
828 results found with an empty search
- TASARIM-1
August 2023 | Design & Interiors english below Brooklyn’deki tarihi deponun modern yorumu words Leon Williams photos DarcStudio M imar Vincent Appel’ın ikonik Williamsburg mahallesinin ruhuna bir övgü olarak tasarladığı bu ev projesinin hedefi, Brooklyn depo mimarisine saygı duruşunda bulunmak ve eskiden yeniye bir yolculuk yaratmak olmuş. 1910’da inşa edilen bina, özenli ve saygılı bir şekilde çatı katı tarzı modern bir binaya dönüştürülmüş ve çok yakında bu bina iki kat yüksekliğindeki alanlara sahip iki dubleks ve bir triplekse ev sahipliği yapacak. Of Possible mimarlık ofisi kurucusu Vincent Appel projeyle ilgili şunları söylüyor: “Sürekli değişen bir yerin (Williamsburg, Brooklyn) atmosferini yakalamak ama yine de yeni olduğu kadar tanıdık da hissettiren bir bina yapmak istedik. Hem özel hem de sokaktan sessizce izole edilmiş, aynı zamanda bol miktarda doğal gün ışığı alan, iç ve dış mekan arasında açıklık ve süreklilik hissine sahip evler yarattık. İki kat yükseklikte iç mekanların yaratılması, tüm bu niyetleri gerçeğe dönüştüren bir fikir oldu”. Appel, terakota cepheli binanın arka teraslarının çok eşsiz bir alanlar olduğunu söyleyip ekliyor: “Bu alanlar Williamsburg’ün kimliğini yansıtıyor”. "New York’ta pazar o kadar verimli ki, yatırımcıların çoğu pazarda trend olan şeyleri kullanıyor, ancak bu projenin müşterisi farklı bir şey yaratmak istedi" diyor Appel: “Hayat boyu bir New Yorklu ol arak, inşa etmeyi amaçladığı topluluğu anladı, mimari ve inşaat kalitesinin, bir yerin nasıl hissettirdiğine dair daha geniş anlamda nasıl katkıda bulunduğunu derin bir takdirle karşıladı”. web www.ofpossible.com instagram @of_possible A modern interpretation of classic loft living in Brooklyn D esigned by architect Vincent Appel as a tribute to the spirit of the iconic Williamsburg neighborhood, the goal of this house project was to pay homage to Brooklyn rowhouse architecture and loft living. Constructed in 1910, the building has been painstakingly and respectfully transformed into a modern loft-style building that will soon house two duplexes and a triplex with double-height spaces. Vincent Appel, founder of Of Possible architecture office, says: “We wanted to capture the atmosphere of a place that is constantly changing (Williamsburg, Brooklyn) but still make a building that felt as familiar as it did new. We wanted to create homes that were both private and quietly isolated from the street, but also had a sense of openness and continuity between interior and exterior with plenty of natural daylight. The creation of the dramatic double height interior spaces was the idea that brought all these intentions to reality”. “The market in New York is so efficient that most developers use what's trending in the market, but the client for this project wanted to create something different,” says Appel: “As a lifelong New Yorker he understood the community he intended to build for and had a deep appreciation for how the quality of architecture and construction contributes to the broader sense of how a place feels. In this project, we were being asked to imagine what a place should feel like” web www.ofpossible.com instag ram @of_possible
- INSAN-2
Aralık 2020 | İnsan | Türkiye Under'30 Yazı | Onur Baştürk Lal Batman, Miro Gerede Erkaya, Buğra Büyükşimşek, Kutsal Engeç Devamı için... Print YUZU MAGAZINE - II Out of Stock View Details
- ART
Nisan 2020 | Art | Türkiye Sessiz Odanın Çığlığı Yazı | İsmail Polat O ğlu Raad Zeid annesi için “Nükleer yakıt gibiydi, gittiği her yeri aydınlatırdı” diyor. Geçmişe uzanıp hikayesine ve eserlerine baktığımızda insanlar üzerinde bıraktığı etki gerçekten öyle. Eserlerindeki güçlü ifadeler de bunun sonucu, insan ruhundan ilhamla… Çok kederli bir döneminde büyükelçilik binasındaki atölyesine kapanıp tek bir sineğin kanatlarındaki çırpınışla yeniden hayata dönen ve kendini renklere vurarak “Cehennemim” adını verdiği başyapıtını ortaya koyan ünlü ressam Fahrelnissa Zeid’in izini sürdük. Türkiye'de modern sanatın öncüsü Fahrelnissa Zeid 1901 İstanbul doğumlu. Osmanlı döneminin önde gelen ailelerinden, sanat tutkunu Şakir Paşa ailesinden geliyor. Ünlü ressamın yazar İzzet Melih Devrim’le evliliğinden olan oğlu Nejad Devrim Türkiye'nin en önemli ressamlarından biri. Kızı Şirin Devrim ise Şehir Tiyatroları'nda oyun sahneleyen ilk kadın tiyatrocu. Zeid ayrıca seramik sanatçısı Füreya Koral'ın da teyzesi. İstanbul ve Paris'te sanat eğitimi alan Zeid, 1934 yılında Irak'ın Ankara temsilcisi Emir Zeid ile evlendikten sonra Irak Kraliyet ailesinin en önemli isimlerinden biri olur. O artık bir prensestir. 1901’de İstanbul’da başlayan Zeid’in hikayesi bu evlilik sayesinde Berlin, Paris, Londra ve Amman’a kadar uzanır… Bir prenses olarak dünyayı dolaşır ama onun tek derdi sanat, içinde kopan rengarenk fırtınalardır. O yüzden bir prensle evlendiği için protokol üyesi olsa da tuvalinden ve renklerinden vazgeçmez. Büyükelçilik rezidansının bir odasını atölyeye dönüştürür ve zamanın çoğunu resim yaparak geçirir. 1920’lerde Paris’de yaşadığı dönemlerde fovist ve dışavurumcu yaklaşımı kucaklar. Esprili kişiliğiyle girdiği her ortamla güçlü bağlar kurar, herkesi kendine hayran bırakır. Dışavurumculukta ve soyut resimde o kadar iyi işlere imza atar ki, birçok sanat eleştirmeni onu 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından Jackson Pollock’a benzetir. Öylesine güçlü, öylesine sarsıcı. Simone de Beauvoir’nın “Yaşamım kendime anlattıkça, gerçek hale gelecek güzel bir masal” sözü Zeid’in hayatına çok rahat uyarlanabilir. TA Kİ BİR GÜN ODAYA BİR SİNEK GİRENE KADAR…. Zeid’in ölümünden yıllar sonra eserleriyle yaptığı büyük Londra çıkarmasının gerçek hikayesi de yine çok sevdiği bu şehre uzanıyor aslında. 1940’larda eşinin çok sevdiği kuzeni ölünce uzunca bir süre hayata küser ve atölyesine kapanır. Hiç kimseyle görüşmez, sadece boş boş duvarlara bakar bir başına. Ve bu yalnızlık operasyonu, kocası dahil herkesi şaşırtacak kadar uzun sürer. Kendisi de ne yapacağını bilemez ve sürece teslim olur. Ta ki bir gün odaya bir sinek girene kadar… Bir anda dikkati ona doğru kayar. Tüm gün sineğin kanat çırpınışlarını izler. O küçücük sineğin kanatlarında her defasında böylesine bir coşku yaşanıyorsa, hayat hala devam ediyor der ve kalkar. Uzunca bir süre hiç dokunmadığı renkleri yoğurur, eline fırçasını alır ve “Cehennemim” adını verdiği şaheserini yaratır. Bu eser soyut resmin en önemli işlerinden biri olur ve Zeid’i yeniden Londra’ya taşır…. Nasıl mı? İstanbul Modern’de sergilendiğinde Tate Modern’in eski direktörü Chris Dercon eseri görür görmez çarpılır ve saatlerce önünde bekler. Jackson Pollock kadar güçlü dediği eserin izini sürer ve müzenin yöneticileriyle iletişime geçerek “Cehennemim”i ve 22 farklı Zeid eserini Londra’ya taşır. Beş ay boyunca sanatseverle buluşan eserler, Tate Modern yöneticilerini şaşırtacak derecede büyük ilgi görür ve ziyaretçi akınına uğrar. Böylece Londra’daki keder yüklü bir zaman dilimi, onu aynı şehirde en popüler zaman dilimine taşır. Fahrelnissa adı günlerce konuşulur, tabii ki yine başrollerde “Cehennemim” vardır. “KİŞİ KENDİNE YETMEZ” Tüm dünyanın yalnızlığıyla baş başa kaldığı şu belirsiz günlerde herkesin farklı kaygıları var. İşe gitmek, toplantıları organize etmek, alışveriş yapmak, trafikle boğuşmak, uçağı yakalamak, çocukları okula göndermek ya da sevdiklerine kavuşmak gibi eski ve “büyük” dertlerimiz şimdilik çok uzakta. Tam yerini almasa da online devam ediyoruz hayatımıza. Yanı sıra uzun zamandır kendini boşlayanların, içine yönelmesi ve iç huzuru aradığı uğraşlar da var. Açıkçası kimse eskisi gibi kalmak da istemiyor. Dünyanın döngüsü çoktan bozulmuştu, coronavirüs salgını şimdi herkesi “yaşamının yeni normali”ni bulmaya zorluyor. Şimdi kendimizle baş başa kalınca nasıl yaşamamız gerektiğini öğreniyoruz. Hepimizin çabaları mucizeyle sonuçlanmayabilir ama denemekte fayda var, hazır bu kadar kendimize kalmışken. Dolayısıyla sosyal medya ve tv’lerin canlı yayınlarına hapsolmak yerine evimize sızan canlı bir sinek ya da farklı hayat çırpınışlarının izini sürmekte fayda var. Hayata dair çırpınışlar her koşulda devam ediyor. Önemli olan bunu görebilmek. Zeid’in Paris’i terk ederken dediği gibi: “Kişi sanat yapmış olmak için resim yapmaz, zira sanat diye bir şey yoktur, sanat eseri de. Yaşama sevinci, yaratma sevinci vardır, ÇÜNKÜ KİŞİ KENDİNE YETMEZ.” Kendinize yetemediğinizde, taşmaya bakın! NOT “Cehennemim”, İstanbul Modern’in koleksiyonunda saklı. Zeid’in portrelerinden bir seçki sunan “Üç Kişilik Oyun” adlı sergiye ise Dirimart Galeri’nin web sitesi üzerinden erişmek mümkün. ART | Kategorinin diğer yazıları ‘Resimlerin kendi içinde tedirgin olmasını önemsiyorum’ Mahremiyeti sorgulamak daha erotik Yuzu & nom-studios sunar ‘LOOP’ sergisi Kemal Özen "Gam'zede" Online Sergi Hangi yetişkin bir ‘Gam’zede’ değil ki artık? Ali Elmacı’nın atölye günleri notları May Parlar "Collective Solitude" Online Sergi Lara Kamhi’yle paradokslar ve izolasyon üzerine... BASE’in yeni dijital projesi yakında Sessiz Odanın Çığlığı İtalya’daki müzeden salgına bakınca… Yıldızı daha da parlayacak: Salman Toor Online açılış yapan İstanbullu sergi
- İNSAN-74 | Yuzu Magazine
August 2024 | Vol 13 TURKISH BELOW DİLARA KARABAY ‘I have no sense of belonging, but this is my first home’ How did you first come to the Northern Aegean? How did you decide to settle here and open the Simurg Inn? Although it was a longer way to the south of Turkey, we always used the Canakkale route. Because I loved going through there. I accidentally found this land in 2005 and fell in love at first sight! In 2007, the construction of the house was finished. After 2016, when I moved from the big house to the small house, I wanted to make the house habitable again. First I organized a dear friend's 50th birthday party here, and then I didn't go back to the city for eight months! Because the first night I came here, I was so happy... When I decided to stay here, I turned our house into Simurg Inn Hotel in a short time, both due to the conditions and as a person who could not stand idle! What do you like most about the Northern Aegean? In fact, the question should have been "What don't you like?" I love the nature, the atmosphere, the feeling, in short, everything about this place. The gods weren't here for nothing! Every time I come home, I feel a happiness that I can't explain. I don't have much of a sense of belonging. I have moved houses a lot so far. But I can say that this was my first and only home. When you opened Simurg Inn, did you think it would get so much attention? I created a place that made me happy. I never had any goals to make it a well-known or hip hotel. In fact, I continued to host guests in my house and set up a long table. I guess my happiness passed to people and spread through word of mouth. Believe me, I'm still surprised! The hotel is evolving organically. For example, we established agricultural areas. We started to grow most of what we ate at the table. We opened the beach without a planned schedule. While we were trying to tidy up the village, two more houses and a shop were added. So we left it to the flow and going on like this. How would you describe the style of your home? A house that totally reflects me! The objects, pictures I have collected for years, my comfortable armchair, my books... It all came together over the years. I can't just say, ’I love only this.' I have collected the works of artists that I will spend my life with and never get tired of looking: such as Yalçın Gökçebağ, Ömer Uluç, Kezcan Arca Batıbeki, Fahrettin Baykal, Murat Tosyalı, Burhan Uygur... How does your typical day go here? I sleep very little. I can never stand still. I go upstairs for breakfast and go for a walk with my dogs. Then I write, draw, cook and spend time with my friends. I actually work every minute. Even when I walk on the road, I mess around. Since I get bored easily, I change the decoration of the hotel and the house. Recently, I have been able to take time for myself because I have been able rein in my controlling side. By the way, my new profession is jewelry design. Now I am in the process of preparing a new collection. There is also a concern about the popularity of the Northern Aegean. What do you think about that? We all have that anxiety. However, it is not possible to resist progress. Therefore, progress should be intertwined with nature, without destroying it. We have to give up the love of concrete. I've lived here for eight years. Our water has decreased since I arrived, it is not raining like it used to. The temperature is rising day by day. We are thankful that we survived every summer without a fire. Kuzey Ege’ye ilk gelişin nasıl oldu? Buraya yerleşip Simurg Inn’i açmaya nasıl karar verdin? Türkiye’nin güneyine inerken daha uzak olmasına rağmen hep Çanakkale yolunu kullanıyorduk. Çünkü oradan geçmeyi seviyordum. 2005’te tesadüfen bu araziyi buldum ve ilk görüşte aşık oldum! 2007’de evin inşaatı bitti. 2016’dan sonra ise büyük evden küçük eve geçince evi tekrar yaşanabilir hale getirmek istedim. Önce çok sevdiğim bir arkadaşımın 50. yaş partisini burada yaptım, sonra da sekiz ay şehre geri dönmedim! Çünkü ilk geldiğim akşam o kadar mutluydum ki… Burada kalmaya karar verince hem şartlar gereği hem de boş duramayan biri olarak evimizi kısa zamanda Simurg Inn Oteli’ne dönüştürdüm! Kuzey Ege’nin en çok nesini seviyorsun? Aslında soru “Nesini sevmiyorsun?” olmalıydı. Buranın doğası, havası, hissi, kısacası her şeyine aşığım. Boşuna tanrılar burada olmamış! Yuvama her kavuştuğumda anlatamayacağım bir mutluluk sarıyor beni. Aidiyet duygum çok yoktur. Bugüne kadar çok ev değiştirdim. Ama burası benim ilk ve tek yuvam oldu diyebilirim. Simurg Inn’i açtığın zaman bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmiş miydin? Beni mutlu eden bir yer yaptım. Tanınmış ya da hip bir otel olsun diye hedeflerim hiç olmadı. Aslında evimde misafir ağırlamaya ve uzun masa kurmaya devam ettim. Herhalde benim mutluluğum insanlara geçti ve kulaktan kulağa yayıldı. İnan bende hâlâ şaşırıyorum! Otel organik bir şekilde evriliyor. Mesela tarım alanları kurduk. Sofrada yediklerimizin çoğunu yetiştirmeye başladık. Planlı programlı olmadan plajı açtık. Köyü biraz toparlayalım derken, iki ev ve bir dükkân daha eklendi. Yani akışa bıraktık gidiyoruz. Evinin stilini nasıl tanımlarsın? Tamamen beni yansıtan bir ev! Yıllarca topladığım objeler, resimler, rahat ettiğim koltuğum, kitaplarım… Hepsi yıllar içinde toplandı. ‘Sadece şunu seviyorum’ diyemem. Hayatımı geçireceğim, seyretmekten bıkmayacağım sanatçıların eserlerini topladım bugüne kadar: Yalçın Gökçebağ, Ömer Uluç, Kezcan Arca Batıbeki, Fahrettin Baykal, Murat Tosyalı, Burhan Uygur gibi… Burada bir günün nasıl geçiyor? Az uyurum. Hiç yerimde durmam. Kahvaltı için yukarı çıkıp köpeklerimle yürüyüşe giderim. Sonra yazar, çizer, pişirir ve arkadaşlarıma vakit ayırırım. Aslında her dakika çalışıyorum. Yolda yürürken bile sağa sola bulaşırım. Sıkıntılı bir karakter olduğum için otelin ve evin dekorasyonunu değiştiririm. Son zamanlarda kontrol etme hastalığımı dizginleyebildiğim için kendime vakit ayırabilmeye başladım. Bu arada yeni mesleğim mücevher tasarımcılığı. Şimdi yeni bir koleksiyon hazırlığı içindeyim. Kuzey Ege’nin popüler oluşuyla ilgili bir kaygı da var. Ne düşünüyorsun bu konuda? O kaygı hepimizde var. Ancak gelişime karşı durmak mümkün değil. O yüzden de gelişim doğayla iç içe, onu yok etmeden olmalı. Beton sevdasından vazgeçmeliyiz. Sekiz yıldır burada yaşıyorum. Geldiğimden beri suyumuz azaldı, eskisi gibi yağmurlar yağmıyor. Sıcaklık günden güne artıyor. Her yazı yangınsız atlattığımız için şükrediyoruz. for more Print VOL XIII - AEGEAN & MEDITERRANEAN EDITION 2024 Out of Stock Add to Cart
- TASARIM-1
July 2024 | Design & Interiors TURKISH BELOW a SWELL of SYNERGY in the HAMPTONS words Laura Cottrell photos Nicole Franzen, Portrait Photo, Glen Allsop L ocated in the historic Hamptons’ village of Sag Harbour, the 1818 Collective is one of North America’s most inspiring concept shops. It is also a buzzing event space, with an ever-growing community network. Born from the dynamic creative synergy between interior designer, Kristin Fine, and Analisse Taft-Gersten, founder of ALT for Living, the 1818 Collective features old and modern furniture, lighting, artwork, decorative accessories and textiles from around the world. Kristin and Analisse, let's get to know you! Tell us about your lives to date - and how did you come together? We were both creatives with long, individual careers before we got together to create The 1818 Collective. Analisse founded ALT For Living more than 15 years ago. A successful, luxury textile showroom, it has grown to include locations in New York City, Los Angeles - and now Sag Harbor. Kristin ran her own high-end, residential interior design firm, Fine Concepts, working on projects all over the country. But we both have a love for Sag Harbor! So, when this very special old building came up for sale, we decided to create something historic together. How did the 1818 Collective emerge? We saw an opportunity to share our vision of showing what is beautiful to live with in a unique setting. We wanted to take an old house - preserving its worn parts and true character as a home - then fill it with treasures we have collected from near and far. These included old pieces, as well as new creations and collaborations inspired by the space itself. Why did you choose the Hamptons? The Hamptons is one of the most special places! With white sand beaches, the amazing ocean, rocky harbors, trails, gorgeous farms, lovely little old towns, an incredible food scene, vineyards and so much more. It’s an international destination – but it’s somehow still maintained a historic, small-town feel. It also has a rich history of attracting artists, who move here to find fresh inspiration. The Hamptons offers an interesting and interested clientele – both private individuals and members of the art trade - who have been so wonderfully supportive of what we’ve created. What inspires you? We’re inspired by all sorts of beauty. It could come from the smallest details found in the gorgeous natural world on Long Island’s East End - like the light and the ocean. Or we could be inspired by the things we see on our constant travels. And, of course, we’re inspired by the amazing the artists and makers we feature in our gallery. How would you describe your style? Our style is an ever-evolving mix. It is grounded in history - and the classics. We then try to create interest, tension and beauty by layering in the new. This could be adding a new ceramic to an antique table or a gorgeous new fabric to a vintage wing back. We just love juxtaposing things and creating an unusual balance - it’s a bit like making a painting or putting a dish. What are your favorite pieces from The 1818 Collective? That’s like being asked to choose your favorite child! It changes all the time because of the way they are all mixed and remixed together… But, if we are forced to choose... Analisse: I really love the gorgeous ceramic artistry of Olivia Cognet. Kristin: For me, it’s probably our vintage and unique maker lighting. HAMPTONS’DA kreatif bir SİNERJİ H amptons’daki tarihi Sag Harbour köyünde yer alan The 1818 Collective son zamanlarda gördüğümüz en ilham verici konsept dükkânlardan biri. Aynı zamanda bir etkinlik alanı da olan The 1818 Collective sürekli büyüyen bir topluluk ağına da sahip. İç mimar Kristin Fine ve ALT for Living Showroom’un kurucusu Analisse Taft-Gersten’in yaratıcı sinerjisinden doğan 1818’de, dünyanın dört bir yanından eski ve modern mobilya, aydınlatma, sanat eseri, dekoratif aksesuar ve tekstil ürünleri yer alıyor. Fine ve Taft-Gersten, “Bir şeyleri yan yana getiriyor ve alışılmadık bir denge sergiliyoruz” diyor, “Bir resim yapmak ya da bir yemeği bir araya getirmek gibi”. Kristin ve Analisse, önce sizi tanıyalım. Şu ana kadar neler yaptınız ve nasıl bir araya geldiniz? İkimiz de The 1818 Collective'deki ortaklığımızdan önce birbirinden ayrı uzun kariyerlere sahip yaratıcılarız. Analisse, 15 yılı aşkın bir süre önce New York City, Los Angeles ve şimdi Sag Harbor'da lokasyonları bulunan lüks bir tekstil showroomu olan ALT For Living'i kurdu. Kristin ise ülkenin her yerindeki projelerle kendi üst düzey konut iç tasarım firması Fine Concepts'i yönetiyordu. İkimizin de Sag Harbor'a tutkusu var ve bu çok özel tarihi bina satışa çıktığında birlikte bir oluşum yaratmaya karar verdik. The 1818 Collective nasıl ortaya çıktı? Eşsiz bir ortamda olmanın güzelliğini gösterme vizyonumuzu paylaşmak için bir fırsat yakaladık. Eski bir evin önce gerçek karakterini koruduk, sonra da bir ev olarak ele alıp dünyanın dört bir tarafından topladığımız parçaları içine yerleştirdik. İlhamlarınız neler? Her türlü güzellikten ilham alıyoruz. Long Island'ın Doğu Yakası'nın muhteşem doğal dünyasında bulunabilecek en küçük ayrıntılardan ya da yaptığımız seyahatlerde gördüklerimizden… Tarzınızı nasıl tanımlarsınız? Tarzımız sürekli gelişen bir karışım aslında. Özü ise tarihi ve klasik olanlara dayanıyor. Bunun üzerine yeniyi harmanlamaya çalışıyoruz. Mesela antika bir masaya yeni bir seramik ya da vintage bir parçaya muhteşem bir yeni kumaş eklemek gibi… Eşyaları yan yana koymayı ve alışılmadık bir denge yaratmayı seviyoruz. Bu biraz resim yapmak gibi… The 1818 Collective'in en sevdiğiniz ürünleri hangileri? En sevdiğiniz çocuğunuzu seçmek gibi bir şey bu! Ama eğer seçim yapmak zorunda kalsaydık… - Analisse: Olivia Cognet’nin muhteşem seramik sanatını gerçekten çok seviyorum. - Kristin: Bana göre vintage, benzersiz aydınlatmamız. Neden Hamptons'ı seçtiniz? Hamptons beyaz kumlu plajlar, kayalık limanlar, patikalar, muhteşem çiftlikler, küçük tarihi kasabalar, inanılmaz bir yemek ortamı ve üzüm bağlarına sahip özel bir yer. Bir şekilde hâlâ tarihi küçük kasaba hissini koruyan global bir yer. Ayrıca zengin bir tarihe sahip. Uzun yıllar boyunca her türden sanatçıya ev sahipliği yapmış ve ilham kaynağı olma statüsünü sürdürmüş. Yanı sıra Hamptons, yarattığımız şeyi harika bir şekilde destekleyen bireylerden oluşuyor.
- TASARIM-222 | Yuzu Magazine
January 2025 | DESIGN & INTERIORS TR BELOW E HOUSE: Redefining Comfort and Elegance words Alp Tekin photos Sinan Çırak E House by Setenay Erkul Architects brings together the charm of nature and the sophistication of modern design. Situated on Istanbul’s Asian side, this family home enjoys an enviable location, bordering a lush forest that serves as both a backdrop and an inspiration for the project. Spread across three floors, the home is a serene retreat designed for seamless living. The ground floor, where the living room, dining area, and winter garden are located, is a true celebration of its surroundings. Interior architect Setenay Erkul has embraced natural materials such as wood and marble in their most authentic forms, infusing the space with a sense of timeless elegance. The careful curation of sculptural elements and refined finishes results in a design that feels both inviting and artful. Adding to the allure are standout furniture pieces from renowned brands such as B&B Italia, De Sede, Cassina, Flos, Vibia Lighting, Foscarini, Roche Bobois, Andreu World, Cattelan Italia, Arketipo, Gamma, and Axor. These iconic designs, paired with custom touches, transform the interiors into a space where luxury and livability coexist effortlessly. Setenay Erkul Architects tasarımı E House, İstanbul'un Anadolu yakasında, ormana komşu bir aile evi projesi. Üç katlı yapının zemin katında ormana bakan bir oturma odası, yemek alanı ve kış bahçesi yer alıyor. Ahşap, mermer gibi doğal malzemeleri en otantik halleriyle iç mimar Setenay Erkul, heykelsi, zarif ve davetkâr bir yaşam alanı yaratmayı istemiş. Evde kullanılan malzemeler sanat eserleriyle birlikte sofistike ve sıcak bir denge kuruyor. E House’da önce çıkan mobilyalar arasında B&B Italia, De Sede, Cassina, Flos, Vibia Lighting, Foscarini, Roche Bobois, Andreu World, Cattelan Italia, Arketipo, Gamma ve Axor yer alıyor.
- ART
February 2024 | Art & Culture english below Istanbul's new art fair ART SHOW N ormalde İstanbul’un modern sanat dünyasında şubat ayında hareketlilik olmaz. Ama bu hafta rüzgâr başka bir yönden esecek ve İstanbul yeni bir butik sanat fuarıyla tanışacak: Art Show. Bu fuarın önemli bir farkı var. İlk kez bir sanat fuarını bizzat galeriler organize ediyor. 24 çağdaş sanat galerisinin bir araya gelerek oluşturduğu Art Show, bir başka adıyla “Galeriler Buluşması”, salı günü ön gösterimle The Ritz-Carlton Residences’da açılacak. Ve 25 şubata dek aynı yerde devam edecek. Çağdaş sanat ortamında önemli konumda olan galerilerin temsilcileri bu etkinliğin organizasyonunda iş bölümü yaptılar. Belki de ilk kez dayanışma odaklı bir sergileme modelini benimsediler. Hem sergi hem de konuşma serilerinin yer alacağı Art Show’un amacı profesyoneller ve katılımcılar arasında verimli bir diyalog kurmak. Bu amaçla Art Show ücretsiz. Peki katılımcı galeriler kimler? Şöyle sıralayalım: Ambidexter, Anna Laudel, Art On İstanbul, artSümer, Bosfor, BüroSARIGEDİK, C.A.M Galeri, Ferda Art Platform, Galeri 77, Galeri Nev İstanbul, Galerist, Kairos, Martch Art Project, Merkur, Öktem Aykut, PG Art Gallery, Pilot, Pi Artworks, Pilevneli, Rıdvan Kuday Gallery, Sanatorium, The Pill, Versus Art Project, x-ist. Art Show’daki farklı galerileri ortak bir dil altında toplayacak mimari tasarımı yapanlar da alanının iyi isimleri: Emre Arolat ve Murat Tabanlıoğlu. N ormally, there is no activity in Istanbul's modern art world in February. But this week, the wind is blowing from a different direction, and Istanbul is getting a new boutique art fair: Art Show. This fair has one important difference. For the first time, an art fair is being organized by the galleries themselves. A gathering of 24 contemporary art galleries, Art Show, also known as "Meeting of Galleries," will open with a preview on Tuesday at The Ritz-Carlton Residences. It will continue at the same venue through February 25. Representatives of galleries that are important in the contemporary art scene have collaborated in organizing this event. Perhaps for the first time, they have adopted a solidarity-based exhibition model. The aim of the Art Show, which will include both an exhibition and a series of talks, is to establish a productive dialogue between profess ionals and participants. To this end, the Art Show is free of charge. So who are the participating galleries? Let's list them as follows: Ambidexter, Anna Laudel, Art On Istanbul, artSümer, Bosfor, BüroSARIGEDİK, C.A.M Gallery, Ferda Art Platform, Gallery 77, Gallery Nev Istanbul, Galerist, Kairos, Martch Art Project, Merkur, Öktem Aykut, PG Art Gallery, Pilot, Pi Artworks, Pilevneli, Rıdvan Kuday Gallery, Sanatorium, The Pill, Versus Art Project, x-ist.
- INSAN-2
July 2023 | Vol 10 TR below EMRE ÖZÜCOŞKUN BE ORIGINAL by PANERAI - VI words Alp Tekin photos OB He embraces Japandi; Japanese and Scandinavian style simplicity. Travels without a design theme do not float his boat. Watches, on the other side, are an integral part of his personal style. He admits his amazement for the times when he did not use to wear watches. Meet the most charismatic guest of the Be Original by Panerai series: Emre Özücoşkun, co-founder of cisimdesign, an Istanbul-based architectural office. Which important elements do you look to most in architectural design? Using natural materials, color/material/form/function harmony and avoiding unnecessary ornaments... All of these are the elements that we discussed day and night while establishing Cisimdesign with my partner Erdem. To this day after 13 years, we still try our hardest to make sure we do not compromise what we have started with. You and your partner Erdem Isler are also very close friends. Is it difficult or easy to work out partnership and friendship together? How did your story begin? We’ve known each other since the university times. Yet, there were many friends whom we had closer bonds with! It was not until we took a step into this sector that we actually have started bonding. At one point we found ourselves making partnership plans. Like our design approach, our partnership and friendship style sits on a sweet line of balance. We often get together in our social lives as well, and we occasionally go on vacations. A smooth balance of friendship and partnership, I guess such relationship falls into the minority category. How would you define your design approach? Looking at the common theme of our projects, one can easily spot the simplicity of Japanese and Scandinavian. If I had to give a name, I would say “Japandi”. Where and what do you imagine yourself doing ten years from now? I dream of enhancing cisimdesign’s existence in Europe by increasing the number of projects. I would love to have a foot in Europe while maintaining our Istanbul-based presence. Building my own house on the west coast of the Aegean is also among my dreams. DEXAMENES AND PERIANTH ARE MY FAVORITE HOTELS Can you list the highlights of your personal lifestyle? From fashion to architecture, from art to travel, I have a style that is intertwined with the design. As a touring car geek, BMW’s newest touring model is my favorite. Visvim, which interprets the Japanese authentic attitude in a modern way, is my favorite clothing brand. And the Swiss modular furniture brand USM is the masterpiece of my home. Are the Aegean and Mediterranean your favorite getaway destinations? Bodrum is an inseparable part of mine since my childhood. Recently I have been going to Folegandros, a small Greek island. Unlike Bodrum, it is a calm, quiet island. Which made me realize that I also seek for a balance for my summer vacations. Is design a factor that guides you when deciding on a trip? I can easily say none of my trips lack the factor of design theme! Since I am not a fan of discovering new cities, I usually shuttle back and forth between 7-8 places. It tempts me to feel local, to get lost in the cities I know. The same applies to my hotel choices. Which hotels stroke you with their designs? Dexamenes in the Peloponnese and Perianth in Athens. I LOVE DIVER’S WATCHES What are the two tips of your time-spending spectrum? Apart from times I spend at cisimdesign, I dive into the magazines that I’ve been subscribed to for years. I have an obsession which I have to make sure I read every single line in that magazine. For the last couple years, I’ve been avoiding unnecessary socialization. Can you fit your day in 24 hours? Or are you one of those people who cannot get enough of it? I have a built-in biological alarm! No matter what time I go to bed, I start the day very early. Not sure if it is healthy or not, but that way I can get the most of it. So, I’m really fine by 24-hours. How is your relationship with your watch? I am in love with my watches! It actually started a few years ago. I now find it really hard to believe I did not use to wear watches back then. I love diver watches, although I’m not the perfect target customer. My Panerai Submersible is the one I Iove the most. Japon ve İskandinav stili yalınlığı, yani “Japandi”yi seviyor. İçinde tasarım teması olmayan seyahatlerin ona göre olmadığını söylüyor. Kişisel stilinin ayrılmaz bir parçası ise saatler. Saat kullanmadığı dönemlere bakıp şaşırdığını itiraf ediyor. Be Original by Panerai serisinin en karizmatik konuğuyla tanışın: İstanbul merkezli mimarlık ofisi cisimdesign’ın kurucu ortağı Emre Özücoşkun. Mimari tasarımda en çok önem verdiğin unsurlar genelde ne oluyor? Doğal malzemeler kullanmak, renk/malzeme/form/fonksiyon uyumu ve gereksiz süsten uzak durmak... Tüm bunlar, ortağım Erdem’le beraber Cisimdesign’ı kurarken uzun uzun konuştuğumuz ve geride bıraktığımız 13 sene boyunca taviz vermeden uygulamaya gayret ettiğimiz unsurlar. Ortağın Erdem İşler’le aynı zamanda çok yakın iki dostsunuz. Ortaklık ve dostluğu bir arada yürütmek zor mu kolay mı? Hikâyeniz nasıl başladı? Biz üniversiteden tanışıyoruz, ama okuldayken birbirimizden çok daha yakın arkadaşlarımız vardı! Esas yakın dostluğumuz sektöre adım atmamızla oluştu. Bir noktada kendimizi ortaklık planları yaparken bulduk. Tasarım anlayışımız gibi ortaklık ve dostluk şeklimiz de tatlı bir denge üzerinde oturuyor. O uyuma önem veriyoruz. Sosyal hayatlarımızda da sık sık bir araya geliyoruz, tatillere gidiyoruz. Sanırım dostluk ve ortaklığı kolay yürüten azınlıktanız. Tasarım anlayışını nasıl özetlersin? Projelerimizin ortak çizgisine bakınca Japon ve İskandinav yalınlığını görmek zor değil. İlla bir isim vermek gerekirse, “Japandi” diyebilirim. On yıl sonra kendini, nerede, ne yaparken hayal ediyorsun? Cisimdesign olarak özellikle Avrupa’da yaptığımız projelerin çoğalmasını hayal ediyorum. İstanbul merkezli olmaya devam edip bir ayağımızın da Avrupa’da olması fena olmaz. Ege’nin batı kıyısında kendi evimi inşa etmek de hayallerim arasında. FAVORİ OTELLERİM DEXAMENES VE PERIANTH Kişisel yaşam stilinde öne çıkanları sıralayabilir misin? Modadan mimarlığa, sanattan seyahate tasarımla iç içe bir stilim var. Touring araba merakım nedeniyle BMW’nin yeni touring modeli favorim. Japon otantik tavrını modern bir şekilde yorumlayan Visvim ise favori giyim markam. İsviçreli modüler mobilya markası USM de evimin ‘masterpiece’i. Ege ve Akdeniz’de tatil için sevdiğin destinasyonlar? Çocukluğumdan beri Bodrum vazgeçilmezim. Son dönemde ufak bir Yunan adası olan Folegandros’a gidiyorum. Bodrum’un aksine sakin, sessiz bir ada. Yaz tatilinde de bir denge gözettiğimi farkettim. Bir seyahate karar verirken tasarım seni yönlendiren bir unsur mu? İçinde tasarım teması olmayan seyahatim yok diyebilirim! Yeni şehirler keşfetme sevdalısı olmadığım için hemen hemen tüm seyahatlerim 7-8 şehir arasında geçiyor. Lokal hissetmek, bildiğim şehirler içinde kaybolmak beni cezbediyor. Otel seçimlerime de benzer şekilde yaklaşıyorum. Favori tasarım otellerin hangileri? Peloponnese’de Dexamenes ve Atina’da Perianth. DALIŞ SAATLERİNİ SEVİYORUM Vaktini en çok neye harcarsın ve en çok neye harcamazsın? Cisimdesign dışındaki vaktimi yıllardır abonesi olduğum dergilere ayırırım. Tek bir satır bırakmadan okuyup tamamlamak gibi bir saplantım var. Son yıllarda gereksiz sosyalleşmeden kaçınıyorum. Zaman sana yetiyor mu? Yoksa “Bir gün 24 saat değil, 30 saat olmalı” diyenlerden misin? Doğal bir alarm sahibiyim! Kaçta yatarsam yatayım güne çok erken başlıyorum. Az uyku sağlıklı mı bilmiyorum, ama günü dolu dolu yaşadığım kesin. Kısacası, 24 saat bana yetiyor. Saatinle ilişkin nasıl? Nasıl saatler kullanmayı tercih edersin? Saatlerimin üzerine titrerim! Saatlerle ilişkim aslında birkaç yıl önce başladı. Şimdi saat takmadığım dönemlere bakıp şaşırıyorum. Çok maceracı bir yapım olmamasına rağmen dalış saatlerini seviyorum. Panerai Submersible vazgeçilmez saatim. for more Print VOL X - AEGEAN & MEDITERRANEAN EDITION - 2023 Out of Stock Add to Cart
- ART
Mart 2021 | Art | İtalya Kimsin sen Bær? Yazı | Oktay Tutuş M ilano’daki Fondazione Prada’nın yeni sezon için ilk sergisi hemen her türlü imge ve fanteziyle dolu karışık modern kafalarımızın içine odaklanıyor. Berlin’de yaşayan ve çalışan sanatçı Simon Fujiwara’nın “Who the Bær” isimli bu sergisinin normalde bugün açılışı yapılacaktı. Son tedbirler kapsamında açılış ertelendi. Ama 3 martta, yani bugün sergiyi sanatçıyla online olarak gezme fırsatınız var. Ancak dikkat, sanatçının bu yerleştirmesinde insan tutkusunun kişisel bir tezahürü olarak tanımlayabileceğimiz şeylerin arasında kendinizi de çarpıcı bir şekilde görebilirsiniz! Simon Fujiwara, Fondazione Prada'daki sergisinde orijinal bir çizgi film karakteri olan “Who the Bær”in masal dünyasını tanıtıyor. İzleyiciye neşeli ve travmatik olaylardan oluşan bir yaşlanma öyküsü ve post-modern bir peri masalı sunuyor. Bær’ün fantastik maceraları, neredeyse tamamen karton ve geri dönüştürülebilir malzemelerden yapılmış. Ziyaretçiler ayı benzeri bu enstalasyonda seyahat ederken, “Who the Bær”in peri masalı dünyasında izlediği bir dizi maceraya atılmadan önce “Who the Bær” çizgi film karakterinin temel tasarımı ve oluşumuyla tanışıyor. Çizimler, kolajlar, heykeller ve animasyonlar aracılığıyla anlatılan, otantik bir benlik arayışındaki “Who the Bær” karakteriyle aslında kendi masalımızı da izleme fırsatı buluyoruz. "Who the Bær", Fondazione Prada’nın Quaderni serisinin bir parçası olacak bir yayınla tamamlanıyor. Resimli bir hikâye kitabı olarak tasarlanan bu kitap, sanatçıyla yapılmış bir konuşmayı da içeriyor. NET BİR KARAKTERİ YOK Öte yandan “Bær” net bir karaktere sahip olmayan, karikatür bir ayı. Henüz güçlü bir kişilik veya içgüdü geliştirmemiş gibi görünüyor; geçmişi, tanımlanmış cinsiyeti ve hatta cinselliği yok. “Who the Bær” kendisinin bir imge olduğunu biliyor ve kendini başka imgelerden oluşan bir dünyada tanımlamaya çalışıyor. “Who the Bær” dünyası düz, çevrimiçi bir resim dünyası. Ancak sonsuz olasılıklarla dolu bir dünya. “Who the Bær” karşılaştığı herhangi bir görüntüye dönüşebiliyor ya da uyum sağlayabiliyor. Görüntüde tasvir edilenlerin -insan, hayvan ve hatta nesne- niteliklerini ve kimliklerini üstlenebiliyor. Bu anlamda, “Who the Baer”in fantastik dünyası bir özgürlük dünyası: Kim olmak isterse o olabilir. Zaman ve yeri aşabilir. Hem özne hem de nesne olabilir. Yine de “Who the Bær”, tek gerçek zorluğunun üstesinden asla gelemeyebilir: Bir görüntüden daha fazlası olmak! Sanatçının bu tasviri biraz karmaşık gelebilir, ancak modern dünyada tüketim yapan modern zihinlerimizin daha az karmaşık olduğunu kim iddia edebilir ki? “Who the Bær”in maceralarını Instagram'da @whothebaer hesabından da takip edebilirsiniz. Sergi ise 27 eylüle kadar sürecek.
- TASARIM-1
Aralık 2020 | Tasarım | Dünya 2020’nin en iyi tasarım evleri Yazı | Alp Tekin House in Los Vilos / Şili Tokyo merkezli mimarlık ofisi Ryue Nishizawa’nın tasarladığı, Şili’nin Pasifik Okyanusu kıyısındaki Los Vilos’ta konuşlanmış dalgalı beton çatıya sahip bu ev, yıl boyunca tasarım meraklılarının radarındaydı. Eve karakterini veren muhteşem çatı evi üç bölüme ayırıyor: Ön tarafta sauna, ortada bir yatak odası ve oturma odası. Arkada ise terasa uzanan bir mutfak ve yemek odası. The Red Roof / Vietnam TAA Design’ın Vietnam'daki “The Red Roof”u yenilikçi ve organik tarıma fırsat veren tasarımıyla ön plana çıktı. 2020 Dezeen Ödülleri'nde Yılın Kırsal Evi ve Yılın Mimari Projesi unvanını kazanan evin çatısı taraçalar halinde tarım alanlarına ayrılmış. Bumpers Oast / İngiltere ACME'nin tasarladığı bu ev İngiltere’nin güneydoğusunda. Şerbetçiotu kurutma fırınlarından ilham alarak yapılan evin dışını kaplamak için 41 binden fazla karo kullanılmış. Bumpers Oast evleri her biri büyük, yuvarlak odalarla dolu beş yüksek kuleden oluşuyor. Casa Mérida / Meksika Bu beton ev ise Yucatán Mérida'da 80 metre uzunluğunda bir alanda yer alıyor. Mimar Ludwig Godefroy, Mayalar’ın kültür mirasına saygı göstermek için tasarımında onların yaşam tarzından ilham almış. Mesela eski bir Maya yol sistemi olan Sacbe'ye atıfta bulunan kanallara yer vermiş evin dış alanlarında. Landaburu Borda / İspanya Mimar Jordi Hidalgo Tané, Navarra dağlarına bakan bu eski tarihi İspanyol evini hem yenilemiş hem de dağın altına gizlediği ek bir beton binayla genişletmiş. Cam bir koridorla tarihi ana eve bağlanan bu ek uzantı, hem ortama yeni bir hava vermiş hem de doğanın bir parçası gibi görünmeyi başarmış. House with a Greenhouse / Çek Cumhuriyeti RicharDavidArchitekti tarafından Chlum kasabasında yaşayan bir aile için yapılan bu tek katlı ev 2020’nin en ‘star’ evi olabilir! İçinde bir kaktüs serası da barındıran evin üzeri polikarbonat bir sera çatıyla taçlandırılmış. Tek kelimeyle muhteşem! La Torre Bianca / İtalya-Puglia La Torre Bianca, yani “Beyaz Kule” olarak adlandırılan Gagliano del Capo'daki bu villa, DOS Architects kurucularından mimar Lorenzo Grifantini’ya ait. Londra'daki hayatlarının koşuşturmacasından uzakta ailesi için bu evi tasarlayan mimar, beyaz kulenin arkasındaki küçük bir merdivenle üç katı birbirine bağlamış ve çatıya küçük bir seyir terası kondurmayı ihmal etmemiş. Minimal White Buildings / Menorca Adası Mimar Marina Senabre tarafından tasarlanan bu Menorca evi, birbirine bakan iki beyaz minimal yapının sadeliği ve duvara asılmış sanat eseri hissi veren penceredeki kırsal manzaralarıyla insanı büyülüyor! STİL | Kategorinin diğer yazıları Bir Edition üçlüsü: Sanat, parti ve iyi yemek Bodrum’a sürpriz: Dioriviera pop-up Emre Buga’nın stil atlası İçinden Aman stili geçen bir rüya Janus mu alırdınız Glassafe mi? Köprü + Heykel + Galeri: The Twist İstanbullu Tilda Swinton’ın ‘athleisure’ tarzı Fütüristik otel ‘Svart’ın açılmasına az kala Murat Süter’in ‘lacivert’ sırrı ‘Parazit’in evi aslında gerçek değildi Evi değiştir: Blush mı Green Benjamin mi? Edwina Sponza’nın stil kodları Korona Sonrası Şehir Tabelaları ‘Beslenme farkındalığınız’ ne durumda? Bodrumlu Uzakdoğulu: Leleg Living Bu yazın başrolünde: Soho Roc House Korona günlerinde yaratıcı bir ‘karton’ masa!
- INSAN-2
Temmuz 2021 | Volume IV - Y A Z ROLAND HERLORY “Pozitif Riviera ruh halini aşılamaya çalışıyoruz” Yazı | Sibel İpek B u yıl 50’inci yaşını kutlayan Vilebrequin’in sırrına vakıf olmak için markanın CEO’su Roland Herlory’ye kulak verin. Herlory, tasarımlarının bir noktasına mutlaka sinen 70’lerdeki St Tropez ruhunu, plajda yaşama sanatını ve sürdürülebilir ürün yaratmanın kodlarını zarif bir şekilde anlatıyor. Markanın başlangıç hikâyesini çok merak ediyorum... Vilebrequin’in geçmişi 1971’de başlayan bir aşk hikâyesine dayanıyor. Markanın kurucusu Fred Prysquel aslında dünyanın farklı coğrafyalarında yarışları takip eden bir Formula 1 muhabiri. Bir gün St Tropez’deyken plajda Yvette’i görüp aşık oluyor. Kendini Yvette’e beğendirmek için herkesten farklı görünmeye karar veriyor ve Kaliforniyalı sörfçülerin şort modelleri ile Afrika’nın wax adı verilen desenli kumaşlarından aldığı ilhamla kendine mayolar yapıyor. Başarı çok kısa sürede geliyor; hem Yvette Fred’e aşık oluyor hem de şortları gören tüm ünlüler aynısından sipariş ediyor! İşte bu Vilebrequin’i eşsiz yapan ve başka hiçbir markada olmayan bir aşk hikâyesi... . St Tropez 70’lerin özgürlük ve cazibe merkezlerinden biriydi... Vilebrequin’in marka ruhuna bu özgürlüğün de etkisi olmuştur mutlaka değil mi? Evet, St Tropez o yıllarda dünyanın merkeziydi. Mick ve Bianca Jagger çifti 1971’de St Tropez’de evlendiği zaman burası ünlüler için özgürlüklerinin tadını çıkarttığı bir buluşma noktasıydı. Vilebrequin olarak biz de müşterilerimize mutlaka bu pozitif Riviera ruh halini aşılamaya çalışıyoruz. Nerede olursa olsunlar. İster St Tropez, Los Angeles, İstanbul ister St Barts ya da Forte dei Marmi’de. Tamamı için... Print YUZU MAGAZINE - IV Out of Stock View Details
- ART-112 | Yuzu Magazine
December 2024 | Art & Culture FOR TURKISH DON’T MISS THESE 5 WORKS at MERIDIANS words Alp Tekin This year, Art Basel Miami Beach celebrates the fifth anniversary of “Meridians,” a section dedicated to large-scale works. Curated by Yasmil Raymond, the 2024 selection showcases monumental pieces that are not to be missed. Here are five standout works from this year’s program. 1. ANASTASIA BAY / Venus Over Manhattan Paris-born and Brussels-based Anastasia Bay presents Maestra Lacrymae Acte V, a multi-dimensional installation created exclusively for Art Basel. This work builds upon Bay’s recent solo exhibition, which blends painting, opera, and historical myths. The installation features a suite of three large paintings on uniquely shaped panels and a monumental Harlequin puppet first introduced in Maestra Lacrymae. This nearly five-meter-tall puppet draws inspiration from giant puppets often seen in Belgian festivals like the Nord Carnival and appears in Bay's paintings towering above crowds. For Bay, this character embodies themes of transformation and resilience, connecting historical myth with contemporary identity. Maestra Lacrymae Acte V is on view at the M17 booth. Photos / Courtesy of the artist and Venus Over Manhattan, New York. 2. ALICE AYCOCK / Galerie Thomas Schulte Alice Aycock’s large-scale sculptures and installations often explore themes such as cybernetics, phenomenology, physics, post-structuralism, scientific discoveries, and computer programming, situated at the intersection of architecture and sculpture. At Art Basel Miami Beach, her work Goya will be exhibited. Presented by the Berlin-based Galerie Thomas Schulte, this new piece is made of powder-coated aluminum steel and depicts a vortex of twisting ribbons that alternately tighten and loosen. Photo / Alice Aycock’s 2014 work, HOOP-LA. 3. PORTIA MUNSON / P-P-O-W For nearly 30 years, Portia Munson has decoded the hidden cultural messages embedded in mass-produced objects through maximalist installations, sculptures, paintings, and digital prints. Scouring secondhand shops and flea markets, she collects hundreds of objects to craft her works. Her Bound Angel (2021), on display at Art Basel Miami Beach, examines how mass production shapes identity while drawing connections to ongoing struggles for gender equality, reproductive rights, and ecological justice. 4. ROBERTO HUARCAYA / Rolf Art One of Peru’s most celebrated contemporary artists, Roberto Huarcaya has been focusing on camera-less photography since 2014. Using a primitive technique to create “photograms,” he revisits the origins of photography to capture raw realities. At Art Basel Miami Beach, Huarcaya will showcase a monumental piece from his Amazogramas series, offering a unique glimpse into this innovative approach. 5. ZHU JINSHI / Pearl Lam Galleries A pioneer in impasto abstract painting and Xuan paper installations, Zhu Jinshi presents Pathway, one of the highlights of “Meridians.” The work comprises three intersecting semi-circular structures of Xuan paper mounted on steel frames, forming a large matrix for visitors to walk through. Zhu’s poetic use of rice paper, cotton thread, and fine bamboo explores the connections between tradition, nature, and reality.
- TASARIM-256 | Yuzu Magazine
May 2025 | DESIGN & INTERIORS A RIVER, A REFLECTION, A RETREAT IDA Design Mates reimagines family living in a sun-drenched Astana apartment where ornamental heritage meets sculptural calm. words Karine Monie photos Damir Otegen interior design IDA Design Mates styling Aisha Adilshiyeva / Moldir Samat / Zhanbota Aitaliyeva Bathed in light and mirrored by water, this elegant riverside apartment in Astana is more than a home—it’s a quiet celebration of harmony, detail, and personal story. Designed by Aisha Adilshiyeva, founder of IDA Design Mates, the project is a poetic response to place: its flowing arches, shimmering surfaces, and rich craftsmanship echo both the movement of the nearby river and the cultural rhythms of Kazakhstan. The journey began before the space even existed. “We started talking nearly a year before the family found the apartment,” recalls Adilshiyeva. “Our conversations began on Instagram—warm, easy, and filled with trust.” When the right home finally appeared, the vision clicked into place: a space for a young family with three energetic sons, designed to be serene, layered, and full of light. WHERE THE RIVER MEETS THE ROOM Located within one of the city’s most coveted complexes, the apartment offers sweeping views of the Ishim River. The proximity to water became both inspiration and guiding principle. “We wanted the river to reflect inside,” says Adilshiyeva, who used mirrored surfaces in the living room and kitchen to echo the light and flow beyond the glass. The effect is atmospheric—a sense of calm that moves through the home like a quiet current. ORNAMENT, REWRITTEN At first glance, the interiors feel restrained and modern—but look closer and a deeper design language unfolds. Custom asymmetrical moldings and stylized floral motifs pay homage to traditional Kazakh ornamentation. “We spent two months just designing the patterns for the ceilings and walls,” notes Adilshiyeva. “They’re unique, geometric, and softly expressive—never strictly classical.” A PALETTE IN BALANCE White walls serve as a clean canvas, allowing pastel tones and bold accents to emerge through carefully curated furniture—such as the sculptural Etcetera lounge chair, the arched mosaic fireplace with red detailing by artist Art Oskolok, and the Wiggle Chair by Frank Gehry near the entrance. “We were working with a large load-bearing column and used it to introduce twin arches,” says Adilshiyeva. “To me, rhythmic arches offer softness and depth—they bring order, without rigidity.” CRAFT & CURVE Throughout the space, craftsmanship takes center stage. Local artisans were commissioned to produce custom shelving, while the fireplace—featuring blue buntings and blooming poppies—required over 100 hours of handcrafting. Natural materials were layered throughout: wood for warmth, marble for refinement, metal and mirror for lightness and dimension. Even lighting became a sculptural element. In the living room, Roche Bobois’s Flou suspension floats like a glowing cloud. Over the dining table, a parabolic chandelier, also by Roche Bobois, creates a dynamic gesture in space—bridging design and geometry. Other pieces by Visual Comfort, Ingo Maurer, and New Works punctuate the apartment with a refined rhythm.
- TASARIM-216 | Yuzu Magazine
December 2024 | DESIGN & INTERIORS TURKISH BELOW ARCHITECTURAL CRITICISM on the EDGE of VIOLENCE words Alp Tekin The shared belief that nothing will change or new ideas cannot emerge without a critical perspective on the world... This was the starting point for the "Architectural Criticism" panel program organized by DAC Communication at the Istanbul Modern Museum Auditorium. Held under the title "On the Edge of Violence," the program featured 15 speakers this year (including Murat Germen, Deniz Ülke Kaynak, Erdem Ceylan, Alireza Taghaboni, Heval Zeliha Yüksel, Celal Abdi Güzer, Hürriyet Öğdül, Ahmet Tercan, Ece Ceylan Baba, Levent Çırpıcı, Emre Arolat, Bekir Ağırdır, Can Öz, Korhan Gümüş, Bülent Tanju, and Nilay Örnek) across four sessions. The program addressed architectural criticism through themes such as earthquakes, migration, and war. The first session, titled "Destruction-Architecture-Wounded Spaces," was moderated by Prof. Dr. Ece Ceylan Baba and featured researcher Bekir Ağırdır, architect Emre Arolat, and architect, photographer, and archivist Murat Germen, who shared insights on collaborative efforts following the Antakya earthquakes. SELECTED HIGHLIGHTS FROM THE TALKS EMRE AROLAT: I can begin by highlighting how we fail to organize even within the field of architecture. Sometimes, the goodwill of architecture is, in fact, profoundly detrimental! What emerged was a narrative of structured, orchestrated violence—but unfortunately, this orchestration was not genuinely architect-driven. This political construct blatantly instrumentalized architecture, steering it towards a specific agenda. MURAT GERMEN: Wherever there is significant capital and property, there is power, and where there is power, exploitation—and hence violence—is not just on the fringes but at its very core. Recently, the city has become the epicenter of this violence. Cities are no longer spaces of freedom but of captivity! DENİZ ÜLKE KAYNAK: Migration has brought with it the concept of profound displacement and rootlessness. People are no longer individuals, no longer free. They are not in that global order where rights are prioritized and their boundaries are expanded. CAN ÖZ: Sometimes, the cracks life leaves in you can make you stronger, but more often than not, they make you weaker. Across stadiums, in sports, and everywhere else, we see this. In places where the city splits apart... Looted, shattered areas have turned into questionable construction sites, becoming hideous structures inaccessible to the public. NİLAY ÖRNEK: We all have a collective memory, like a cloud. Verbal archives, documentaries, and their integration are essential. Otherwise, we find ourselves lost in an incomplete puzzle. We lack a sense of connective wholeness. I often say, 'We’ve become effortless inheritors of ancestors.' What do we know, and how accurately do we know it? If we don’t learn the truth about the past, someone else steps in and plants their version of that memory. MİMARİ ELEŞTİRİ- ŞİDDETİN KIYISINDA Dünyaya eleştirel gözle bakmadıkça hiçbir şeyin değişmeyeceğine ve yeni bir şeyin üretilemeyeceğine dair ortak inanç… İstanbul Modern Müze Oditoryumu’nda DAC İletişim tarafından organize edilen Mimari Eleştiri panel programı bu bakış açısından yola çıkarak yapıldı. “Şiddetin Kıyısında” başlığıyla gerçekleşen programda bu yıl 15 konuşmacı (Murat Germen, Deniz Ülke Kaynak, Erdem Ceylan, Alireza Taghaboni, Heval Zeliha Yüksel, Celal Abdi Güzer, Hürriyet Öğdül, Ahmet Tercan, Ece Ceylan Baba, Levent Çırpıcı, Emre Arolat, Bekir Ağırdır, Can Öz, Korhan Gümüş, Bülent Tanju ve Nilay Örnek) dört farklı oturumda yer aldı. Deprem, göç ve savaş başlıkları ekseninde mimarlık eleştirisinin konuşulduğu üç oturumun ilki, “Yıkım-Mimarlık-Yaralı Mekanlar” oldu. Prof. Dr. Ece Ceylan Baba moderatörlüğünde yapılan bu oturumda Antakya depremlerinin ardından ortak çalışmalar yapan araştırmacı Bekir Ağırdır, yüksek mimar Emre Arolat ve mimar, fotoğraf sanatçısı ve arşivci Murat Germen konuştu. KONUŞMALARDAN SEÇKİ EMRE AROLAT: Sadece mimarlık alanında bile nasıl örgütlenemediğimizin altını çizerek başlayabilirim. Mimarlığın iyi niyeti bazen hakikaten çok kötüdür! Ortaya çıkan hikâyenin bütünlüklü ve kurgulanmış bir şiddet olduğunu, ama bu kurgunun maalesef gerçekten mimarlara ait bir kurgu olmadığını gördük. Bu politik kurgu düpedüz mimarlığı araçsallaştırıp enstrümantal hale getirerek bir noktaya kadar yürüdü. MURAT GERMEN: Büyük sermaye ve mülkiyetin olduğu yerde güç, gücün olduğu yerde ise yalnızca kıyısında değil, kalbinde de bir sömürü ve dolayısıyla şiddet vardır. Son zamanlarda şiddetin merkezinin kent olduğunu görüyoruz. Kent artık bir özgürlük yeri değil, esaret yeri! DENİZ ÜLKE KAYNAK: Göç aslında büyük bir yersiz yurtsuzlaşma fikrini de beraberinde getirdi. İnsanlar artık birey değil, özgür değil. Yani esas olarak haklarını ön plana çıkartan ve haklarının sınırlarını genişletmeye çalıştığı o küresel düzende değil. CAN ÖZ: Bazen dünyanın sizi kırdığı yerden güçlü çıkarsınız, ama tüm bu stadyumlarda, sporda, hatta her yerde böyle, çoğunlukla zayıf çıkıyorsunuz. Şehrin tam ortadan kırıldığı yerlerde… Yağmalanan kırılmış yerler, kamuya ne kadar ait olduğu tartışılacak inşaatlara dönüşüp kamu tarafından da kullanılamayan gudubetlere dönüşmüş durumda. NİLAY ÖRNEK: Hepimizin kolektif hafızası var, bir bulut gibi. Sözel arşivler, belgeseller ve bunların birleşmesi gerekiyor. Yoksa, eksik bir yap-bozun içinde olmaktan farksızız. Bağlantısal bütünselliğe sahip olamıyoruz. ‘Zahmetsiz ecdad sahibi’ olduk diyorum. Neyi, ne kadar biliyoruz ve ne kadar doğru biliyoruz? Eğer bizler geçmişe dair doğruyu bilmezsek, birileri geliyor ve o hafızayı ekiyor.
- İNSAN-94 | Yuzu Magazine
July 28, 2025 | VOL 15 an ODE to SOFTNESS and COMFORT words Onur Basturk photos Studio Mut’s, Ibrahim Touhami, Studio B.Helle Maison Mouton Noir, Laila Pozzo Elisa Uberti’s sculptural works look as though they belong to another planet—even exuding futuristic qualities. When I share my observation with her, Uberti responds: “My intention isn’t to create something futuristic, but rather to design a unique microcosm that reflects my artistic sensibility and defies conventional standards… Through my deeply personal work, I express my dreams and emotions. That said, I am indeed drawn to certain futuristic visions—especially in the realms of utopian architecture and urban planning. For example, the bubble houses of the ‘70s or the futuristic vision of Metropolis. These elements likely imbue my work with an out-of-time or other-planet dimension". She also mentions that she works very instinctively, creating “emotional, sensitive, and timeless pieces”—like an ode to softness and comfort. Although she explains that the form of her ceramics evolves over time based on the inspirations and ideas she wishes to express, she never forgets to add: “The essence has remained the same from the very beginning.” EVERYTHING RELATED TO HABITAT, WHETHER IT’S ARCHITECTURE OR PRIMITIVE HUTS, FEEDS MY THINKING AND MY CREATIVE PROCESS So, what inspires her the most? She lists her inspirations as follows: “What inspires me most is the idea of dwelling as protection—the notion of comfort that lies at the heart of my work. Everything related to habitat, whether it’s architecture or primitive huts, feeds my thinking and my creative process. Primitive art and crafts in general are also major sources of inspiration for me. I like the idea of creating a form, whether functional or not, using very few materials and tools. This allows me to refocus on the essence of creation. As my discoveries and desires evolve, so do my sources of inspiration; the list is infinite and in perpetual motion.” Uberti explains that in her work she also explores the relationship between the frugal use of time and beauty. This approach is about beauty emerging not through haste and speed, but through care, the unexpected details revealed by the process, and natural authenticity. In short, it’s the complete opposite of rapid production! She summarizes: “My work is part of a slow design approach. When a customer orders a piece, they sometimes have to wait several months. The process requires patience and a certain flexibility, because sometimes I spend more than a week on a piece that eventually cracks or breaks as it dries.” EACH PIECE IS HANDCRAFTED, SO EVEN IN LIMITED SERIES LIKE THE LAMPS, EVERY ITEM IS UNIQUE. TREATED AS SCULPTURES, NO TWO SHARE THE SAME FORM And what about the secret of her technique? “I very rarely apply glaze, as I like the raw texture and natural nuances of the clay,” Uberti explains. “I work with the Colombin modeling technique, which consists of building up a shape by superimposing strands of clay and then smoothing them. A technique that has been used for thousands of years, it requires only a few hand tools and allows great freedom of form. In my work, I'm constantly seeking a balance between technical constraints and freedom of gesture.” Elisa Uberti describes her work as straddling the boundaries between art, design, and craft. “However, since my approach is fundamentally sculptural, I primarily identify myself as an artist. The functionality of my pieces becomes almost secondary. Even though some pieces do have a purpose, above all, I strive to create delicate, emotional objects. At the same time, as a designer, I am very attracted to the idea of designing collections—especially in collaboration with retailers, galleries, or publishing houses.” THE MOTHER’S WOMB IS A PROTECTIVE SANCTUARY, AND THERE’S NO DOUBT THAT AN UNCONSCIOUS CONNECTION EXISTS BETWEEN MY WORK AND PREGNANCY When she was studying ceramics, Uberti mentioned that she was pregnant with her second child, and she recalls that the round shapes she was developing at the time gave her the feeling of caressing a baby’s head: “The mother's womb is a protective sanctuary, and there’s no doubt that an unconscious connection exists between my work and pregnancy—a connection that influences my approach to form and material.” Before she embarked on ceramics, Elisa Uberti’s life was immersed in an entirely different world: the fashion industry. Having worked in fashion for 15 years, she even created her own ready-to-wear brand: “It was an adventure that allowed me to express my creativity through clothing—a truly enriching experience. Then I joined the retail sector, where I spent many hours in front of a screen designing numerous garments. After a while, I felt the need to return to a more manual, sensory approach with a different relationship to time. Moreover, mass consumption, the lack of transparency in production factories, and the obsolescence of products discarded season after season had become too far removed from my values. It was essential for me to reconnect with an artistic practice that resonated more with me.” So, how did her path intersect with ceramics? Uberti shares the rest of her story: “Sensitive to the beauty of ceramic objects, I naturally turned to craftsmanship. I love the contact with clay, which allows me to reconnect with the primitive work at the origin of object creation. Textiles still influence my work today. In particular, I use soft, supple, light, and mobile woolen yarns, which contrast with the coarser, more rigid ceramics.” for more Print VOL XVI - AEGEAN & MEDITERRANEAN 2025 970,00₺ Price Add to Cart


