Ahmetçe Köyü’nden bir arazi aldım ve evimi yaptım. Evini tasarlarken önceliklerin ne oldu? Tasarımdaki ilk hedefim doğayla hemhal bir ev yapmaktı. Seçtiğim malzeme ve peyzaj tasarımında bu konulara çok özen gösterdim. Ayrıca eve gelen dostlarıma otel konforu yaşatmak istiyordum. O yüzden odaların yer aldığı bölümleri ana salondan ayırmak istedim. Salon kısmını da tamamen sosyalleşme odaklı tasarladım. Evin iç tasarımı oldukça sade ve kuzeyli. Genel olarak tasarım anlayışın bu yönde mi? Basitlik ve işlevsellik tasarım anlayışımda her zaman önceliğim olmuştur! Kuzey Ege’nin en çok nesini seviyorsun? Bölgenin bakirliği beni çok etkiliyor. İstanbul’dan buraya adım attığım anda bambaşka bir dünyada gibi hissediyorum: Gündoğumu ve günbatımı, bulutlar, mehtap, deniz, temiz havayla beraber… Evde bir günün nasıl geçiyor? Sabahları güne orman yürüyüşüyle başlıyorum. Havanın güzel olduğu yaz günlerinde yürüyüş sonrası mutlaka denize girerim. Evin bir odasını ofis olarak tasarladım. Kahvaltı sonrası ofise geçip tasarımlarıma başlıyorum. Bölgede en çok sevdiğin yerler neresi? Simurg Inn’in kış bahçesi en sevdiğim yer. Nefis kokteyller yapıyorlar. Demirciköy’ün köy kahvesi harika! Pizza Mera ise gerçekten çok ruhlu bir mekan, pizzaları şahane. Ayrıca Ahmetçe Köyü civarındaki yürüyüş rotalarını, Küçükkuyu ve Ayvacık pazarlarını da seviyorum. Kuzey Ege giderek popürleşiyor. Bölgenin gelişimi sence nasıl olmalı? Zeytinlikler asla imara açılmamalı! Ayrıca yapılacak tüm yapıların doğa örtüsü ve mevcut köy tipi binalara uyumlu olması gerekiyor. Out of gallery Out of gallery A rchitect Iraz Kutlar's house is right next to the Simurg Inn Hotel in Ahmetçe Village. But the house is so well hidden that it is not even visible from the hotel. Kutlar achieved this with a very successful installation and landscaping. In addition, since he went beyond classical standards and designed the entire structure by dividing it into different units, there is a conscious hotel atmosphere throughout the house. The result is a modern house that is different from its counterparts in the region. How did you first come to the Northern Aegean? How did you decide to settle here? My real acquaintance with the Northern Aegean was thanks to an architectural project I did in Koruoba Village. While doing the project, I was constantly staying at Simurg Inn. The magical atmosphere of the hotel, the clean mountain air in the village and its proximity to the sea attracted me very much. Finally, in 2020, I bought a land from Ahmetçe Village and built my house. What were your priorities when designing your home? My first goal in design was to build a house communing with nature. I paid great attention to these subjects in the materials I chose and the landscape design. I also wanted to provide a hotel's comfort to my friends who came to visit That's why I wanted to separate the rooms from the main living room. I designed the living room area entirely focused on socialization. The interior design of the house is quite simple and northern. Is your general understanding of design in this direction? Simplicity and functionality have always been my priority in my design approach! What do you like most about the Northern Aegean? The virginhood of the region impresses me a lot. The moment I step foot here from Istanbul, I feel like I am in a completely different world: with sunrise and sunset, clouds, moonlight, sea, fresh air... How does your one day at home go? I start the day with a walk in the forest in the morning. On summer days when the weather is nice, I always go swimming after a walk. I designed one room of the house as an office. After breakfast, I go to the office and start my designs. What are your favorite places in the region? Simurg Inn's winter garden is my favorite place. They make delicious cocktails. Demirciköy's village coffee place is great! Pizza Mera is a really soulful place, its pizzas are amazing. I also like the hiking routes around Ahmetçe Village, and Küçükkuyu and Ayvacık markets. Northern Aegean is becoming increasingly popular. How do you think the development of the region should be? Olive groves should never be opened to development! In addition, all buildings to be built must be compatible with the flora and existing village-type buildings. for more Print VOL XI - 2023 / 24 Out of Stock Add to Cart

  • TASARIM-1

    Haziran 2020 | Tasarım | Türkiye Algoritma tabanlı ahşap mağara süiti Yazı | Alp Tekin 1 112 adet ladin parçasının algoritma tabanlı bir programla bir araya getirildiği, uzaktan bakınca ahşap mağarayı andıran bir süitte kalmak ister miydiniz? Tasarım meraklısı biriyseniz yanıtınız “Evet” olmalı. Çünkü Hyades Mountain Resort’un bu tasarım süiti ahşap bir uzay gemisi kamarası gibi aynı zamanda. Yenilikçi ve kesinlikle zihin açıcı… Hyades Mountain Resort, Yunanistan’ın Kyllini Dağı eteklerinde yer alan Trikala Korinthias köyünde. Resort’un bu süiti Tenon Mimarlık’ın eseri. Mimarlık ofisi süitin arka tarafını bir mağaranın iç kısmına benzer şekilde kavisli duvarlara sahip bir şekilde tasarlamış. Ön tarafı ise küllü siyah fayanslarla süslenmiş. Tenon’cular bu durumu şöyle açıklıyor: “Arka taraf bir sığınak gibi tasarlandı. Bu yüzden sert ve koruyucu bir kabuğa sahip. Ön taraf ise daha yumuşak ve davetkâr. İki taraf arasında net bir ayrım yapmak istedik”. Süitte kullanılan 1112 adet ladinin ortaya çıkışında kullanılan algoritma tabanlı program ise stüdyonun iki mimarı Apostolos Mitropoulos ve Thanos Zervos’un fikri. Bu program sayesinde kesilen ahşap parçalar daha sonra 55 büyük modül oluşturularak bir araya getirilmiş. Hepsi elle şekillendirilip düzeltildikten sonra mağara benzeri yapıya monte edilmiş. STİL | Kategorinin diğer yazıları Bir Edition üçlüsü: Sanat, parti ve iyi yemek Bodrum’a sürpriz: Dioriviera pop-up Emre Buga’nın stil atlası İçinden Aman stili geçen bir rüya Janus mu alırdınız Glassafe mi? Köprü + Heykel + Galeri: The Twist İstanbullu Tilda Swinton’ın ‘athleisure’ tarzı Fütüristik otel ‘Svart’ın açılmasına az kala Murat Süter’in ‘lacivert’ sırrı ‘Parazit’in evi aslında gerçek değildi Evi değiştir: Blush mı Green Benjamin mi? Edwina Sponza’nın stil kodları Korona Sonrası Şehir Tabelaları ‘Beslenme farkındalığınız’ ne durumda? Bodrumlu Uzakdoğulu: Leleg Living Bu yazın başrolünde: Soho Roc House Korona günlerinde yaratıcı bir ‘karton’ masa!

  • URBAN-5 | Yuzu Magazine

    March 2024 | Urban english below PENTHOUSE’DAKİ SANAT YEMEĞİNDE NE KONUŞULDU words Onur Baştürk P azartesi gecesi The Ritz-Carlton Residences’ın penthouse katında bir buluşmaya davetliydim. Heyecanlanmayın, öyle seksi bir buluşma değil, bir sanat buluşması. Ama pekala sanat da seksi olabilir değil mi? Mesela Art Basel Miami’de keşfettiğim yeni nesilden Alvin Ong’un ya da hayranı olduğum Hans Op de Beeck’in kimi işleri gayet seksidir. En azından bana göre… Medyadan davetlilerin bir araya geldiği Ritz’deki bu penthouse buluşması ise Artweeks üzerineydi. Malum, Artweeks doğduğu mahalleden, yani Akaretler’den artık ayrılıyor. Artık Artweeks, Ritz’in B Blok tarafında yapılacak. Hatta çok yakın bir tarihte, önümüzdeki 20 nisanda etkinliğin 9’uncu edisyonunun burada yapıldığına tanık olacağız. Ritz’e yabancı değiliz. Şubat ayında Türk galerilerin bir araya gelerek oluşturduğu yeni platform Artshow da burada yapılmıştı. “BU KADAR ETKİNLİK AZ BİLE” 20 nisandaki Artweeks’in açılışından birkaç gün sonra ise Contemporary Istanbul’un lokal fuarı CI Bloom var. Yani şahane bir çakışma söz konusu! Buradan yola çıkarak o gece şunu sordum, “Lokal galerilerin yer aldığı fuar ve etkinlikler sonrası şu söylemi çok duyuyoruz, ‘Hep aynı işleri görüyoruz, değişik bir şey yok’. Yine aynı şey mi olacak?” Bu sorum üzerine, masada bulunan tek galeri sahibi (MERKUR) ve aynı zamanda Artweeks’in yaratıcılarından biri olan Sabiha Kurtulmuş, bu konuda bana katılmadığını söyledi. “Bu kadar etkinlik az bile” dedi Sabiha, “Mesela Miami’ye bak. Art Basel’ın yanı sıra birçok yan etkinlik vardır. Bizim de ana fuarımız Contemporary Istanbul. Ama onun yanı sıra yan etkinlikler de olmalı. Çünkü potansiyel var”. Ben de ısrarla şunu söyledim, “Evet Miami’de çok etkinlik var, ama orada lokal galerilerin yanı sıra farklı ülkelerden galeriler de bu yan etkinliklere katılıyor. Burada sanki bir ‘biz bize’ durumu söz konusu”. Bunun üzerine, Artweeks’in sponsoru Bilgili Holding’i temsilen masada olan şirketin CEO’su Sinan Temo “Artweeks’e yabancı galerilerin gelmesi düşünülüyor” dedi. Evet, beklediğim yanıt tam da buydu. Çünkü bana kalırsa bu “biz bize” durumunun artık bir şekilde aşılması gerekiyor. Yoksa tabii ki birkaç tane daha Artshow ve Artweeks olmalı…. EN DOBRA: SABİHA KURTULMUŞ Bu arada sevgili Sabiha Kurtulmuş’u gecenin en dobra konuşan kişisi seçtiğimi söylemeliyim. Bir ara Contemporary hakkında sohbet edilirken, “CI’a girmek ve orada stand kiralamak çok pahalı” dedi Sabiha, “Oraya girince verdiğiniz paranın karşılığını almak istiyorsunuz”. Ve son CI fuarında bir Rus oligarkın galerisinin standına gelip çok fazla alım yaptığını da ekledi. “Ama yine de giderlerimiz çok fazla” diyen Sabiha, “Bizde hiçbir galerici bu işi yaparak zengin olamaz” dedi. SİNAN TEMO’NUN EVLERİ Doğrusu o gece sohbet hiç beklemediğim kadar hararetli, verimli, hatta eğlenceli geçti. Mesela… - Bir ara Sinan Temo’ya, “En son hangi eseri aldınız?” diye sordum. “Artshow’da Rıdvan Kuday Gallery’den bir eser satın almıştım” diye yanıt verdi. - Temo, koleksiyonuna kattığı eserlerin çoğunu buluşma mekanımız olan Ritz’deki evinde sergiliyormuş. Hatta Temo, masadaki tüm konukları yemek bitince evine davet etti. Böylece evdeki sanat eserlerini görmüş olduk. Bu arada sohbetin bir yerinde, “Bir evim Ritz’de, diğer evim Bebek’te, bazı geceler burada bazı geceler diğerinde kalıyorum” deyince Sinan Temo, gülerek şunu sordum: “Hangi geceler?” WHAT was DISCUSSED at the PENTHOUSE ART DINNER? O n Monday night, I was invited to a meeting on the penthouse floor of the Ritz-Carlton Residences. Don't get excited, it's not a sexy meeting, it's an art meeting. But art can be sexy, right? For example, some of the works by Alvin Ong, a new generation artist I discovered at Art Basel Miami, or Hans Op de Beeck, whom I admire, are very sexy. At least for me... This penthouse meeting at the Ritz, where guests from the media gathered, was about Artweeks. As you know, Artweeks is now leaving Akaretler, the neighborhood where it was born. From now on, Artweeks will take place in Block B of the Ritz. In fact, very soon, next April 20th, we will witness the 9th edition of the event being held here. The Ritz is no stranger to us. In February, Artshow, a new platform for Turkish galleries, also took place here. “SO MANY ART EVENTS ARE TOO FEW” On April 20, a few days after the opening of Artweeks, there is CI Bloom, the local fair of Contemporary Istanbul. Based on this, I asked the following question that night: "After fairs and events where local galleries participate, we often hear this discourse: 'We always see the same artworks, nothing different'. Will it be the same again?" To this question, Sabiha Kurtulmuş, the only gallery owner at the table (MERKUR) and one of the creators of Artweeks, disagreed. "This much event is too little," Sabiha said, "Look at Miami for example. Besides Art Basel, there are many side events. Our main fair is Contemporary Istanbul. But there should be side events as well. Because there is potential”. I insisted, "Yes, there are many events in Miami, but in addition to local galleries, galleries from different countries participate in these side events. It's like an 'us to ‘us situation here”. In response, Sinan Temo, the CEO of Bilgili Holding, the sponsor of Artweeks, who was at the table representing Bilgili Holding, said, "We are thinking of bringing foreign galleries to Artweeks". Yes, that was exactly the answer I was expecting. Because I think this ‘us to us’ situation has to be overcome somehow. Otherwise, of course, there should be a few more Artshows and Artweeks… MOST OUTSPOKEN: SABIHA KURTULMUS By the way, I have to say that I chose dear Sabiha Kurtulmuş as the most outspoken person of the evening. "It is very expensive to enter CI and rent a space there," Sabiha said, "You want to get what you pay for when you enter there”. And she added that at the last CI fair, a Russian oligarch came to her gallery and bought a lot of art. "But still, our expenses are too high," Sabiha said, "no gallerist in our country can get rich from this business”. SINAN TEMO'S HOUSES To be honest, the conversation that night was more heated, productive, and even entertaining than I had expected. For example… - At one point I asked Sinan Temo, "What was the last piece you bought?" He replied, "I bought a work from the Rıdvan Kuday Gallery at the Artshow”. - Temo exhibited most of the works he had added to his collection at his home in the Ritz, our meeting place. Temo even invited all the guests at the table to his house after dinner. At one point in the conversation, Sinan Temo said, "I have a house at the Ritz and another in Bebek, some nights I stay here and some nights I stay there," and I laughed and asked: "Which nights?"

  • ART

    Ocak 2022 | Art | İtalya for english click here ELMGREEN & DRAGSET O zaman çöpe atalım bu bedenleri! Yazı | Oktay Tutuş “Bedenlerimiz artık varlığımızın ana unsuru değil. Sanayi çağında olduğu gibi toplumların ileri üretim yöntemlerine değer üretmiyorlar. Hatta fiziksel benliklerimizin bir avantajdan çok bir engel haline geldiği bile iddia edilebilir! 19. yüzyılda beden, günlük malların üreticisiyken, 20. yüzyılda bedenin rolü daha çok tüketicinin rolü haline geldi. 21. yüzyılın yirmi yılında ise Big Tech tarafından toplanan ve satılan verilerimizle, bedenin durumu artık ürünün durumu. Teknoloji şirketlerinden veri toplanmasına ilişkin kamuya açık bilgilerin bu kadar anlamsız olması ve bu tür şirketlerin hayatımızın her alanına yayılma hızının artmasıyla, bedenlerimizin gelecekteki rolünü düşünmek bazen biraz korkutucu geliyor.” Çağdaş sanat dünyasının nadir ikili sanatçılarından Elmgreen & Dragset, 31 martta Milano’daki Fondazione Prada’da açılacak sergileri “Useless Bodies? / İşe Yaramaz Bedenler (mi)?” için yukardaki cümlelerle çarpıcı bir tarif yapıyorlar. Serginin duyurusuna eklenmiş bu cümleler sergide görülebilecek işleri ne kadar kapsamlı bir şekilde betimliyor, henüz bilgi sahibi değiliz. Yine de kesin olan bazı şeyler var! Mesela bu sergi, sanatçıların bize bedenimizle olan ilişkimizi anlatacak cesur yerleştirmelerinden oluşuyor. Toplam 3 bin metrekare alana yayılacak devasa bir sergi oluşu da yine bildiklerimiz arasında. SAHTE BEDEN İMAJINI KUTSAYAN SPA YERLEŞTİRMESİ Peki neler göreceğiz? Elmgreen & Dragset, öncelikle bize bedenlerimizin geçmişteki klasik dönem işlerde nasıl kutsandığını, eski ile yeniyi yan yana sergileyerek gösterecek. Sonrasında boş ve sonsuza uzanan çalışma alanlarıyla (cubical) günümüz için bile çok gereksiz olan ofis ortamı yerleştirmesi var. Bir uzay gemisiyle bilim laboratuvarı arasında gidip gelen ev ortamına da bir başka yerleştirmeyle dikkat çekiyor sanatçılar. Günümüz teknolojisini hayatımızın her alanına nasıl sindirdiğimizi gösterecek bu yerleştirmeyi, sahte beden imajını kutsayan bir spa yerleştirmesi takip ediyor! Genel geçer güzellik kavramıyla anksiyete atakları geçirttiğimiz fani bedenlerimizin en çok kutsandığı yer ne de olsa spalar ve spor salonları. KİTABI DA YAYIMLANACAK Bunlardan başka Fondazione Prada’nın ortak alanlarında da çeşitli heykeller yer alacak. Gündelik hayatımızdaki objelerden oluşacak bu heykelleri biraz aykırı durumlarda göreceğiz. Serginin bir de kitabı yayımlanıyor. Bir katalogdan ziyade serginin devamı niteliğinde planlanan bu kitapta filozoflar, sanatçılar, yazarlar, biliminsanları ve düşünürlerden oluşan 35 kişilik bir grubun bedenlerimiz ve işlevlerine dair yazıları yer alacak. ELMGREEN & DRAGSET Then let's throw these bodies in the trash! Words | Oktay Tutuş “Our bodies are no longer the main element of our being. As in the industrial age, they do not produce value for the advanced production methods of societies. It could even be argued that our physical selves have become more of a hindrance than an advantage! Where as in the 19th century the body was the producer of everyday goods, in the 20th century the role of the body became more that of the consumer. In the twenty years of the 21st century, with our data collected and sold by Big Tech, the state of the body is now the state of the product. With public information on data collection from tech companies being so meaningless and the speed with which such companies are spreading into every aspect of our lives, it is sometimes a little scary to think about the future role of our bodies.” Elmgreen & Dragset, one of the rare duo artists of the contemporary art world, will open their exhibition “Useless Bodies?”, they make a striking description for the above sentences. We do not yet know how comprehensively these sentences added to the announcement of the exhibition describe the works that can be seen in the exhibition. However, some things are certain! For example, this exhibition consists of bold installations by artists that will tell us about our relationship with our body. It is also among what we know that it will be a gigantic exhibition that will spread over a total area of 3 thousand square meters. Çapa 8

  • TASARIM-268 (Item) | Yuzu Magazine

    July 16, 2025 | DESIGN & INTERIORS the ART of LIVING SOFTLY words Elena Grabar photos Mikhail Loskutov architect + interior designer Ariana Ahmad style Natalia Onufreichuk In a quiet, historic corner of Moscow, a serene family home designed by architect Ariana Ahmad unfolds with grace and intention. Rooted in English-style architecture and surrounded by a private garden imagined by British landscape designer Chris Beardshaw, the apartment feels at once timeless and deeply personal. A REINTERPRETED CLASSICISM The owners—a couple with a young child—gave Ariana full creative freedom. From two separate apartments, she shaped a single, flowing layout that begins with a generous entrance hall. A mosaic by English artist James Hill, crafted in Paris, anchors the entry alongside a sculptural console table. The space opens into an elegant, open-plan living area where the fireplace, lounge, and dining zones coexist with ease. “The building’s architecture suggested an understated kind of luxury,” Ariana says. “I wanted the interiors to reflect that spirit—classically structured, but with emotional depth and a sense of ease.” Behind a ribbed wood partition, a concealed door leads to the private wing: a smaller hallway, a home office, and a children’s zone. The layout plays with openness and retreat—balancing communal moments with quiet ones, in tune with family life. HARMONY OF MATERIALS AND LIGHT The palette throughout is soft and earthy—natural woods, chalky tones, layered neutrals. Texture brings everything to life: velvet-upholstered chairs from Audo Copenhagen, crystal lighting by Christopher Boots, and the rich grain of French herringbone parquet. Breccia di Sicilia marble wraps the kitchen backsplash and fireplace—its swirling pattern echoing the building’s original stonework and continuing the dialogue between exterior and interior. Custom-designed pieces blend seamlessly with furniture by Christophe Delcourt and Collection Particulier. De Gournay wallpaper, traditional window shutters, and diffused daylight enhance what Ariana calls a “softly Parisian” atmosphere—elegant, grounded, and calm. “Light and texture are inseparable in my work,” she adds. “I’m always looking for that quiet balance—where every surface holds the light in its own way.” ART AS ATMOSPHERE For Ariana, art is not an afterthought—it’s a quiet force that shapes the mood of a space. In the living room, monochrome vases by Véronique Ganne explore the limits of texture and glaze—matte, glossy, translucent. On the walls, diptychs by Paris-based Brazilian artist Daniela Busarello bring a poetic stillness, while a contemplative painting by Li Chevalier invites pause in the dining area. In the home office, a piece by Paul Bergigne reflects the subtle movement of nature. “Art gives the home its voice,” she says. “It creates presence—subtle, lasting, and intimate.” That feeling continues in the bathrooms, where black-and-white photographs by Masao Yamamoto offer visual haikus—delicate reflections on silence and transience. A TERRACE ABOVE THE CITY One of the home’s most treasured spaces is the open terrace overlooking the rooftops of old Moscow. Furnished with pieces by Minotti, it becomes a private summer haven for the family—just as thoughtful and balanced as the interiors. A space for breakfasts, reading, evening air. Here too, Ahmad’s design invites stillness and presence—a quiet rhythm shaped by memory, light, and the beauty of restraint.

  • Seyahat

    November 2022 | Travel | France below english Yazı Oktay Tutuş Paris'te bir Kaliforniyalı P arisli iki kız kardeş Capucine ve Juliette'in ABD'nin Kaliforniya eyaletine tutkuları onları 1950'lerden kalma modernist Amerikan tasarımıyla donanmış bir restoran açmaya itmiş. Cali Sisters adıyla anılan kız kardeşler Cali Uptown isimli, oldukça canlı ve hareketli restoranları için Los Angeles merkezli Studio UNLTD ile anlaşmış. Bu firmanın yürüttüğü Cali Uptown restoran tasarım projesi, 20. yüzyılın başlarından kalma bir binada bulunan 2.066 metrekarelik bir dükkânın iç mekanlarının ve cephesinin, Paris'in 10. bölgesinde bulunan art nouveau etkileriyle değiştirilmesinden ibaret. Studio UNLTD, müşterinin Güney Kaliforniya modernist tasarım hareketine ilham veren ruh hali ve yaşam tarzıyla güçlü bir bağlantısı olan restoranı ABD'de değil, Paris'in ortasında. Cali Uptown rahat, aydınlık, geometrik formlara sahip bir bar ve restoran olarak pekala kullanılabilir. Her yerden Amerikan tasarımı ve 1950'lere dair bir detay fırlamasına ise bayıldık! Kız kardeşlerin enerjisini yansıtan, yine herkesin sevebileceği zevkli ve eğlenceli, mutlaka bol porsiyonlu Amerikan mutfağı esintili menüsü de denemeye değer. Bu aralar birileri kulağınıza Paris diye fısıldarsa haberiniz olsun. Words Oktay Tutuş A Californian in Paris T he passion of two Parisian sisters, Capucine and Juliette, for the famous US state of California, prompted them to open a restaurant with a modernist American design from the 1950s. But this Palm Springs restaurant is not in the USA but instead in the middle of Paris. These sisters, known as the Cali Sisters, have signed with Los Angeles-based Studio UNLTD for their very lively and warm restaurant called Cali Uptown. This firm's Cali Uptown restaurant design project consists of replacing the interiors and façade of a 2,066-square-foot shop in an early 20th-century building with art nouveau influences in the 10th arrondissement of Paris. Studio UNLTD has managed to translate very well the client's vision of a vibrant restaurant design with a strong connection to the mood and lifestyle that inspired the Southern California modernist design movement dating back to the 1950s. Cali Uptown could well be used as a casual, bright, geometrically shaped bar or restaurant day and night. If American design and a splash of 1950s details didn't bother you, we love it! Reflecting the energy of the sisters, the tasteful and entertaining American cuisine-inspired menu that everyone can enjoy is also worth trying. If someone whispers Paris in your ear these days, let us know.

  • ART

    Eylül 2021 | Art | Türkiye SEN HANGİ “CRAZY BUNNY”SİN? Yazı | Alp Tekin A ytaç Beyazgül’ün kişisel sergisi “Crazy Bunny”, Yuzu Magazine işbirliğiyle Avlu Bebek’te açıldı. Sanatçının her biri farklı bir tavşan formundaki, büyük boyutlu soyut resimleri renk geçişleriyle insanı hemen tavlıyor. Aytaç’a “Crazy Bunny”lerin sırrını sorduk. Neden “Bunny” figürü? Bunny’leri senin için ilginç kılan ne? Bunny figürü aslında kendimi göstermek istediğim bir silüet. Hani çoğumuz gittiğimiz yerlerde bulunduğumuz ortamın havasına uymak için o ortama uygun bir maske takarız ya! İşte Bunny'ler aslında benim maskelerim. İçimde barındırdığım renklerimin dışavurumu. Elbette izleyici de bu renk armonisinde kendini görüyor, kendini buluyor. Crazy Bunny’lerin formları, renkleri izleyici üzerinde belki de bambaşka duygular uyandırıyor. Benim için hüzünlü olan bir renk ve form, bu resme bakan bir başka kişi için bambaşka anılarla coşku ve mutluluk hissi uyandırabiliyor. Sonuçta ‘Bunny’ formu hepimizin aklında, hafızasında farklı noktalara temas ediyor. Tablolarında renk patlaması var. Bu özel bir tercih mi? Renksizlik, yani rengin olmadığı her şey bana biraz uzak. Bu yüzden yaptığım işlerde rengi her yerde kullanmayı severim. Resimdeki coşku ve heyecanı renklerle göstermek, insanlara hayatımızda renklerin olduğunu hatırlatmak amaçlarımdan biri. Crazy Bunny serisinde de aslında soyut formda tavşanlar var. Bu tavşanlar gerçek hayatta gördüğümüz tavşanlar değil. Biz o formu tavşana benzetiyoruz. Bu formdaki tavşanlarda da hayatın renklerini yansıtıyorum. Kimisinde coşku var kimisinde hüzün ve sakinlik. Bu seriye devam mı yoksa yeni bir şey mi düşünüyorsun? Yeniliklere her zaman açığım. İşlerimde genellikle bir seriye başladığımda uzun bir süre o seriyi her teknikte, her malzemede görmeyi tercih ederim. Her anlatım farklı yönlere sürükler ve farklı şeylerin başlangıcı olur. Ne zaman bir seride doyma noktasına ulaşırsam sanırım kendiliğinden bir diğer seriye geçiş yapıyorum. Tüm bunny’ler içinde favorin hangisi? Papyonlu olanlar favorim. Elbette sanatçı her işini ayrı sever, ama bazı işlere anlam ve içsellik olarak daha bağlıdır. İlham aldığın ressamlar kimler? Bu sorunun yanıtı resme başladığım dokuz yaşımdan beri aynı: Vincent Van Gogh. Bir şekilde büyük bir bağ ile ona bağlıyım. Yaptığım eserlerde bilinçaltımdaki renk kaynağım olduğuna inanıyorum.

  • ART-107 | Yuzu Magazine

    September 2024 | Art & Culture TURKISH BELOW NEW DESIGN LANGUAGES FROM FOUR DESIGNERS words Alp Tekin You might be interested in the exhibition "Crossing Paths and New Design Languages", a collaboration between four designers during the London Design Festival. The exhibition runs until September 22 at Studio Sahil's new studio showroom (address below) and features ESMEZ, Studio Sahil, Studio Pangaea and Kätlin Lõbu. All four designers push the boundaries of glass, ceramics, textiles and jewelry through material experimentation and conceptual exploration. The exhibition is a journey of textural exploration, featuring handmade pieces that embody slow design and emphasize time, care and attention to detail. ESMEZ Let's talk about the four designers... ESMEZ is a London-based design studio founded by Elif Esmez. Specializing in ceramic-based creative products, ESMEZ will present the Istif collection at the London Design Festival. Istif, meaning “stack of/stacking” in Turkish, refers to Elif's versatile elevated surfaces, which come in various sizes and textures designed to be stacked. STUDIO SAHIL Award-winning London-based design studio Sahil is inspired by natural phenomena, patterns and forms. The name 'Sahil', which means 'shore' in Turkish, reflects this connection with nature. For LDF, Studio Sahil will present new blown glass objects based on research with volcanic sand and ash. These natural materials come from Eyjafjallajökull, Snæfellsnes and Reynisf in Iceland. KATLIN LŌBU Kätlin Lõbu is a freelance curator and textile designer working mainly with natural materials such as linen and cotton. Kätlin intertwines her experiences and influences to encode a new language and build her own narrative in contemporary patchwork design. She combines bold colors from Asia, heritage knitting patterns from her native Estonia, and the influences of the vibrant city of London. STUDIO PANGAEA Founder Ayşe E. Coşkun is a product designer and academic. Ayşe will be exhibiting a range of handmade jewelry under the Studio_Pangaea brand for the first time at the London Design Festival. DÖRT FARKLI TASARIMCIDAN YENİ TASARIM DİLLERİ Londra Tasarım Festivali sırasında dört tasarımcının bir araya gelerek oluşturduğu “Crossing Paths and New Design Languages” sergisi ilginizi çekebilir. 22 eylüle kadar Studio Sahil’in yeni atölye showroom’unda (adresi aşağıda) sürecek sergiye ESMEZ, Studio Sahil, Studio Pangaea ve Kätlin Lõbu katılıyor. Dört tasarımcı da malzeme deneyleri ve kavramsal araştırmalarla cam, seramik, tekstil ve mücevherin sınırlarını zorluyor. Sergi, yavaş tasarımı somutlaştıran, zaman, özen ve ayrıntılara dikkati vurgulayan el yapımı parçaların yer aldığı doku keşfine bir yolculuk niteliğinde. ESMEZ Gelelim dört tasarımcının kimler olduğuna… Londra merkezli bir tasarım stüdyosu olan ESMEZ, Elif Esmez tarafından kurulmuş. Seramik bazlı kreatif ürünlerde uzmanlaşan ESMEZ, Londra Tasarım Festivali'nde Is koleksiyonu sergileyecek. STUDIO SAHIL Londra merkezli ödüllü tasarım stüdyosu Sahil; doğal fenomenler, desenler ve formlardan ilham alıyor. Türkçe'de sahil/kıyı anlamına gelen 'Sahil' ismi doğayla olan bu bağlantıyı yansıtıyor. Studio Sahil LDF için volkanik kum ve külle yapılan bir araştırmaya dayanan yeni üfleme cam objelerini sergileyecek. Bu doğal malzemeler İzlanda’daki Eyjafjallajökull, Snæfellsnes ve Reynisf'ten elde edilmiş. KATLIN LŌBU Kätlin Lõbu ağırlıklı olarak keten, pamuk gibi doğal malzemelerle çalışan serbest küratör ve tekstil tasarımcısı. Kätlin, deneyimleriyle yeni bir dil kodluyor ve çağdaş patchwork’te kendi anlatısını inşa ediyor. STUDIO PANGAEA Kurucusu Ayşe E. Coşkun bir ürün tasarımcısı ve akademisyen. Ayşe, Studio_Pangaea markası altında ilk kez Londra Tasarım Festivali'nde bir dizi el yapımı mücevher sergileyecek. ADRES: Studio Sahil, 3 Torrens St, Londra EC1V 1NQ

  • INSAN-2

    Şubat 2023 | People ALP ÖZCAN Words Onur Basturk Alp Özcan talks about founding Alen Yacht in 2004, the new Alen 77 model, and his lifelong passion for the sea. You’ve always been deeply connected to the maritime world, haven’t you? Yes, it’s been a part of my life for as long as I can remember. I’ve been sailing since I was six years old. When I was nine, my family sent me to a boarding school by a lake in Switzerland. I trained and competed in sailing races every day there. Then, in 2000, my father had a sailing yacht built in France. I spent half the year at sea with that boat. Besides sailing, I’ve also done kitesurfing and freediving, and I’ve been on countless boats. That exposure led me to believe that boats could be designed and built to offer better functionality and design. After all, only someone with extensive experience at sea can truly design and produce a more "sea-worthy" boat. THE FIRST "WALK-AROUND" BOAT CONCEPT What would you say are the standout qualities of your yacht company? What sets us apart the most is our unique designs. In 2008, we introduced the world’s first "walk-around" boat concept. This design maximizes usability from bow to stern. Unlike traditional boats where the space is often limited to seating around a table at the rear, the "walk-around" concept creates various functional areas on the deck, reclaiming previously wasted space. Another advantage is its safety, which is now a priority for many European and American manufacturers who have adopted the concept. Beyond design, our commitment to producing only 7-8 boats a year allows us to maintain strict quality control. Most of our team has been with us since 2004, and today we’re a group of around 100. We operate in a 10,000-square-meter facility equipped with the latest technology. STAYING PUT WITHOUT ANCHORING Which of your models are you most proud of? The Alen 55 is our best-selling model. Imagine driving an open-top Bentley along the coastal roads of Italy—that’s the feeling you get cruising at 35 knots on the Alen 55. At 17 meters, it’s neither too big nor too small—a seasoned sailor can handle it solo. It’s the perfect "weekend boat". What are the three key features of your new Alen 77 model? The Alen 77, which continues the "walk-around" concept, features four cabins and two crew cabins. Thanks to its advanced technological equipment and machinery, it’s 30% more fuel-efficient and faster compared to boats of similar size and weight. Additionally, it offers a DPS (Dynamic Positioning System) option that uses GPS coordinates to keep the boat stationary without anchoring. This feature simplifies maneuvering, even with a smaller crew. A HIDDEN GEM: AMORGOS AND PANTELLERIA What does sailing mean to you? Happiness, peace, adventure, and freedom! I could spend the entire year at sea. The ability to step off the boat into a bustling crowd whenever I want and then retreat back to solitude is incredibly liberating. I never stay in one place for more than two or three days—I’m always in discovery mode. So far, I’ve kept my boats at a size I could manage without a crew. Being alone or sometimes with friends on the water is a unique experience. There’s always something to do on a boat, which suits me perfectly since I can’t sit still. Where are you planning to sail this summer? This summer, I’ll likely visit the islands of Patmos, Arki, and Marathi in the Aegean. From there, I’ll head to Mykonos. In Italy, Capri is on the list. Since Alen Yacht has another shipyard in St. Tropez, I spend a few months in the South of France every year. For a hidden gem, I’d recommend the secluded Amorgos Island in Greece or Pantelleria Island, located between Sicily and Tunisia

  • TASARIM-295 | Yuzu Magazine

    October 1, 2025 | DESIGN & INTERIORS CASA ERÉNDIRA: LIGHT & SHADOW photos Cesar Belio Set in a traditional neighborhood of Morelia, the capital of Michoacán in central Mexico, Casa Eréndira was designed by architect Pepe Ramírez as a shared sanctuary for a mother and daughter. Both passionate about Mexican culture, natural materials, lush greenery, and the warmth of Michoacán’s artisanal craft, they envisioned a home that could embody these values not just in form, but in spirit. Ramírez responds with architecture that breathes. Open gardens frame a vegetable patch, interiors flow with greenery that weaves into daily life, and shifting light and shadow bring a quiet sense of mysticism. A study-library anchors the home—conceived as a vessel for their professional and documentary collection. Here, luxury is not about excess, but about the lived experience of space itself: the rhythm of daylight, the dialogue between plants and architecture, and a seamless integration with context. The house doesn’t seek to dominate its surroundings; instead, it grounds itself with humility, using local materials and native gardens to create an atmosphere of calm, freedom, and balance. The journey begins at the entrance and unfolds inward, leading to a rear garden that serves as the home’s visual and emotional focal point—an echo of Luis Barragán’s spatial poetics at Casa-Estudio. Toward the street, the façade stays discreet, its strength revealed in the quiet confidence of its volumes: assertive yet never ostentatious. Casa Eréndira is a reminder that architecture’s greatest gesture can be restraint—letting light, shadow, and nature tell the story.

  • Bodrum-3 | Yuzu Magazine

    Temmuz 2022 | Bodrum Coffee Table Book | GASTRO & FUN TRATTORIA IL MANDARINO Yazı & Fotoğraflar | Onur Baştürk İ talyan bir babayla İranlı bir annenin kızı Melina Di Cristina. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü Japonlar’la beraber yapan İtalyan ekipte yer alan babasının işi dolayısıyla 1988’de İstanbul’a taşınıyor. Sonraki yıllarda tüm aile artık tamamen İstanbullu oluyor. Üniversite sonrası uzun yıllar kurumsal hayatta yönetici asistanlığı yapan Melina, bundan dört yıl önce kışın İstanbul’da çok bunalıyor ve “Havanın en sıcak olduğu yer burasıydı” dediği Bodrum’da alıyor soluğu. Bir hafta kalıp dönerim dediği Bodrum’da bir yıl kalıyor ve bu sırada Bitez’de Çilingir Sofrası adlı mekanın müdavimi oluyor. Gel zaman git zaman, Melina mekanın devredileceğini öğreniyor ve kendini bir anda eşi Cenk Kırmacı’yla beraber buranın sahibi olarak buluyor. Eşinin, “İtalyan lokantası yapmalısın” teşvikiyle babaannesinin çok eski yemek tarifi kitabını raftan indirip harıl harıl çalışmaya başlıyor. Böylece Bitez’deki mandalina bahçesi içinde yer alan Trattoria il Mandarino macerası başlamış oluyor. writer & photography | Onur Baştürk M elina Di Cristina, the daughter of an Italian father and an Iranian mother. She moved to Istanbul in 1988 due to the job of his father, who was part of the Italian team that built the Fatih Sultan Mehmet Bridge together with the Japanese. In the following years, the whole family has become entirely from Istanbul. Melina, who worked as an administrative assistant in corporate life for many years after university, got very depressed in Istanbul in winter four years ago and got in Bodrum, where she says, “This was the warmest place”. She stayed for a year in Bodrum, where she said she would stay for a week and return, and meanwhile, she became a regular at a place called Çilingir Sofrası in Bitez. In time, Melina learned that the place will be transferred and then suddenly found herself as the owner of the place with her husband Cenk Kırmacı. With the encouragement of her husband, “You should make an Italian restaurant,” she took down her grandmother’s very old recipe book and started working hard. Thus, the adventure of Trattoria il Mandarino, located in the tangerine orchard in Bitez, has begun. Tamamı için... For more... Print BODRUM - COFFEE TABLE BOOK Out of Stock View Details

  • INSAN-2

    Mart 2022 | İnsan | Türkiye Benim Düzüm, Babama Ters Yazı | Yasemin Yapanar B en bir müddettir havalı kariyerden çok daha ötesini istiyorum! Cebimdeki paraya değil, biriktirdiğim deneyimlere bakıyorum. Çok çocuklu bir aileye sahip olmayı değil, kadın başıma çılgın hayallerimin peşinden koşabilmeyi diliyorum. Biraz orada, biraz burada özgür bir hayat kuruyorum. Kendi gerçekliğimi yaratıyor, hayallerimden bile güzel bir hayat kurma yolunda ilerliyorum. Nereye gittiğimi bilmeden, kalbimin sesini takip ederken benim düzümün, babamın tersi olduğunu görüyorum. Söylenen bir babam, uyum sağlayan bir anam ve tam zıttım bir abim var benim. Çocukluğumdan beri, ailem ne diyorsa onun tam tersini yapma gibi bir inadım var. Bir süredir Kostarika’dayım. Bir müddet daha da dönmeyi düşünmüyorum. Arada bir babamdan gelen dolar kuru hatırlatmaları beni kaygıya soksa da, gözyaşlarımla kazandığım parayla buralarda biraz daha kalmayı ve hatta önümüzdeki kışı burada geçirmeyi diliyorum. Her ne kadar babam her konuşmamızda dönmemi söylese de dinlemiyorum. Epey bir süredir ailemin dediklerini yapmıyor, onların yürü dediği yoldan yürümüyor, doğrularını mutlak doğru bellemiyorum. Bedelini ödemeye razı olarak, doğru bildiğimi yapıyorum. Nereye varacağını öngöremediğim halde sonsuz güvendiğim kendi yolumdan yürürken, ailemin üzülmesinden tedirgin olmuyorum. Keza başkalarının dediği yolu yürüyünce de ben üzülüyorum! Bu matematiğe göre, en azından birimiz mutlu olabiliyoruz. ONLARIN HAKLISIYLA BİZİM DOĞRUMUZ BİR DEĞİL Kendime, “Eğer ailem olmasalardı onların fikirlerini alır mıydım?” diye soruyorum. Her daim kaygılı babamın, bu konular özelinde kesin almazdım biliyorum. Bir kulağımdan gireni diğer kulağımdan salmaya bakıyorum. Bazen kulağıma takılı kalıyor ve babamın kaygısı bana geçiyor. Bunun sebebi de söylediklerinde ‘haklı’ olması. Ailelerimizin yönlendirmelerine kanmamızın en büyük sebebi haklı olmaları ya zaten. Ama onların haklısıyla bizim doğrumuz bir değil ki. Eğer her haklı olanın sözünü dinleseydik, evden sokağa adım atmamamız gerekirdi. Şahsen haklı olana hak vermekten yoruldum. Haklının değil, kendi doğrumun peşinden gitmeyi seçiyorum. Çünkü etrafımdaki tüm ‘haklılara’ rağmen, kendi doğrularımın peşinden gittikçe, kendi yollarımın taşlarına takılıp yeniden kalktıkça, kendi denizimde kulaç attıkça hayat benden yana akıyor. Bana ne yapmam gerektiğini söyleyenlere değil, nasıl yardımcı olabileceğini soranlara ihtiyacım var. HATALARIMA ALAN TANISINLAR Ben ailemin aklını değil, sevgisini istiyorum. Düşünceleri onlara kalsın, bana koşulsuz sevgilerini versinler. Akıl öğretmenim değil, güvendiğim limanım olsunlar. Hata yapayım, onlara kaçayım. Koyunlarında ağlayayım. Sıcacık sarsınlar beni. ‘Ben sana demiştim’ demesinler. Hatalarıma alan tanısınlar. Kapsasınlar beni. ‘’Seni anlayamıyoruz ama kim olursan ol, ne yaparsan yap, biz her zaman seni destekleyeceğiz’’ desinler. Bunları yapmamayı tercih ederlerse de kendileri bilirler. Muhabbetim azalır, sevgim baki kalır.

  • PEOPLE

    December 2020 | People TR Below BERRAK YURDAKUL The 4 Attitudes to Embrace in Life Words Onur Baştürk The Peacock That Doesn't Speak, The Sixth Race, The Guardian of Two Worlds, A Homemade Parachute, Seven Thoughts About You... Berrak Yurdakul’s books have always carried a subtle wisdom and guidance that never feels condescending. Recently, she’s begun sharing her insights not only through her books but also via online seminars. What sets her apart from other self-improvement guides is this: her solid training in Tibet and her openness about being a Buddhist. How did you come to embrace Buddhism? Did you undergo any formal training? I first encountered Buddhism in my twenties. I was deeply impressed by its approach to the mind, its emphasis on mental discipline, and its realism. During a trip to Nepal, I met Chogye Trichen Rinpoche, who had settled there after the Chinese occupation of Tibet. A brief conversation with Rinpoche was enough to awaken in me the desire to become a Buddhist. I later studied with other teachers, but primarily, I consider myself a student of Trichen Rinpoche. He left his earthly body in 2007, but we believe the teacher-student connection transcends death. SEEING MY OWN PRIDE AND VIOLENCE How did your transformation unfold? Integrating Buddhist practices into my life brought about significant changes. Buddhism teaches us to confront our own darkness. Like many, I had a mind programmed to blame others for the injustices, cruelty, and lack of love in the world while absolving myself of any responsibility. When I looked at myself objectively, I realized that all those dark elements existed within me, too. I saw my own pride, the violence I carried openly and secretly, my selfishness, my hypocrisies, and much more. Completely purging oneself of these isn’t easy, but even acknowledging their existence is a big step forward. Is Buddhism a religion or a teaching? This is a common point of confusion. Buddhism isn’t a religion because Buddha wasn’t a prophet—he was a human being, just like you or me. He looked into his own mind, came to know it, and gained great freedom as a result. He tells us how he achieved this freedom, teaches us the methods he practiced, and assures us that we can find all the answers to existence within ourselves if we apply these practices. You don’t need to be a Buddhist to benefit from Buddhist practices. Regardless of your beliefs, mindfulness and meditation can help you achieve inner freedom, get to know yourself better, and open your heart. FOREVER THE WOUNDED GAZELLE, BECAUSE… I loved your piece on “The Four Attitudes to Life.” The first one is “the wounded gazelle.” You say that, like a wounded gazelle, a person should find a sanctuary where they can heal and return to it often. Why a wounded gazelle? Can’t we visit this sanctuary when we’re not feeling wounded? Must a person always be broken to reconnect with their essence? From a Buddhist perspective, we are always the wounded gazelle. Whether we feel good or bad doesn’t change our wound. This wound comes from not knowing our true nature and being disconnected from our real essence, which is made of love and compassion. PAIN HURTS LESS The second attitude is the “strong lion.” Here you say, “One must not give in to upsetting and shocking situations or let gloomy thoughts take over.” Can you elaborate? It’s essential to fully experience every moment, whether it’s joyful or sorrowful. Life is made up of all these experiences. Rejecting unpleasant moments as “bad” only creates division and conflict. We can’t run away from negative thoughts, but we can strive not to identify with them. By “not being taken over,” I mean staying present with all negative feelings, thoughts, and experiences without letting them consume you. You stay with whatever is happening but avoid getting lost in the narrative your mind creates about it. This attitude brings calm during difficult times and, most importantly, keeps you from falling into the deep pit of self-pity. Over time, practice shows us that when our mind doesn’t overreact or resist, pain hurts less. The most beautiful attitude is “the wind.” Can you explain it further? Our inner state often changes easily based on external influences. If we find our surroundings unpleasant or unattractive, we want to leave. If we’re near someone we’ve labeled as “unlikeable,” we want to get away. The wind, however, makes no such distinctions. It doesn’t find any place ugly or dislike anyone. It isn’t a victim of duality. The wind sees and accepts everything as it is. It moves freely and contentedly everywhere. I also liked the “madman’s attitude,” but it confused me. Is it just about being indifferent to praise and criticism? “Indifference to praise and criticism” is actually a significant mastery. It’s not something you can achieve without inner freedom and escaping the grip of the ego. Otherwise, you might pretend to be unaffected, but in truth, you’re just acting. To truly not be influenced by others’ opinions, you need to have achieved great inner victories. When our minds and hearts are in the hands of the ego, we spend most of our time caring about what others think of us and trying to win their approval. It’s a colossal waste of time and energy. BERRAK YURDAKUL Hayata Karşı Takınılması Gereken 4 Tavır Konuşmayan Tavus Kuşu Camio, Altıncı Irk, İki Cihanın Bekçisi, Ev Yapımı Bir Paraşüt, Senin Hakkında Yedi Şey Düşündüm... Berrak Yurdakul’un kitaplarında üstten bakmayan ince bir bilgelik ve yol göstericilik her daim vardı. Son dönemlerde ise öğrendiklerini sadece kitaplar aracılığıyla değil, online seminerlerle de aktarıyor. O, diğer kişisel gelişimcilerden şu açıdan net bir şekilde ayrılıyor: Tibet’teki sağlam eğitimi ve Budist oluşunu gizlememesiyle... Budizmi benimseyişin nasıl oldu? Bilgileri nerede aldın, herhangi bir eğitimden geçtin mi? Budizmle yirmili yaşlarımda tanıştım ve budist görüşün zihne yaklaşımından, zihin eğitimine verdiği önemden, gerçekçiliğinden çok etkilendim. Bir Nepal seyahatim sırasında, Çin işgalinden sonra Nepal’e yerleşen ‘Chogye Trichen Rinpoche’ ile karşılaştım. Rinpoche ile biraz sohbet etmem, budist olmak isteğini içimde uyandırmaya yetti. Daha sonra başka öğretmenlerle çalıştım, ama esas olarak Trichen Rinpoche’nin öğrencisiyim. Rinpoche, 2007 yılında bu dünyada kullandığı bedenden ayrıldı ama biz öğretmen öğrenci bağının ölümle kopmayacak kadar güçlü olduğuna inanırız. KENDİ KİBRİMİ, ŞİDDETİMİ GÖRDÜM! Dönüşüm sürecin nasıl oldu? Budist pratikleri hayatıma entegre edip çalışmaya başladıktan sonra kendimde birçok değişim gözlemledim. Budizm bize kendi karanlık taraflarımıza bakmayı öğretir. Ben de çoğu insan gibi dünyada gördüğüm adaletsizlikten, zulümlerden, sevgisizlikten dolayı hep başkalarını suçlamaya ve kendimi temize çıkarmaya programlanmış bir zihne sahiptim. Objektif bakışla kendime bakınca, tüm bu karanlık unsurların benim içimde de olduğunu gördüm! Kendi kibrimi, içimde açıkça ve gizlice taşıdığım şiddeti, bencilliğimi, iki yüzlülüklerimi ve daha başka birçok şeyi gördüm. Budizm din mi öğreti mi? Bu konuda kafalar hep karışıktır... Budizm din değil çünkü Buddha bir peygamber değil. Senin, benim gibi bir insan. Kendi zihnine bakmış ve onu tanıyarak büyük bir özgürlük kazanmış. Bize bu özgürlüğü nasıl kazandığını anlatır, kendi uyguladığı yöntemleri öğretir ve pratikleri yaparsak varoluşa dair bütün yanıtları kendimizin bulabileceğini söyler. Budist pratiklerden faydalanmak için budist olmak gerekmez. Hangi inanca sahip olursanız olun, mindfulness ve meditasyon pratikleriyle içsel özgürlükler kazanabilir, kendinizi daha iyi tanımayı ve kalbinizi açmayı öğrenebilirsiniz. DAİMA YARALI CEYLANIZ, ÇÜNKÜ... “Hayata karşı takınılması gereken dört tavır” yazına bayılmıştım. O tavırlardan ilki “yaralı ceylan tavrı”. Diyorsun ki, insan tıpkı bir yaralı ceylan gibi kendini iyileştireceği bir sığınak bulmalı ve oraya sık sık gitmeli. Neden yaralı bir ceylan gibi? Böyle hissetmediğim zamanlarda da kendi yarattığım sığınağa gidemez miyim? İnsanın özünü hissetmesi için hep darbeli mi olması gerekiyor? Budist bakış açısına göre bizler daima yaralı ceylanız! Kendimizi kötü ya da iyi hissetmemiz yaramıza dair hiçbir şey değiştirmez. Çünkü yaramız gerçek doğamızı bilmeyişimizden, sevgi ve şefkatten oluşan gerçek varlığımızdan uzaklaşmış olmaktan kaynaklanır. ACI DAHA AZ ACITIR İkinci tavır, güçlü aslan tavrı. Burada da “İnsan üzücü ve sarsıcı durumlara kendini kaptırmamalı, kasvetli düşüncelerin eline geçirmemeli zihnini” diyorsun. Üzüntülü veya sevinçli, her anın tamamen yaşanması gerekli. Hayat bunların bütünü. Hiçbir tecrübeyi bu kötü diye itip uzaklaştırmaya çalışmamalı. Bu sadece bölünme ve çatışma yaratır. Olumsuz düşüncelerden asla kaçamayız, ama onlarla özdeşleşmemeye gayret etmeli. Ele geçmekten kasıt budur: Kendini zihnin içeriğine kaptırmadan tüm kötü duygularla, düşüncelerle, tecrübelerle kalabilmek... Her ne oluyorsa onunla kalırız, ama zihnimizin o ana dair yazdığı hikâyenin içine dalmayız. Bu tavır bize zor zamanlarda sükunet getirir ve en önemlisi kendine acımanın derin çukuruna düşmekten korur. Zamanla pratiğimiz bize şunu gösterir: Zihnimiz abartılı tepkiler vermediği ve direnç göstermediği zaman acı daha az acıtır. En güzel tavır, rüzgâr tavrı. Onu biraz daha açar mısın? Genellikle içsel durumumuz dış tesirlere göre kolayca değişir. Bulunduğumuz yeri çirkin ya da kötü görüyorsak oradan hemen çıkmak isteriz. ‘Sevmiyorum, beğenmiyorum’ diye etiketlediğimiz birinin yanındaysak ondan uzaklaşmak isteriz. Rüzgâr böyle ayrımlar yapmaz. Hiçbir yeri kötü bulmaz, kimseyi beğenmemezlik etmez, ikiliğin kurbanı değildir. Herkesi ve her şeyi olduğu gibi görür, kabul eder. Her yerde aynı kolaylıkla, aynı hoşnutlukla dolaşır. Bir başka hoşuma giden ama kafamı karıştıran tavır da delilerin tavrı! Sadece eleştiri ve övgüye kayıtsız kalma durumundan mı ibaret delilerin tavrı? ‘Sadece eleştiri ve övgüye kayıtsız kalabilmek’ dediğimiz şey aslında büyük bir ustalık gerektiriyor. İçsel olarak özgürleşmeden, egonun elinden kaçmadan yapılabilecek şey değildir bu. Ancak etkilenmiyormuş gibi, numara yaparsın belki. Gerçekten etkilenmemek için büyük içsel zaferler kazanmış olmak gerekir. Aklımız ve kalbimiz egonun eline geçmişken, zekâmız egoya hizmet ederken vaktimizin büyük bir bölümünü başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü önemseyerek ve kendimizi başkalarına beğendirmeye çalışarak geçiriyoruz. Bu çok büyük bir zaman ve enerji israfı. RÜYADAYKEN RÜYADA OLDUĞUNU ANLAMAK İÇİN... Bir başka merak ettiğim mesele: Rüyadayken rüyada olduğunu bilmek. Bunu yapabilmek için nasıl bir zihin eğitimi gerekiyor? Tibet’te ‘rüya yogası’ olarak bilinen bir pratik yapılır. Bu pratik, rüyayı yönetebilmek için yapılan bir pratiktir ve rüyadayken rüyada olduğunu bilmek ilk adımdır. Hiç de kolay olmayan bu ilk adımı atabilmek için gün boyu bazı özel egzersizler yapılır. Bir zamanlar gizli öğretiler olan tüm bu pratiklere artık kolayca ulaşılabiliyor. İletişim çağının en güzel taraflarından biri bu: Tüm manastırlar canlı yayın yapıyor, çok büyük hocalar online dersler veriyor, eskiden ‘sır’ olan pratikler herkese açıldı.

  • TASARIM-1

    Ekim 2021 | Tasarım | VOL V SAKIZLI EV Dünyanın sonundaki ev Yazı | Onur Baştürk V arolan eski yapıyı çok fazla yıkıp dökmeden yeni bir hale getirme işi bizde çok da popüler bir durum değildir. Çünkü bu coğrafyanın hakim kültürel kodları malum, sıfırdan üretilmiş yeni yapıya daha çok meftun. Oysa eski yapıyı makyajlayıp yeni bir sürüm elde etmek gayet mümkün. Dünyada örneği çok. Mesela bu işi nefis bir şekilde yapan iki yakın arkadaş, April Brown ve Sarah Sklash, demode motelleri devralıp makyajlamalarıyla ünlüler. Yeniledikleri ilk motel olan June’la müthiş bir popülerlik kazandılar, hatta Netflix’te “Motel Makeover” adlı belgeselleri dahi var. Bizde ise “makeover” alanı yeni yeni gelişiyor. Bu işi en iyi yapanlardan biri Çeşme’de yaşayan Nur Kaşıkçı Eke - Alpkaan Eke çifti. Alaçatı’da butik otelleri olan Eke çifti önce bu otelleri satmış, daha sonra da peş peşe ev satın alarak “makeover” işine başlamış. İki yıl içinde tam altı ev yenileyen Eke çifti yaptıkları bu yeni işi şöyle anlatıyor: “Onlarca yıllık yaşanmışlığın izleri olan Çeşme’nin deniz kıyısı mahallelerindeki evlere ikinci baharlarını yaşatıyoruz. Ruhunu kaybetmiş, yorulmuş yapılara yeni mimari öğelerle tasarım ve fonksiyonelliği sağlıyor; böylece bir nesle daha deniz, tatil, yaz aşkı ya da 40 yıllık süren yazlık komşuluklar için ev sahipliği yapma şansı yaratıyoruz”. Devamı için... Print YUZU MAGAZINE - V Out of Stock View Details

bottom of page