
912 results found with an empty search
- Seyahat-122 | Yuzu Magazine
August 15, 2025 | TRAVEL TR BELOW the MAN in SUITE 8065 words Onur Basturk Fifteen years ago, I took my very first cruise—also as a media guest—and quite literally walked into a film shoot happening on board. Now, years later, I’m back at sea. This time, there’s no director yelling “Cut!”, yet I can’t shake the feeling I’m in the middle of a movie. Maybe it’s the inevitable pull of the most famous ship in pop culture, the Titanic, planting that thought in my head. Or maybe the real magic lies in the fact that hundreds of people can spend days, weeks—even an entire month—on what is essentially a floating luxury mansion, barely stepping ashore except for organised excursions. And what does that mean? New friendships. Sudden romances. And yes… the occasional discreet intrigue. THE SHIP: EXPLORA I. THE SUITE: 43-SQUARE-METRE 8065 This particular journey is aboard Explora I, one of the newest additions to the MSC Group fleet—the third-largest cruise brand in the world. We set sail from Istanbul, and as I type, we’re gliding toward the island of Lesbos. Explora doesn’t look anything like your average passenger ship. For starters, there are only 461 suites, all with ocean views. Fewer people, more space—always a good thing. The ship’s sleek, superyacht-inspired design comes courtesy of British designer and architect Martin Francis, alongside long-time MSC collaborators SMC Design, AD Associates, and De Jorio Luxury and Yacht Projects. But I didn’t fully appreciate what sets Explora apart until I walked into Suite 8065. The space feels indulgent—43 square metres, I later discovered (with some suites reaching 70). There’s a living area, a separate walk-in wardrobe, and a bedroom cleverly divided by a partition. The best surprise? A large private balcony. At night, I’d sit out there, hypnotised by the rhythm of the waves in the open sea, half expecting a scene from Ruth Ware’s bestselling The Woman in Cabin 10 (soon to land on Netflix) to unfold. Luckily, unlike the travel-writer heroine of Ware’s novel, no one was thrown—or decided to throw themselves—off the balcony next door. And no, Ware’s plot has nothing to do with the real-life mystery of Dilek Ertek, the Turkish businesswoman thought to have fallen from a cruise ship near French Polynesia in 2022. That’s a whole other enigma—one that may yet get its own series or documentary. HOW DO YOU SPEND TIME AT SEA? The question I get the most: how do you fill your days on a cruise, especially when there’s nothing but water on the horizon? For me, during the 48-hour stretch sailing straight from Paros to Palermo, boredom never had a chance to make an appearance. Up on the very top deck, there’s an open-air track where I walked and ran (mostly to justify what came next). Then I gave in to the inevitable: eating and drinking my way through the voyage. Explora has six distinct restaurants—Japanese, French, Italian, a steakhouse, and more—plus the all-day Emporium Marketplace. Think buffet, but elevated and waste-conscious. How? Every station has an attendant who serves you—even if all you want is a single slice of cheese. At first, I found this slightly fussy. But then I remembered the mountain of untouched food I’ve seen piled high on buffet plates elsewhere, and the logic made perfect sense. One of my favourite spots was the Sky Lounge at the ship’s aft—the ultimate sunset perch for a glass (or several) of champagne, the horizon ahead, and a fleeting moment to wonder: Where is this ship—and my life—actually heading? OTHER NOTES FROM THE VOYAGE - The crew insists there’s “no plastic on board,” though I did see a passenger haul in a box of bottled water back in Paros. Technically, that shouldn’t have been allowed. - Explora’s RINA Dolphin Certification is a genuine highlight—the ship’s noise-reduction system means it disturbs dolphins far less than most vessels. Did I spot any? Absolutely—right as we were leaving Lesbos. - Your passport is collected when you board; your room key doubles as ID during shore excursions. Which means no passport weighing down your pocket on land. - And if you miss the ship’s departure time? It will leave without you. Rules are rules—and the sea, as they say, waits for no one. For information about Explora cruises https://explorajourneys.com 8065 NUMARALI KABİNDEKİ ADAM 15 yıl önce ilk cruise seyahatimi -yine medya davetlisi olarak- yapmış ve geminin içinde bir film çekimine denk gelmiştim. Şimdi yıllar sonra yeniden bir cruise seyahatindeyim. Bu kez film çeken yok, ama sanki bir filmin içindeymişim gibi hissediyorum! Cruise’ların böyle hissettiriyor oluşu popüler kültürün en bilindik ikonu Titanic yüzünden olabilir mi? Seyahat sırasında sıkça bu soru aklıma düştü. Belki de bu hissin altında yatan en büyük gizem, yüzlerce insanın günler ve haftalarca (bazen bir ay boyunca seyahat eden de olabiliyormuş) lüks bir malikâneyi andıran gemiden -kara turları hariç- hiç ayrılmamasıdır. Bu da ne anlama geliyor? Yeni arkadaşlıklar, aşklar ve hatta küçük entrikalar…. GEMİNİN ADI, EXPLORA I. SÜİTİM 43 METREKARELİK 8065 Bulunduğum cruise, dünyanın üçüncü büyük cruise markası olan MSC Grubu'nun yeni gemilerinden Explora 1. Kalkış limanımız İstanbul’du ve şu anda bu satırları yazarken Midilli Adası’na gelmek üzereyiz. Explora, geleneksel bir yolcu gemisinden görünüş olarak oldukça farklı. Öncelikle tamamı deniz manzaralı toplam 461 süiti var. Bu nedenle diğer yolcu gemilerine insan sayısı daha az, ki bu da bence iyi bir şey! Explora 1’in süper yatı andıran tasarımında İngiliz tasarımcı ve mimar Martin Francis’le çalışılmış. Diğer tasarımcılar ise uzun yıllardır MSC ile çalışan SMC Design, AD Associates ve De Jorio Luxury and Yacht Projects. Ama Explora’nın esas farkını 8065 numaralı süitime girdiğimde anlıyorum: Metrekare oldukça geniş (Sonradan öğreniyorum, meğer benim süit 43 metrekareymiş, 70 metrekarelik olan süitler de varmış). Otuma odası, kıyafetlerimi koyabileceğim gömme dolaplı ayrı bir alan ve seperatörle ayrılan yatak odası süitime dahil. Ama en büyük sürpriz, geniş bir balkonumun olması! Elbette geceleri balkonumdan açık denizdeki dalgaları hipnotize olmuş şekilde seyrederken Ruth Ware’in -yakında Netflix’te de gösterilecek- çok satan romanı “The Woman in 10 Cabin” aklıma geliyor. Neyse ki, romanın baş karakteri olan seyahat yazarının tanık olduğu gibi yan balkonumdan kimse aniden aşağı atlamıyor ya da atılmıyor! Ve hayır, Ware’in romanının 2022’de Fransız Polinezyası açıklarındaki cruise seyahati sırasında balkondan atladığı düşünülen Dilek Ertek’le ilgisi yok. O mesele zaten bir başka muamma. Belki yakında onun da dizisi, filmi ya da belgeseli çekilir… CRUISE’DA ZAMAN NASIL GEÇİYOR? Gelelim en çok merak edilen sorulara… Cruise’da zaman -özellikle de hiç kara görülmeyen günlerde- nasıl geçiyor? Doğrusu, Paros’tan ayrılıp Palermo’ya (Sicilya) doğru sadece denizde ilerlediğimiz 48 saatlik zaman diliminde sıkılmaya hiç vaktim olmadı. Mesela: Explora’nın en tepesinde bir açık hava parkuru var, orada yürüyüp koştum. Daha sonra kendimi yeme-içmeye verdim! Gemide altı farklı restoran var. Japon restoranından Fransız mutfağına, İtalyan restoranından steakhouse’a kadar uzanan bir çeşitlilik söz konusu. Bir de her öğle ve akşam açık Emporium Marketplace var. Burası bildiğimiz açık büfelerin daha konforlu ve israfı önleyen versiyonu. Nasıl mı? Her yiyecek istasyonunun başında bir görevli var. Bir dilim peyniri bile tabağınıza o servis ediyor. İlk başta bu oldukça yorucu gelmişti, ama sonra açık büfelerden tıka basa doldurulan ama asla tam olarak bitirilmeyen yemekleri düşününce bu sisteme hak verdim. Explora’da en çok vakit geçirdiğim yerlerden biri ise Sky Lounge’du. Geminin arka tarafındaki bu bar hem gün batımı izleyip “Bu gemi ve hayatım nereye gidiyor?” diye düşüncelere dalmak hem de bir kadeh (ya da çok kadeh!) şampanya yudumlamak için kesinlikle ideal bir noktaydı. GEMİDEN ÖNEMLİ BAŞKA DETAYLAR - “Gemide plastik kullanılmaz” dediler ama ben Paros’tan bir koli pet şişeyi gemiye sokan yolcu gördüm. Bence almamaları gerekiyordu. - Explora’nın en hoş yanı, RINA Yunus Sertifikası olması. Bu ne anlama geliyor? Su altı gürültüsünü azaltan sistemi sayesinde geminin yunusları daha az rahatsız ediyor olması… Peki yunus gördüm mü? Elbette, tam Midilli’den ayrıldığımız saatlerde… - Pasaportunuzu gemiye girdiğinizde teslim ediyorsunuz. Gemiden ayrılıp kara turuna çıktığınızda oda kartınız aynı zamanda kimliğiniz oluyor! Yani pasaportunuz bu turlar sırasında yanınızda olmuyor. - Peki ya geminin kalkış saatini kaçırırsanız? Tabii ki gemi sizi beklemiyor ve gidiyor! Çünkü: Hem kurallar hem de malum, yol beklemez! Daha fazla bilgi için https://explorajourneys.com
- Seyahat
Kasım 2022 | Travel | Hollanda for english Yazı Oktay Tutuş Amsterdam’daki Capital C’nin dönüşümü B ugün yapılan pek çok binanın mimarı acaba ilerde o binanın nasıl kullanılacağını ya da nasıl dönüşeceğini düşünerek hareket ediyor mu? Sorunun muhataplarına ve yanıtın meraklılarına güzel bir örnekle ilham olabiliriz diye düşünüyorum. Geçtiğimiz aylarda Amsterdam’da Capital C isimli bir merkezin açılışı yapıldı. Creative / Yaratıcı kelimesinden ilham alan bina; ofisleri, etkinlik alanları, toplantı odaları, pop-up sanat galerisi, ortak çalışma alanı ve yeni açılan Capital Kitchen adlı restoranıyla yaratıcı bir merkez. Bina, her türlü yaratıcı zihne çeşitli hizmetler sunmak üzere seçkin bir grup sanatçı ve tasarımcı tarafından yapılmış. Peki bunun dönüşümle ilgisi ne? Capital C aslında Amsterdam Pırlanta Borsası olarak hizmet veriyordu ve 1911’de yapılmıştı. Anıt statüsündeki bina önce restore edildi, sonra da iç mekanı modern ve esnek bir ofis ortamı olarak kullanabilmek için günümüze uyarlandı. Ayrıca altıncı kata cam ve çelik bir kubbe olan High Light isimli bölüm eklendi. Sanat ve tasarım, bina genelindeki ana özellikler olarak öne çıkıyor. Bu büyük işin altından kalkan ise ZJA mimari ofisi. Words Oktay Tutuş Transformation of Capital C in Amsterdam D o the architects of many buildings being built today consider how the building will be used or transformed in the future? With a good example, I believe we can be an inspiration to the question's addressees and those who are curious about the answer. Capital C has quietly opened in Amsterdam in recent months. The building, which is named after the word "creative," is a creative hub with offices, event spaces, meeting rooms, a pop-up art gallery, a co-working space, and a newly opened restaurant called Capital Kitchen. The structure is intended to provide a variety of services to all types of creative minds. Business lunches and product launches, as well as conferences, corporate parties, and even fashion shows, are all possible. Capital C's DNA is made up of over 25 art projects, and the interior is created by a select group of artists, top designers, and future talents. So, how does this relate to transformation? This new structure, known as Capital C, was constructed in 1911 as the Amsterdam Diamond Exchange. To fully restore this monumental structure, it underwent a major renovation to return it to the original version designed by Gerrit van Arkel. The renovation included the restoration of historic features as well as the transformation of the interior into a modern, flexible office environment. In addition, a section called High Light, a glass and steel dome was added to the sixth floor to complete the design. Art and design are prominent features throughout the structure. It is necessary to congratulate the ZJA architectural office on its excellent work. They have already been honored with the prestigious International Architecture Award 2022. Çapa 1
- Seyahat
Nisan 2020 | Seyahat | Yunanistan Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Yazı | Rana Korgül A tina’nın 50 mil güneyinde, sessiz sakin ama tüm asaletiyle yaşayan Spetses Adası’nın ismini hayatımda ilk kez on yıl önce Mikonos’a yaptığımız bir çekimde duymuştum. Orada tanıştığım restoran danışmanı, “Esas gitmeniz gereken yer Spetses Adası. Yunan Adaları’nın en güzeldir!” demişti. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra internette de hakkında fazla bilgi edinemediğim Spetses’te buldum kendimi. Atina’daki Pire limanından Flying Dolphin feribotuyla iki saatte varılıyor Spetses’e. Adaya varınca at arabaları karşılıyor sizi. Adada ulaşım faytonlar ya da motosikletlerle sağlanıyor. Araba ise tek tük. Sadece etrafı 22.5 km olan ada çam ağaçlarıyla kaplı ve inanılmaz hoş bir kokusu var. Bu koku çeşitli edebiyatçılar ve ressamlara ilham olmuş defalarca. Spetses’in en önemli özelliği, tüm güzelliğine rağmen büyük turist turlarının istilasına uğramamış olması. Üstelik hiç bozulmamış, sakin, şık ve A plus kalitede. Bizim pek bilmediğimiz bir ada olmasına rağmen, Avrupa jetset’inin çok yakından takip edip ziyaret ettiği bir ada burası. Asil, köklü ve zengin Yunan ailelerinin yazlık malikanelerinin bulunduğu adada bugünün armatörlerinin evleri de mevcut. Ada sadece çam ve zeytin kaplı doğasıyla değil, tipik mimarisini yansıtan 17. ve 20. yüzyılın değişik stillerdeki beyaza boyanmış evleri, neo-klasik villalarıyla da dikkat çekiyor. Dapia’daki çarşısında dolaşırken dere taşlarıyla mozaik döşenmiş sokakları ve evlerin iç avluları şahane. Adada taşkın, uçuk, vur patlasın çal oynasın şeklinde bir eğlence söz konusu değil. Harika yemeklerin yenildiği, çeşitli meze ve balık restoranlarının yanı sıra sadece birkaç tane kafe ve bar var. Bunlardan en ünlüsü ve en özeli çocukluğundan beri ailecek adada yaşayan, adanın en samimi ve güler yüzlü insanı Christos Orloff’a ait olan eski limandaki Orloff Restoran. Burada ne yediysem, hepsi birbirinden lezzetliydi. Ahtapotundan risottosuna, musakkasından sardalyasına, cheesecake’inden mastikalı yani damla sakızlı milföyüne kadar. Bu yemeklerle şarabın yanı sıra Ouzo çok iyi gidiyor, ama Ouzo’nun tatlı oluşundan hoşlanmayanlara, ki bunlardan biri benim, anasonu ve şekeri az Tsipouro’yu tavsiye ederim. Hatta Ouzo bardağında soğuk ve sek, buzsuz ve susuz içilen Tsipouro’yu içmeden dönmeyin! Orloff ‘tan sonra geceye devam etmek isteyenler olursa diye Throubi, Bikini, Balkoni, La Luz, Votsalo ve Guzel adlı barları tavsiye edebilirim. Müzik güzel, insanlar güzel... Herkes mutlu, kendisiyle barışık ve rahat... 50’li yılların başında Spetses’te İngilizce öğretmeni olarak çalışmış, Büyücü adlı romanın yazarı John Fowles ada hakkında şu sözleri söylemiş: “Venüs’ün altında, kırmızımsı mavi gece denizinde, görkemli siyah bir balina gibi ilk defa gördüğümde nefesim kesilmişti. Şu an gözlerimi kapadığımda halen nefesimi kesebiliyor ve onu hatırlayabiliyorum. Bu güzelliği tüm Ege’de bile görmek nadirdir”. Fowles’a katılmamak mümkün mü? Adadan ayrılırken Christos Orloff ve kardeşi Vassilis’in “Sen artık burada turist değil, ziyaretçisin. Yakında geri geleceğini biliyoruz ve seni bekliyoruz” demesi çok hoştu. İstanbul’a geri döner dönmez, “Acaba ne zaman ve nasıl tekrar geri gidebilirim?” diye planlar yapmaya başlamıştım. Aradan geçen on yıl içinde Spetses’e sık sık gider oldum. BUNLARI NOT EDİN - Flying Dolphin feribot biletini Hellenic Seaways’in web sitesinden ayırtın. Biletin print halini Pire Limanı’ndaki ofise gidip alın. - Motosiklet kiralayıp adayı mutlaka gezin. - Adanın etrafında bizim guletlere benzeyen ‘Kaiki’lerle turlayın. - Denizden deniz kestanesi toplayın ve bıçak yardımıyla temizleyip limon sıkarak yumurtalarını yiyin. - Çarşıdaki sokak arası dükkanları dolaşın. Palissandros Era, Nord, The Closet, On the Deck ve Ratih gibi. - Dapia’daki meşhur otel Poseidonion Grace’in bahçesinde kahve molası verin. - Adaya has badem ezmeli un kurabiyesinden tadın. - Geceleri açık olan, sahildeki minik kilise Agios Mamas’da mum yakıp bir dilek tutun. - Bu plajlara gidin: Kaiki, Paradise, Vrelos, Xylokerisa, Zogeria, Agia Paraskeyi ve ünlü Bekiris mağarasının bulunduğu Agioi Anargyroi. - Orloff Resort ya da Klimis Otel’de konaklayın. - Orloff Restoran dışında Tarsanas, Ombra, The Olive Press, Liotrivi, Mourayo ve Vinoterra’ya gidin.
- SEYAHAT-2
Matt Damon’ın oynadığı Marslı (The Martian) filmi sonrası daha da popüler hale gelen bir çöl Wadi Rum. Kum vadisi anlamına gelen Wadi Rum, Ürdün’ün güneyinde, Akabe’ye 40 kilometre uzaklıkta bir doğa harikası. Wadi Rum’un şöhretinin nedeni Mars yüzeyini andıran kızıl kumları, kayalıkları elbette. Buranın Marslı filminde neden set olarak kullanıldığını oraya gidince daha iyi anlıyorsunuz. Gerçekten de vadinin iç taraflarına doğru ilerledikçe Mars yüzeyinde geziniyormuş gibi hissediyor insan. Çok acayip bir duygu! Artık ya filmin yoğun etkisi ya da Mars’a karşı son dönemde gelişen popüler ilginin engellenemez hali. O kızıl kumların üzerinde gezinirken başka türlü bir havaya giriyorsun. Bu Mars efektinin bir sonucu olsa gerek, Wadi Rum’da konaklamak isteyenler için yapılan kamp alanlarına balon kabinler (nam-ı diğer “bubble dome”) kondurulmuş. Bu balon kabinlerin alamet-i farikası tabii ki yattığın yerden gökyüzünü görebilmen. Doğayla bütünmüşsün gibi hissettirmesi. Yani alabildiğine şeffaf oluşu… Bir de tabii kendiliğinden uzay istasyonu efekti vermesi! Son yıllarda çok moda olan bu balon kabinler dünyanın dört bir tarafında var aslında. İspanya’dan Avustralya’ya, İzlanda’dan Kanada ve Meksika’ya kadar...Sırf bunlarda kalmak için aylar öncesinden rezervasyon yaptıran var. Bir tür yeni deneyim çılgınlığı bu yani. Peki o balonun içinde konaklamak nasıl bir şey? ‘Aicha’ (@aichaluxury) adlı kamptaki balonda sadece bir gece kaldım ama şunları söyleyebilirim: Sanki çölün ortasında yatıyormuşum gibiydim. Bir ara kuvvetli bir rüzgar çıktı. O garip uğultuyu iliklerime kadar hissettim!Sonra şakır şakır yağmur yağdı. O an dedim ki, galiba bu balonu sel alıp götürecek! Korkmadım desem yalan olur! Sabaha karşı ise yıldızlar göründü, ki o kısım nefisti işte… Aicha dışında bir de Suncity Camp (@suncity_camp) var. O da biraz daha konforlu bir kamp. Ama her ikisinin de mantısı aynı: Konforlu bir balon kabin ya da çadırda gelenlere kızıl çöl deneyimini yaşatmak! Benim kaldığım Aicha’da: - Sabah saat 05.30 sularında kalkıp gün doğumunu izlemeye götürdü kampın çalışanı bedeviler. Arabalarla bir bir kızıl tepeye gittik. Sabah sabah bir tepeye tırmandık. Ama gün doğmaya başlayınca manzara olağanüstüydü! - Sabah ve gece çok serin olduğu için dev bir kürk kaban veriyorlar. Onunla dolaşmak bile fantastikti! - Gelelim eğlenceye! Çölün ortasında bedevilerin müziği eşliğinde çılgınca dansedeceğimi söyleseler inanmazdım, ama oldu! Hayatımda en çok eğlendiğim gecelerden biriydi. Bir süre sonra çöl soğuğuna aldırmadık, bedevilerin çaldığı canlı müzik eşliğinde deliler gibi dansedip göbek attık! Unutmadan: - Wadi Rum’a gitmek için Amman ya da Akabe’ye uçabilirsiniz. Akabe daha yakın. Amman’dan Wade Rum arabayla iki ila üç saat sürüyor. - Petra’yı görmeden dönmek olmaz. Wadi Rum’a çok yakın Petra. Günübirlik gidip dönülebilir. June 2024 | TRAVEL english below İtalyan Alp yazının cazibesi words Laura Cottrell photos Courtesy of Grand Savoia Cortina / Francesca Polizzi D olomitler’in kalbinde yer alan Cortina d'Ampezzo yaz aylarında bambaşka bir kimliğe bürünüp muhteşem dağları, vadileri ve ormanlarıyla trekking sevenler, bisikletçiler, dağcılar ve macera arayanlar için bir cennete dönüşüyor. “Dolomitlerin Kraliçesi” olarak da anılan Cortina d'Ampezzo’nun en gözde oteli Grand Hotel Savoia Cortina d'Ampezzo da Alp yazı için kapılarını 12 hazirandan itibaren yeniden açıyor. Bu beş yıldızlı ikonik otel, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan görkemli Dolomitler'in yüksekliklerine birkaç dakika mesafede. 1912'de inşa edilen Grand Hotel Savoia’nın popülerliği 1956 yılında zirveye ulaşıyor. Çünkü otel o yıl Sophia Loren'in açılışını yaptığı Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapıyor. Otelin Dolomitler’e bakan büyüleyici mekanı Terrazza 1224 hazirandan ekime kadar canlı müzik seansları, caz akşamları, DJ’li kokteyl saatlerine ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Cortina genelinde birçok yaz etkinliği düzenleniyor. Kaçırılmaması gereken yaz etkinliklerinden biri de 18-21 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek ACI Sport'un İtalya Grand Touring Otomobil Şampiyonası'nın üçüncü etabı olan Coppa d'Oro Delle Dolomiti. Üç gün sürecek yarışa10 farklı ülkeden 70'in üzerinde ekip katılacak. DOLOMITLER’DE BAŞKA NELER YAPILIR? 1. Geleneksel bir dağ kulübesinde dinlenin: Dolomitler'in her yerinde bulunan bu kulübeler, başlangıçta dağcılar için gece barınakları olarak hizmet vermiş. Yıllar geçtikçe bu kulübeler konforlu dağ sığınakları haline gelmiş. Hatta bazılarında sıcak küvet ve saunalar da bulunuyor. Çoğu dağ kulübesine yürüyerek, bazılarına ise jeep transferiyle ulaşılıyor. Aynı zamanda bu kulübeler yaz aylarında dağ yürüyüşünün ardından öğle yemeği için ideal bir mola noktası. 2. Yürüyüş yapın: Dolomitler’in güzelliğini deneyimlemenin en iyi yolu yürüyüşe çıkmak. Cortina d'Ampezzo, her seviyeden yürüyüşçünün ihtiyaçlarını karşılayacak 400 kilometreden fazla tabelalı patikaya sahip. Yürüyüş rotaları boyunca Torri ve Lagazuoi 5 bölgelerindeki en büyük açık Dünya Savaşı Müzesi, Dolomit Yolu ve Fosses Gölü gibi kaçırılmaması gereken pek çok nokta bulunuyor. 3. Dağ bisikletini deneyin Kasabayı çevreleyen birçok dolambaçlı patika ve yeşil vadide heyecan verici bir dağ bisikleti gezintisine çıkın. Bu gezintiye çıkmadan önce mutlaka Grand Hotel Savoia Cortina d'Ampezzo’nun lokal rehberlernei ve konsiyerjine rotalar konusunda danışın 4. Kaya tırmanışı yapın Sarp kayalar ve sonsuz mavi gökyüzü arasında tırmanışın olağanüstü özgürlüğü vardır! Tırmanış meraklıları için Dolomitler'de efsanevi rotalar var. Bunlardan biri de Via Ferrata. Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlerin dağdaki önemli bir stratejik karakola ulaşması için oluşturulan Via Ferrata'da tarihin ayak izlerini takip edin. The allure of the Italian alpine summer C ortina d'Ampezzo, in the heart of the Dolomites, takes on a completely different identity during the summer months, transforming itself into a paradise for trekkers, cyclists, climbers and adventure seekers, with its magnificent mountains, valleys and forests. Cortina d'Ampezzo's most popular hotel, the Grand Hotel Savoia Cortina d'Ampezzo, also known as the "Queen of the Dolomites", reopens its doors for the Alpine Summer from June 12th. This iconic five-star hotel is located just minutes from the heights of the majestic Dolomites, a UNESCO World Heritage Site. Built in 1912, the Grand Hotel Savoia's popularity peaked in 1956. In that year the hotel hosted the Olympic Winter Games, opened by Sophia Loren. Terrazza 1224, the hotel's charming venue overlooking the Dolomites, hosts live music sessions, jazz evenings and cocktail hours with DJs from June to October. There are also many summer events organized throughout Cortina. One of the summer events not to be missed is the Coppa d'Oro Delle Dolomiti, the third round of the ACI Sport Italian Grand Touring Car Championship, which takes place from July 18 to 21. Over 70 teams from 10 different countries will take part in the three-day race. WHAT ELSE TO DO IN THE DOLOMITES? 1. Relax in a traditional alpine hut: These huts, which can be found all over the Dolomites, were originally used as shelters for mountaineers. Over the years they have become comfortable mountain refuges. Some even have hot tubs and saunas. Most of the huts can be reached on foot, while others can be reached by jeep transfer. These huts are also a great place to stop for lunch after a hike in the summer. 2. Hiking: Hiking is the best way to discover the beauty of the Dolomites. Cortina d'Ampezzo has more than 400 km of marked trails to satisfy the needs of hikers of all levels. There are many places to visit along the way, such as the largest open-air museum of the Second World War in the Torri and Lagazuoi 5 area, the Dolomite Path and Lake Fosses. 3. Try mountain biking: Take an exciting mountain bike ride through the many winding trails and green valleys that surround the city. Be sure to ask the local guides and the concierge at the Grand Hotel Savoia Cortina d'Ampezzo about the routes before you set off. 4. Go rock climbing: Between steep cliffs and endless blue skies, climbing is an extraordinary freedom! The Dolomites offer legendary routes for climbing enthusiasts. One of them is the Via Ferrata. Follow in the footsteps of history on the Via Ferrata, built during the First World War to allow soldiers to reach an important strategic outpost on the mountain.
- Seyahat
Temmuz 2021 | Volume IV - Y A Z YAZZ COLLECTIVE Akdeniz’den çıkan zamansız konsept Yazı & Fotoğraflar | Onur Baştürk T urunç Pınarı ya da deniz haritalarındaki adıyla Pınaraltı Koyu. En basit tarifi şöyle: Fethiye’deki Hillside Beach Club’ın az ilerisindeki yan koy. Teknecilerin dilindeki konumu ise yıllardır aynı: Osman’ın Yeri. Osman Aydın’ın balıkçısına gelip salaş atmosferden etkilenen ve denizden çıkarılmış taze balığı tadanlar, her yaz en az bir kez buraya uğramayı alışkanlık haline getirmişti. Alışkanlığı giderek tutkuya dönüşen biri daha vardı, yapımcı Timur Savcı. Ünlü yapımcı beş yıl önce bu nefis koyu satın aldı. Bu yaz ise Turunç Pınarı’ndan yükselen yeni bir konseptle tanışacağız: Yazz Collective. Timur Savcı bu projede yalnız değil. Yaklaşık 20 yıldır turizm ve eğlence sektöründe olan Mehmet Can Uzun’la beraber çıkmış yola. Mehmet Can sürecin nasıl geliştiğini şöyle anlatıyor: “Amacım yeni bir marka yaratmaktı. Hayalim şuydu: Doğru konumlanmış bir butik otel zinciri kurmak. Global trendlere baktığımızda artık insanlar daha özel deneyimler yaşamak istiyor. Buna rağmen Akdeniz’den çıkmış Aman gibi bir marka da yok. Hedefim bunu gerçekleştirmek. Bir başka amacım da, Türkiye’de butik otelcilik alanında bir ilerleme kaydetmek. Çünkü bizde butik otelcilik hep ‘küçük otelcilik’ olarak algılanıyor. Halbuki butik otel demek butik servis ve kendine özgü olmak demek. Dolayısıyla hayalim her zaman Akdeniz’in sunduğu bu yuvadan çıkacak bir marka kurmaktı. Timur da bu hayali biliyordu. Burayı alması ve çok sevmesi ortak bir başlangıca yol açtı”. Devamı için... Print YUZU MAGAZINE - IV Out of Stock View Details
- Seyahat
July 2024 | Travel TURKISH BELOW A MINIMALIST PAUSE IN TIME words Alp Tekin M y first surprise at Samos when I was returning from Patmos last summer was that it was a bigger island than I imagined and had unexpectedly high-quality boutique hotels. One of them is Casa Cook, which opened last summer. Hotel enthusiasts know that the modern minimal style of Casa Cook is very evident. The main element of this style is medium and darker earth tones. All materials from textile to wood are selected from these colors and the “big picture” is formed accordingly. Therefore, you will not get exhausted by unnecessary details while staying at Casa Cooks. Everything from rooms to restaurants is straight and clean. There are also light-shadow plays that vary according to daylight, which is great for the photography enthusiast. DESIGN BY BLOCK722 Casa Cook was originally conceptualised by Remo Masala during his time with Thomas Cook, and in May of 2023 the brand was acquired by Goldman Sachs Asset Management Company. The award-winning, adults-only lifestyle brand currently spans across the Greek islands of Rhodes and Mykonos, as well as El Gouna and North Coast in Egypt. The latest property to join the Casa Cook portfolio in Samos, was designed by Athens-based architecture and design firm Block722. The Beachouse, the beach restaurant of the 128-room Casa Cook Samos, was inspired by the Greek word “Paréa”, which means “getting together with friends”. “Paréa is at the heart of everything we do,” says Orestis Valis, the owner of Casa Cook Samos. “In Mediterranean culture, Paréa is the name given to a group of friends who meet regularly to share their ideas and life experiences. This community meeting enables both the development of friendships and the discovery of ideas that will enrich the quality of life”. Orestis Valis states that the hotel’s design was inspired by the traditional Greek houses in the villages of Samos or Kamares. “We aimed to create a realistic and inclusive space. Every Casa Cook hotel appears with an individual design language inspired by the surroundings of its location”. G eçen yaz Patmos’tan dönerken uğradığım Samos karşısında ilk şaşkınlığım şu olmuştu: Sandığımdan daha büyük bir ada oluşu ve beklenmedik kalitede butik oteller barındırması. Onlardan biri de geçen yaz açılan Casa Cook. Otel meraklıları bilir; Casa Cook’un modern minimal tarzı çok belirgindir. Bu tarzın ana unsuru da orta ve daha koyu toprak tonlarıdır. Tekstilden ahşaba tüm malzemeler bu renklerden seçilir ve ona göre “büyük resim” oluşur. Bu nedenle Casa Cook’larda kalırken gereksiz ayrıntılarla gözünüz yorulmaz. Odadan restorana her şey düz, net ve temizdir. Bir de gün ışığına göre değişen ışık-gölge oyunları vardır, ki bu da fotoğraf meraklısı için şahane bir durumdur. DESIGN BY BLOCK722 Konsepti Remo Masala tarafından kendisinin Thomas Cook zamanlarında yaratılan ve 2023 Mayıs'ında Goldman Sachs Varlık Yönetimi Şirketi tarafından satın alınan Casa Cook’ların iki tanesi Mısır’da (El Gouna ve North Coast), diğerleri ise Mykonos ve Rodos’ta. Samos’taki en yeni Casa Cook’un tasarımı ise Atina merkezli mimarlık ve tasarım firması Block722 tarafından tamamlanmış. 128 odalı Casa Cook Samos’un plaj restoranı The Beachouse ise “arkadaşlarla bir araya gelmek” anlamına gelen Yunanca kelime “Paréa”dan esinlenerek tasarlanmış. Casa Cook Samos’un sahibi Orestis Valis şöyle diyor: “Yaptığımız her şeyin merkezinde Paréa var. Akdeniz kültüründe Paréa; fikirlerini ve yaşam deneyimlerini paylaşmak için düzenli olarak bir araya gelen arkadaş grubuna verilen isim. Bu topluluk buluşması hem dostlukların gelişmesini hem de yaşam kalitesini zenginleştirecek fikirlerin keşfedilmesini sağlar”. Orestis Valis, otelin tasarımında Samos köylerinde bulunan geleneksel Yunan evlerinden ya da Kamares’ten esinlendiklerini söylüyor. “Gerçekçi ve kapsayıcı bir alan yaratmak istedik. Her Casa Cook oteli, bulunduğu yerin çevresinden ilham alan bireysel bir tasarım diliyle ortaya çıkıyor”. for more Print VOL XII - 2024 Out of Stock Add to Cart
- Seyahat
Mart 2022 | Seyahat | İtalya NAPOLİ’DE BİR GÜN Yazı ve Fotoğraflar | Sezgi Olgaç 07.00 “O Sole Mio” “Ne güzel şey güneşli bir gün Hava ne dingin fırtınadan sonra Ama başka bir güneş var ki O benim güneşim; Senin yüzünde.” Fırtına ve güneşi, kaos ve dinginliği, düşle gerçeği bir çiçek dürbününden bakar gibi izlediğim bir şehirden söz edeceğim size. Evet, burası herhangi bir şehir değil. Mergellina’da yüksek bir noktadan Napoli’de günün doğuşunu izlerken bunu daha iyi anlıyorum. Güneşin ilk ışıkları Vezüv’ün koynundaki kırılgan bir sevgilinin yüzünü aydınlatır gibi dökülüyor şehrin üzerine. Napoli için yazılmış eski, yeni tüm şarkılar kulağıma birer birer çalınıyor. Bir amfitiyatro gibi denizin kıyısına yerleşmiş bu şehirde baş başalığımızın tadını çıkaracağımız yeni günü karşılıyoruz. 08.00 Gran Caffè Gambrinus Belle Époque dönemine doğru yola çıkmanın tam saati. Piazza Trieste e Trento’daki tarihi Gran Caffè Gambrinus’ta içeceğim bir fincan espresso çıkaracak beni bu yolculuğa. 1860 tarihli bu zarif barda tüm baristalar şık, tüm masaların üzerinde vazoda birer karanfil. Napolililer espressoyu sohbete katık edercesine, acelesiz ve ayaküstü içiyorlar. Napolili olmadığım yüzümden okunmuyormuş gibi ben de kahvemi barda, ayaküstü içiyorum. Oscar Wilde, Ernest Hemingway, Jean Paul Sartre’ın yollarını düşürdüğü, nice Canzone Napoletana’ların sözlerinin kâğıtlara döküldüğü bir yer burası. Napoli’yi bir de zaman tünelinden geçer gibi, yüzyıllar arasında mekik dokuyarak gezmek isterdim diye düşünüyorum. Kahvemi içip biraz daha hayal kurduktan sonra Piazza Plebiscito’nun güneşli kalabalığına karışıyorum. 09.00 Düşle gerçeğin arasında: Palazzo Reale Günün 24 saati önünden geçen kalabalıklardan içindeki cevherleri saklamayı başaran Napoli Kraliyet Sarayı’ndayım. Mermer merdivenleri adım adım tırmanıyor, yüksek tavanlara bakarken başımın dönmesine, nefesimin kesilmesine aldırmıyorum. Bu bembeyaz duvarlar, kusursuz heykeller bana şu sözleri fısıldıyor: Bu şehir bir zamanlar krallar ve kraliçelerin şehriydi. Etkileyici giriş kat ve merdivenlerden sonra koridorlar ve odaların labirenti içinde kaybolarak Bourbon kral ve kraliçelerinin dünyasına dalıyorum. Görkemli salonlar, yemek odalarından sonra sarayın içinde yer alan opera salonu Teatrino di Corte’ye geçiyorum. Salon IV. Ferdinand ile Maria Karolina’nın evlilik kutlamasına da tanık olmuş. Duvarları süsleyen Apollo ve esin perilerinin heykelleri, salonun büyüsünü daha da artırıyor. 10:00 Tam ortasındayım: Spaccanapoli Şehrin nefes alıp verdiğini hissetmeye, kendine has karakterleriyle bugünün Napoli’siyle kucaklaşma vakti. Spaccanapoli gerçekten de Napoli’nin orta yeri. Kelime anlamının birebir karşılığı “Napoli’yi bölen” anlamına geliyor. Bu daracık, upuzun caddede yürürken her adımda başka bir sürprizle karşılaşıyorum. Napoli’nin efsanevi futbolcu Maradona ile olan sarsılmaz gönül bağı, Spaccanapoli’de kahvesini içtiğim Bar Nilo’da elle tutulur, gözle görülür hale gelmiş. Bu minicik kafenin duvarını süsleyen Maradona mabedi, unutulmaya yüz tuttuğu dönemlerde Napoli’ye iki İtalya Şampiyonluğu ve bir UEFA kupası şampiyonluğu hediye eden Maradona’ya adanmış küçük bir tapınak. Saç tellerinin durduğu küçük çerçevenin yanında, üzerinde 1991 yazan (Maradona’nın İtalya’dan ayrıldığı yıl) küçük bir şişe iliştirilmiş. Altında da “Napoli’nin Gözyaşları” yazıyor. Maradona’nın ardından Napolililerin döktüğü gözyaşlarını simgeliyor bu küçük şişe. Bu cadde üzerinde Napoli’nin sembolik lezzetlerinden ricotta peynirli enfes tatlısı Sofgliatella ve küçük simitlere benzeyen Taralli’yi ayaküstü tadıp Caravaggio ile göz göze gelmek üzere adımlarımı hızlandırıyorum. 11.00 Caravaggio’dan Banksy’ye Via dei Tribunali ve Vico dei Zuroli’nin kesiştiği yerde buluşacağız. Randevum Barok döneminin en iyi ressamlarından Michelangelo Merisi da Caravaggio ile. 1600’lü yıllarda bir hayır kilisesi olarak kurulmuş Pio Monte della Misericordia’dayım. Sessiz sedasız kiliseden içeri girdiğimde tam karşımda, 1607’den beri bu kilisenin altarında duran Caravaggio eseriyle göz göze geliyorum: Seven Works of Mercy. Keskin kontrasları, “chiaroscuro” tekniğinin derinliğini, aydınlık ve karanlığın mücadelesini uzun uzun izliyorum. Kilisenin hemen önündeki küçük meydanda karşıma çıkan Caravaggio graffitisi beni modern dünyaya geri çağırıyor. Bu zarif meydanı ve graffitiyi de fotoğrafladıktan sonra Piazza Gerolomini’ye ilerliyorum. Burada beni gerçek bir Banksy işi bekliyor: “Madonna with a Pistol”. Zarar görmemesi için cam bir panelle korunan bu çarpıcı işe bakıp Napoli’yle çok iyi anlaştığımızı düşünüyorum. 12.00 L’Antica Pizzeria da Michele “Ye, Dua Et, Sev”de Julia Roberts’ın canlandırdığı ana karakter Pizzeria Da Michele’ye gelir ve şöyle der: “Pizzamla ateşli bir ilişki yaşıyorum”. Burada ısmarladığım Pizza Margherita Doppia (Duble) Mozzarellamı yerken bu cümleyi tüm hücrelerimde hissediyorum. Dünyanın en ünlü müzelerindekine yarışır bir kuyrukta bekledikten sonra bu otantik mekandaki yemek deneyimim, en unutulmazlardan biri olarak hafızamda yerini alıyor. 13.00 Anlat Napoli “Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığından söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir.” Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabında okuyup her satırına hayranlık beslediğim bu sözleri Napoli’yi de çok iyi anlatıyor. 2000 yıllık bir şehir bu, “bir elin çizgileri” gibi geçmişin üzerinde barındırdığı izleri, Homeros’un Odysseia’sına kadar uzanıyor. Kirke’nin Odysseus’u yola çıkarken kendini Sirenlerin tehlikeli cazibesine karşı koruması için uyardığı sular, Napoli Körfezi’nin suları. Odysseus Napoli açıklarında Sirenlere rastladığında Kirke’nin önerisiyle mürettebatının kulaklarını balmumuyla kapatıyor. Odysseus’u şarkılarıyla etkileyemeyen sirenlerden Parthenope kendini sulara atıp kıyıya vuruyor. O zamanki adıyla Parthenope’nin, Napoli’nin hikâyesi de böyle başlıyor. Anlatacak binlerce hikâyesi olan bu şehirde geçmişin en çarpıcı izlerini birkaç saatliğine Napoli Arkeoloji Müzesi’nde, bir gün boyunca da Pompeii Antik Kenti’nde görmek mümkün. Napoli’yle olan aşkımız zamanla yarıştığından, beni bekleyen küçücük, güneşten damlamış bir parçaya benzeyen Procida adasına doğru yola çıkıyorum. 15.00 İhtiyacı olanlar için şiirler: Procida 45 dakikalık Aliscafo yolculuğum sonrası Napoli’den Procida’ya ayak basıyorum. Güneşten sararmış, pastel renkli cepheleriyle küçük, kutu gibi evlerin yan yana dizildiği kıyı şeridi bana hiç yabancı değil. Napoli ve Amalfi Kıyıları için yazılmış bazı rehberlerin kapaklarında Procida’nın fotoğrafı var. Aynı zamanda Napolili oyuncu Massimo Troisi’nin naif bir postacıyı canlandırdığı, Neruda’yla olan dostluğunu anlatan Il Postino filmine ev sahipliği yapmış bir ada burası. Filmin birçok sahnesinin çekildiği Marina di Corricella’da verdiğim tatlı ve kahve molasında, filmde geçen şu repliği hatırlıyorum: “Şiir onu yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir.” Hemen yukarıda, Santa Maria delle Grazie Kilisesi’nin olduğu meydana vardığımda ise aniden bir başka filme ışınlanıyorum. Scooter’ı ile ‘Mongibello’nun yokuşlarından aşağı inen Dicky Greenleaf sanki tam karşımda. Yetenekli Bay Ripley filminin de kimi sahnelerinin çekildiği Procida’da yapılacak en güzel şey adaya yüksek bir noktadan bakmak. Kendini devasa bir kartpostalın ya da yalnızca ihtiyacı olanların okuduğu bir şiirin içindeymiş gibi hissetmek. 18.00 Ferrante’nin Ischia’sı Aynı günde hem Procida hem Ischia’yı görmek delilik olabilir. Seyahatlerin bizi alışkanlıklarımızın dışına çıkaran hikâyelerle güzelleştiğine inanan biri olarak rotamı tereddüt etmeden Ischia adasına çeviriyorum. Çok sevdiğim Napoli Romanları’ndan iyi tanıyorum Ischia’yı. Birçok Napolili gibi, Romanların kahramanları Lila ve Lenu da yaz tatillerini burada geçiriyor. Napoli Körfezi’ndeki en büyük volkanik ada olan Ischia, tıpkı Procida gibi uzun yıllar Capri ve Amalfi Kıyıları’nın gölgesinde kalarak daha az turist ağırlamış ve daha otantik kalabilmiş. Adaya Forio limanından varıp bu bölgede küçük bir kitapçı, limoncello molasına çağıran kafeler, sokak standları, bembeyaz kiliselerle dolu bir keşif turu yapıyorum. Adayı terkederken aklımda kalacak son imgenin Castello Aragonese’ye ait olmasını istediğim için bir başka limana, Ischia Ponte’ye geçiyorum. Aragonese Kalesi, MÖ 4. yüzyıldan beri aynı yerde duruyor. Benim için Yetenekli Bay Ripley ve HBO’nun Napoli Romanları adaptasyonu My Brilliant Friend dizisinden de tanıdık. Ischia, Roma döneminden kalma bu epik kalenin gölgesinde denize girmeyi de mümkün kılan büyülü bir ada. Birbirinden fotojenik plajları, ikonik şemsiyeleriyle Mezzatorre Hotel’i ve Giardini La Mortella botanik parkına gitmeyi, Ischia’yla bir sonraki buluşmamıza saklıyorum. 21.00 Teatro di San Carlo Kısa bir vapur yolculuğundan sonra Napoli beni romantik bir gün batımıyla karşılıyor. Günün son durağı, yaşayan opera binalarının en eskisi olan San Carlo Tiyatrosu. 1737 tarihli bu salondan 15 yaşındayken babasıyla buraya konser dinlemeye gelen Mozart da, İtalya sahnelerine ilk kez burada adım atan Leyla Gencer de geçmiş. Devasa tavanında Apollo ve Minerva’yı konuk eden süslemeleri, kraliyet locası, görkemli sahnesi, perdesi, sahnenin tam üzerinde, Kronos ve Sirenlerin akrep-yelkovanını elinde tuttuğu saatiyle burası adeta bir müze. Hem de opera salonu. Bu nedenle opera dinlemenin dışında rehberli turlara katılıp tarihçesini ve bilinmedik yönlerini öğrenmek de büyük bir keyif. 24.00 Via Partenope Madem Napoli’nin hikayesi Parthenope efsanesiyle başlamış, ben de günü Via Partenope’de, Castel dell’Ovo’yu, balıkçı teknelerini, Vezüv’ü, ayın Napoli Körfezi’ne yansıyan ışıklarını izleyerek bitirmeliyim. Adına yazılmış romanlar, söylenmiş canzone’ler, bestelenmiş operalar, uğruna dikilmiş kraliyet sarayları, heykeller, hakkında yüzyıllardır anlatılan efsaneleri düşünerek... Bu her şeyiyle “gerçek” ve bakmasını bilenler için “olağanüstü” şehri tanıdığıma bir kez daha sevinerek. Tamamı için... Print YUZU MAGAZINE - II Out of Stock View Details No product
- Seyahat-99 | Yuzu Magazine
November 2024 | Travel TURKISH BELOW NINE ORCHARD Where History Meets Modern Comfort words Onur Baştürk photos Nine Orchard One of the highlights of my last visit to New York was the Swan Room bar at Nine Orchard, where I enjoyed a margarita before grabbing a snack at the Corner Bar. It was mid-April and a bit chilly, perfect for exploring the vibrant shops of the Lower East Side. Nine Orchard hotel is located in a beautifully restored building that dates back to 1912, formerly the Jarmulowsky Bank, which had been vacant since the mid-2000s. Rather than a complete redesign, the hotel features a careful restoration achieved through collaboration with local New York artists and creators. They contributed to every detail, from the artwork and minibar selections to the bathroom materials and sound system. Architectural historians also helped preserve the building's historic character, integrating original design elements into the façade, including a recreated clock that once hung above the entrance. In the lobby, large arched windows and meticulously restored cornice moldings reflect the building's original design. FURNITURE IS FROM LOCAL MANUFACTURER Each room is simple yet elegantly designed, featuring at least one large window—a wonderful luxury for a stay in New York! The furniture has been specially crafted by local manufacturers, while durable and aesthetically pleasing vintage items have been sourced from Europe. The bathrooms, uniquely designed by Reza Nouranian Design, showcase a trendy collection of black and white stones imported from Spain, Greece, and Portugal. Relaxation areas have also been thoughtfully designed by Reza Nouranian Design in collaboration with Fernando Santiago. MANAGED BY IGNACIO MATTOS Nine Orchard's two restaurants are managed by Ignacio Mattos who is known as one of New York's most exciting chefs. Corner Bar is one of these restaurants. RESTAURANTS AROUND NINE ORCHARD - SHABUSHABU MAYUMON: Tucked away at 115 Division Street, this cozy 8-seat spot serves up an incredible “shabu shabu” tasting menu—think Japanese hot pot at its finest! The chefs whip up mouthwatering pork belly, A5 Miyazaki wagyu, and American wagyu right in front of you, cooking it in bubbling broth and pairing it with delicious sauces like sweet soy and spicy pumice. They’re pretty proud of their skills, boldly stating, “No one else can serve high-quality cooked meat with our amazing spices in just 10 seconds!” - CERVO’S: With its lively mosaic tiles and comfy wood panels, Cervo’s is bursting with energy! This restaurant draws inspiration from the coastal traditions of Spain and Portugal, serving up a tasty homage to the seafood from the Iberian Peninsula—all in the heart of New York City. - CORIMA: The culinary concept of Corima, which means "circle of sharing," focuses on the northern region of Mexico, specifically the states of Sonora and Chihuahua. At Corima, chef Fidel Caballero interprets the materials and techniques of his hometown in northern Mexico in a way that has not been done before. Sotol, which tastes like tequila and mezcal and which Fidel calls "progressive Mexican," is a must try. Bonus: Lobster Nicuatole, Salsa Veracruzana and Black Cod. - TOLO: The menu of Tolo owned by Chinese chef Ron Yan, who has spent his last decade working on New York's culinary scene, offers a variety of dishes from raw seafood to noodles and typhoon shelter-style chicken. - DIRTY CANDY: This place is a gem! Dirty Candy is all about vegetables and is actually the only veggie restaurant in town. Chef Amanda Cohen is on a mission to make veggies tastier than anything you’ve ever had before. Get ready to have your mind blown by how delicious plant-based dishes can be! LOWER EAST SIDE’IN GİZEMLİ COOL’U New York’u son ziyaretimde en zevk aldığım yerlerden biri Nine Orchard’ın Swan Room isimli barıydı. Bu görkemli barda margarita içip daha sonra yan taraftaki Corner Bar’da bir şeyler atıştırmış, sonra da o enerjiyle dışarı çıkmıştım. Nisan ortasıydı, hava soğuktu, Lower East Side’ın enerjik caddelerinde yer alan farklı dükkânlar arasında gezinmek şahaneydi! Nine Orchard otelinin binası tam da bu yeni enerjinin ortasında yer alıyor. 1912’de inşa edilen, eskiden Jarmulowsky Bankası olan ve 2000’lerin ortalarından beri boş duran bu mimari hazine değerindeki bina, tam da tahmin ettiğim gibi yeniden tasarlanmamış, sadece restore edilmiş. 116 odaya sahip Nine Orchard’ın restorasyonu için büyük bir tasarım firmasıyla çalışmak yerine, birçoğu Nine Orchard’ın bulunduğu mahallede yaşayıp çalışan çok yönlü New Yorklu yaratıcılar ve sanatçılarla iş birliği yapılmış. Her odada asılı olan sanat eserlerinden mini bar seçimine, banyo malzemelerinden otel genelindeki özel ses sistemine kadar her türlü detay bu uzman kadro tarafından yapılmış. İlham kaynağı The Dakota gibi ikonik New York binaları olan Nine Orchard’ın restorasyonunda mimarlık tarihçilerinden de yardım alınmış. Böylece binanın tarihi karakteri titizlikle korunmuş ve restore edilen cephedeki orijinal mimari ve tasarım unsurları benimsenmiş. Hatta binanın ana girişinin üzerinde asılı olan, ama yıllar önce kaybolan orijinal saat bile yeniden yaratılmış. Bir zamanlar banka veznedarlarının çalıştığı lobide ise orijinal resimlerden yola çıkılarak büyük, kemerli pencereler ve özenle restore edilmiş korniş pervazlar yeniden yapılmış. ODALARDAKİ MOBİLYALAR LOKAL ÜRETİCİDEN Sade, ama gösterişi dozunda olan her odada en az bir büyük pencere bulunuyor, ki bu da bir New York konaklaması için şahane bir lüks! Odalardaki mobilyalar ise New York’taki lokal mobilya üreticileriyle çalışılarak özel olarak üretilmiş. Ayrıca Avrupa'dan dayanıklı, işlevsel ve elbette estetik açıdan hoş vintage parçalar tedarik edilmiş. Reza Nouranian Design tarafından benzersiz bir şekilde tasarlanan banyolarda ise İspanya, Yunanistan ve Portekiz'den temin edilen siyah ve beyaz taşlardan oluşan son moda bir koleksiyon yer alıyor. Dinlenme alanlarının tasarımı da Reza Nouranian Design ve Fernando Santiago'nun ortak çalışmasıyla gerçekleşmiş. IGNACIO MATTOS YÖNETİMİNDE Nine Orchard’ın iki restoranı New York'un en heyecan verici şeflerinden biri olarak kendini hızla kabul ettiren Ignacio Mattos yönetiminde. Bu restoranlara Corner Bar dahil. NINE ORCHARD ÇEVRESİNDEKİ RESTORANLAR - SHABUSHABU MAYUMON 115 Division Street'teki sekiz kişi oturma kapasiteli bu restoranda Japon hotpot’u olan “Shabu shabu” tadım menüsü servis ediliyor. Restoranın aşçıları birinci sınıf domuz göbeği, A5 Miyazaki wagyu ve Amerikan wagyu etini kaynar et suyunda çalkalayıp ardından tatlı soya, keskin biberli ponzu ve fındıklı miso gibi soslarla terbiye ediyor. Ayrıca çok iddialılar, “Başka hiçbir restoran bizim gibi 10 saniye içinde aynı kalitede baharatlar ve malzemelerle yüksek kalitede pişmiş et sunamaz”. - CERVO’S Mozaik karolar ve rahat ahşap panellerle inşa edilmiş bu yüksek enerjili restoran İspanya ve Portekiz'in kıyı geleneklerinden esinlenen menüsüyle öne çıkıyor. Bir bakıma İber Yarımadası'nın deniz ürünlerine New York şehir merkezinde bir övgü. - CORIMA “Paylaşım çemberi” anlamına gelen Corima’nın mutfak konsepti Meksika'nın kuzey bölgesine, özellikle de Sonora ve Chihuahua eyaletlerine odaklanıyor. Şef Fidel Caballero, Kuzey Meksika'daki memleketinin malzemelerini ve tekniklerini daha önce ifade edilmemiş bir şekilde yorumluyor. Fidel'in ‘Progressive Mexican’ olarak adlandırdığı menüde tekila ile mezcal arasında bir tadı olan Sotol mutlaka denenmeli. Ayrıca: Istakoz Nicuatole, Salsa Veracruzana ile Siyah Morina Balığı da… - TOLO Son on yılını New York'un mutfak sahnesinde çalışarak geçirmiş Çinli şef Ron Yan'a ait bir restoran olan Tolo’nun menüsünde çiğ deniz ürünlerinden noodle'a ve Typhoon Shelter tarzı tavuğa kadar çeşitli yemekler açık mutfak fonunda sunuluyor. - DIRTY CANDY İşte civarın en farklı restoranı. Bir sebze restoranı olan Dirty Candy için şehrin tek sebze restoranı da diyebiliriz. Çünkü gerçekten sebzeden başka bir şey servis etmiyorlar ve amaçları sebzeleri daha önce yediğiniz her şeyden daha lezzetli hale getirmek. Mutfağın başında ödüllü şef Amanda Cohen var. for more Print VOL XIV - 2024 / 25 ₺970,00 Price Add to Cart
- Seyahat-103 | Yuzu Magazine
January 2025 | VOL 14 TR BELOW a PAUSE to SLOW DOWN words Laura Cottrell & Onur Baştürk You can find Japan’s traditional wooden townhouses, known as Machiya, all across the country. But larger and better-preserved Machiya neighborhoods now only exist in certain places like Kyoto, Kanazawa, Takayama, and Kurashiki. Maana Homes in Kyoto, however, offers a fresh, modern take on this tradition. It’s a collection of beautifully restored, 100-year-old Machiya houses. The goal is to blend the past with the present, bringing Japan’s timeless wisdom into modern life. The founders of Maana Homes, childhood friends Hana and Irene, actually came up with the idea in Spain! “We imagined a stay with a deeper purpose, one that would help us reconnect with ourselves and our surroundings. It all started on a starry night in Spain, with a bit of wine and some doodles on a restaurant napkin,” Hana and Irene explain. “As the world moves faster and faster, our homes offer a place of retreat. Everything is designed to slow us down, enjoy the little moments, start a movement towards a more mindful lifestyle, and strengthen connections between people”. THREE MAANA HOMES: KIYOMIZU, KAMO, AND KYOTO Maana Homes consists of three properties, available for both short and long-term stays. Maana Kiyomizu is a complex where guests can shop and dine during their stay. One of the highlights here is POJ Studio, a store founded by women, dedicated to preserving Japanese craftsmanship. The heart of Maana Kiyomizu’s social community is Kissa Kishin, a modern take on the traditional kissaten café. Kissa Kishin offers coffee, matcha, and a seasonal farm-to-table brunch menu. Some of the standouts on the menu include Kishin’s Koji Bread, Rice Puff Granola, and Jerome’s Basque Cheesecake! The second house, Maana Kyoto, is inspired by the simple and meaningful lifestyle of Kyoto. The interior has a minimalistic, pure, and balanced design. The spaces have been reimagined for modern living while keeping their functional essence. As soon as you walk in, the natural materials give off a subtle earthy scent. Just like the word “Maana,” which relates to the senses, this house speaks to all of them at once. The third house, Maana Kamo, is designed for peace and reflection. Inspired by their time spent in Kyoto, Hana and Irene wanted to capture the ancient wisdom of the city—something that can only be seen with a quiet mind—and reflect it in this house. “This Machiya house, which is almost a century old, was in poor condition, and structurally there wasn’t much we could preserve. So, we created new functional spaces and restored it,” says the Maana Homes team. Machiya olarak bilinen Japonya'nın geleneksel ahşap şehir evlerini ülkenin her yerinde bulabilirsiniz. Ancak daha büyük ve daha iyi korunmuş Machiya mahalleleri artık sadece Kyoto, Kanazawa, Takayama ve Kurashiki gibi belirli yerlerde bulunuyor. Kyoto'daki Maana Evleri ise bu geleneğe yeni ve modern bir bakış açısı sunuyor. Burası iyi restore edilmiş, 100 yıllık Machiya evlerinden oluşan bir koleksiyon. Amaç, Japonya'nın zamansız bilgeliğini modern hayata taşıyarak geçmişi günümüzle harmanlamak. Maana Homes kurucuları, çocukluk arkadaşları Hana ve Irene, bu fikri aslında İspanya'da bulmuş! “Daha derin bir amacı olan, kendimizle ve çevremizle yeniden bağlantı kurmamıza yardımcı olacak bir konaklama hayal ettik. Her şey İspanya'da yıldızlı bir gecede, biraz şarap ve bir restoran peçetesine birkaç karalama ile başladı” diye açıklıyor Hana ve Irene. “Dünya gittikçe daha hızlı hareket ederken, evlerimiz bir inziva alanı sunuyor. Her şey bizi yavaşlatmak, küçük anların tadını çıkarmak, daha dikkatli bir yaşam tarzına doğru bir hareket başlatmak ve insanlar arasındaki bağları güçlendirmek için tasarlandı.” ÜÇ MAANA EVİ: KIYOMIZU, KAMO VE KYOTO Maana Homes, hem kısa hem de uzun süreli konaklamalar için üç tesisten oluşuyor. Maana Kiyomizu, konukların kaldıkları süre boyunca alışveriş yapıp yemek yiyebilecekleri bir kompleks. Burada öne çıkan noktalardan biri, Japon zanaatkârlığını korumaya adanmış, kadınlar tarafından kurulmuş bir mağaza olan POJ Studio. Maana Kiyomizu'da sosyalleşmenin ana damarı ise geleneksel kissaten kafenin modern bir yorumu olan Kissa Kishin. Kissa Kishin; kahve, matcha ve mevsimsel ürünlerle hazırlanmış bir brunch menüsü sunuyor. Menüde öne çıkanlardan bazıları Kishin's Koji Bread, Rice Puff Granola ve Jerome's Basque Cheesecake! İkinci ev Maana Kyoto ise Kyoto'nun sade yaşam tarzından ilham alıyor. İç mekan minimalist, sade ve dengeli bir tasarıma sahip. Tüm alanlar işlevsel özleri korunarak modern yaşam için yeniden tasarlanmış. İçeri girer girmez, doğal malzemeler ince bir toprak kokusu yayıyor. Tıpkı duyularla ilgili olan “Maana” kelimesi gibi, bu ev de duyulara aynı anda hitap ediyor. Üçüncü ev Maana Kamo, huzur ve derin düşünme için tasarlanmış. Kyoto'da geçirdikleri zamandan esinlenen Hana ve Irene, şehrin kadim bilgeliğini -ancak sakin bir zihinle görülebilecek bir şeyi- yakalamak ve bu evde yansıtmak istemiş. “Neredeyse bir asırlık olan bu Machiya evi kötü durumdaydı ve yapısal olarak koruyabileceğimiz pek bir şey yoktu. Bu yüzden yeni işlevsel alanlar yarattık ve restore ettik” diyor Maana Homes ekibi. for more Print VOL XIV - 2024 / 25 ₺970,00 Price Add to Cart
- Seyahat
Temmuz 2020 | Seyahat | Türkiye Alaçatı Top 10 Yazı | Onur Baştürk D oğruya doğru, o eski Alaçatı yok. Bazen çok sert esen o rüzgarı gibi, kendini rüzgarın yönüne bırakmış savruluyor Alaçatı. Buna rağmen hâlâ tarzını, tavrını, özgünlüğünü koruyan mekanları, otelleri var. İşte Alaçatı ve civarının Top 10’u… 1. Before Sunset Bu yaz virüs nedeniyle değişiklik yaptılar. Akşamüstü Elefante adını verdikleri yeni restoranlarında gerçekten usta işi yemekler servis ediyorlar. Yemekler günbatımında başlıyor, geç saatlere kadar sürüyor. 2. Balıkçı Niyazi Isolee Plage içindeki Balıkçı Niyazi’nin karidesi, patlıcanı, kalamarı ve atomu ne zaman gitseniz aynı tatta oluyor. Hem salaş hem deniz kıyısında hem de öğleden sonraları çok kalabalık olmuyor. 3. Asma Yaprağı Ovacık yolu üzerine konuşlanmış yeni yerindeki büyük bahçe en büyük artısı. Yemekleri yıllardır bildiğimiz gibi, aynı kalitede. 4. Bom Dia Çok yeni nesil, çok Los Angeles! Alaçatı’nın o meşhur klasik kahvaltısından, pişisinden sıkılanlar için en şık çözüm burası. Granolası müthiş. Acı biber reçelli tostu ve Siesta adlı Meksika usulü yumurtası da… 5. Beach of Momo Geçen yaz günbatımı partisi denilince akla gelen ilk plajdı Momo. Bu yıl partiler çoğu aklı başında plajda olduğu gibi burada da orta tempoda ilerliyor, herkes kendi köşesinde takılıyor. Momo’nun kokteylleri ve karpuzlu mantısı ise hâlâ çok iyi. 6. Biblos Resort 600’e yakın coconut ağacı, bine yakın palmiyesi, onlarca farklı bitki çeşidiyle en başta bir botanik park gibi Biblos Resort. Sırf bu yönüyle bile görülmeye değer! “Alaçatı’nın Mandarin Orieantal”i konumundaki otelde mutlaka deneyimlenmesi gerekenleri ise şöyle sıralayabiliriz: Tuzda levreği nefis Amante restoranı, masaj süiti dahi bulunan spa ve “tarladan sofraya” felsefesini benimsemiş, yüzyıllık zeytin ağaçlarının altındaki yeni restoran Olea. 7. Alavya Geceleri iyice taşkın hale köyün gürültüsünün ve kalabalığının tam ortasında şık bir vaha olmayı sürdürüyor Alavya. İlk açıldığından beri çizgisini bozmadı. Odalarının Hakan Ezer imzalı tasarımı hâlâ çok iyi ve güncel. Üstelik akşam 18.00 itibariyle Mitu’yu eski dost Agrilia’ya devrediyorlar, bu da bir başka iyi yanı otelin. 8. Kolburano’s Damla&Emre Kolburan çiftinin Reisdere köyündeki pizzacısı her şeyden öte samimi hikâyesiyle çekiyor insanı kendine. 200 yıllık eski bir marangoz atölyesi olan binada hayallerini gerçeğe dönüştüren Kolburan çiftinin, odun fırınından çıkardıkları pizzaları şarap eşliğinde gayet güzel gidiyor. 9. The Stay İzole olmak, kendi halinde takılmak, sadece belli bir çevreye ait insanları görmek, akşamları kendiliğinden gelişebilen partilere akmak… “Under The Dome” dizisinde olduğu gibi, kendini dış dünyadan yüksek korkuluklarla ayıran The Stay’in kendine has havasının özeti kısaca bu. 10. Fahri’nin Yeri Ferdi Baba mı Fahri’nin Yeri mi derseniz, benim tercihim Fahri’nin Yeri. Bir şekilde daha sempatik burası. Ayrıca kremalı şevketibostanı başta olmak üzere mezeleri harika! SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- Seyahat-132 | Yuzu Magazine
November 30, 2025 | VOL 16 CHECK IN, TUNE OUT, LOOK CLOSER words Onur Baştürk photos Julius Hirtzberger + Courtesy of The Venice Venice Tucked between the Rialto Bridge and the Mercato Vecchio, Ca’ Da Mosto stands as one of Venice’s oldest and most storied palazzos—an architectural relic from the 13th century. It’s the only remaining example of Veneto-Byzantine style in the city, a rare echo of Venice’s earliest built heritage, second only to the famed façade of San Marco Basilica. Originally built as a private residence for the Da Mosto family, this remarkable structure later transformed into the Hotel Leon Bianco—where Romantic-era minds like Turner, Shelley, and Rossetti once lingered, and where emperors and exiled nobles checked in under discreet identities. After the hotel closed, the palazzo sat silent for decades—until 2022, when The Venice Venice Hotel breathed new life into its stone walls. FROM GOLDEN GOOSE TO HOSPITALITY: A CREATIVE CONTINUUM The Venice Venice marks a new chapter in Alessandro and Francesca Gallo’s creative evolution—a natural continuation of the path they first set out on in their twenties with the founding of Golden Goose. “We didn’t enter fashion through conventional means,” the Gallos explain. “When we exhibited at a trade show in Paris back in 2001, we didn’t even know we were supposed to present a seasonal collection. We simply brought what we had. While big brands were showing products for six months ahead, we were ready to deliver immediately. That spirit caught people’s attention.” As Golden Goose grew into a global fashion brand, the Gallos began to explore new forms of creative expression. When the opportunity arose to acquire part of Ca’ Da Mosto, they asked themselves: “What would a space look like where all facets of our creativity could coexist?” A space that brings together fashion, food, music, art, design, and lifestyle. That space became a hotel. “We hold the very last hospitality license issued in Venice before the city council placed a freeze on new permits,” they explain. “The property originally consisted of two separate structures, which we were able to unify under single ownership after a long process. Some portions were still owned by noble families who, unable to keep up with the maintenance costs, gradually sold them off piece by piece.” Together with the NWC collective, the Gallos developed a vision rooted in what they call a Postvenetian manifesto—a new hospitality philosophy grounded in respect for Venice’s ecosystem and heritage, and a conscious resistance to the exploitative forces of mass tourism. This approach combines restoration with experimentation, tradition with reinvention. The name of the hotel itself plays on this duality: The Venice Venice. A GEOMETRIC WELCOME Guests arriving by boat are met with a striking sight: a geometric pavilion rising from the canal’s filtered waters, layered in form and rich in drama. This sculptural entrance sets the tone for what’s to come—a cinematic unfolding of space, anchored by Fabio Viale’s reimagined Pietà, portraying a fragmented mother and son. From there, a water passage inspired by the movement of light and reflection—and a subtle homage to Carlo Scarpa—leads through the palazzo, connecting two main floors and weaving past more than 40 rooms. Each one is different, designed in open defiance of traditional spatial rules. Even the smallest room exceeds the standard dimensions of a typical hotel room. The result? The hotel now houses the largest suite ever built in Venice. VENICE M’ART: A LIVING CULTURAL SPACE Just off the entrance, Venice M’Art unfolds like a kaleidoscope of culture—where art, fashion, design, and gastronomy meet in a layered, living space. Once a historic hub of trade and exchange, the space has been reimagined to include a concept store, exhibition zones, a restaurant, and a distinctive bar—all connected by a route from the inner courtyard to the terrace. Throughout the day, Venice M’Art shifts its identity: morning coffee rituals and retail therapy give way to aperitifs and long, leisurely dinners. The bar’s signature cocktail is the Erose Americano, and the traditional Venetian carnival pastry frittelle is reimagined here as a year-round savory treat. ART THAT WRAPS AROUND YOU On the first floor, the Venice Bitter Club creates a quiet tension between past and present. Beneath the building’s original beams, a glowing digital bar flickers into life—framed by a tapestry-like installation that wraps around the walls. This immersive artwork by Francesco Simeti is part of the “A Collection” program, developed in collaboration with historic textile manufacturer Bonotto. Drawing from 18th-century Gobelin-style tapestries, Simeti reinterprets traditional motifs—characters, animals, and flourishes—into a new visual language and symbolic narrative. EVERY ROOM DEDICATED TO AN ARTIST OR MOVEMENT At The Venice Venice, art is not an addition—it’s the architecture of experience. Each room becomes a quiet tribute to a creative force, whether a single artist, a radical movement, or an era-defining idea. From a suite dedicated to Lucio Fontana to a room inspired by Fluxus, from nods to Arte Povera to the poetic world of Cy Twombly and the Pop stylings of Umberto Bignardi—the range is vast, and every space tells its own story. These narratives are enriched through collaborations with artists like Victoria & Marian Zidaru, Brad Elterman, Emilio Isgrò, and Hideyuki Ishibashi, as well as with artisans, collectors, and visionaries such as ceramicist Federico Bonaldi, Venetian Heritage founder Toto Bergamo Rossi, and the Bonotto Foundation. Throughout the hotel, additional works by Pol Polloniato, Igor Mitoraj, and photographer Renato d’Agostin create yet more layers in a space where every detail is a deliberate act of storytelling. - The full story is featured in Vol.16 - Print VOL XVI - AEGEAN & MEDITERRANEAN 2025 Out of Stock Add to Cart
- Seyahat
August 2023 | MEDITERRANEAN | Vol 10 english below MENORCA GUIDE words Mert Çam photos Reiseuhu & Rhett Noonan & Pelayo Arbues (unsplash) SAKİNLİK Menorca diğer Balear Adaları’na kıyasla daha az nüfuslu olduğu ve daha az bilindiği için sakinlik isteyenlerin odak noktası. KONAKLAMA Adanın en hareketli bölgesi Mahon’da Cristine Bedfor Guest Houses ve Casa Telmo. Daha sakin bir bölgede konaklamak isterseniz Sant Lluis’i tercih edin. Bu bölgeye yakın en iyi otel ise Cugo Gran. PLAJ Görülmesi gereken ilk kumsal, ulaşımı bir noktadan sonra yürüyerek yapılan Cala Mitjana. İkincisi, kartpostallardan fırlamış gibi duran Macarelleta. Üçüncüsü ise bembeyaz kumsalıyla Cala en Turqueta. RESTORAN S’Amarador, Cova d’en Xoroi, Cap Roig, Anatea ve Binifadet. Daha Menorcalı bir deneyim için Taps Can Avelino. Paella sevenler için ise Es Molí de Foc tavsiye. CALMNESS Menorca is the focal point for those who want calmness, as it is less populated and less known than the other Balearic Islands. ACCOMMODATION Cristine Bedfor Guest Houses and Casa Telmo in Mahon, the most vibrant region of the island. If you want to stay in a quieter area, choose Sant Lluís. The best hotel close to this area is Cugo Gran. BEACH The first beach that must be seen is Cala Mitjana, where you should continue on foot after a point. The second is Macarelleta, which looks like it came out of a postcard. The third is Cala en Turqueta, with its snow-white beach. RESTAURANT S’Amarador, Cova d ‘en Xoroi, Cap Roig, Anatea and Binifadet. Taps Can Avelino for a more Menorcan experience. For those who like paella, we recommend Es Molí de Foc. for more Print VOL X - AEGEAN & MEDITERRANEAN EDITION - 2023 Out of Stock Add to Cart
- Seyahat-139 | Yuzu Magazine
February 18, 2025 | TRAVEL LE SOLEIA: a STORY SHAPED by the SUN words Onur Baştürk photos Alexandre Tabaste On Avenue Victor Hugo in Nice, Le Soleia opens its doors with a quiet confidence. Not as a spectacle, but as a place tuned to light — the kind that shifts from pale morning to amber evening along the Riviera. The new hotel by Inwood Hotels, conceived by Oscar Lucien Ono and his studio Maison Numéro 20, is shaped around a single presence: the sun, treated less as a motif than as a guiding principle. WE ARE INSPIRED BY THE SUN’S MYTHS AND ITS WARMTH Step past the Art Deco façade and the atmosphere settles immediately. Volumes are generous but not imposing. Materials are natural, tactile, sun-ready. Ochres and sandy beiges recall façades bleached by years of coastal light. Marble in warm tones, wicker, ceramics, sheer fabrics and turned wood soften the geometry of the interiors. In the lobby, a plaster amphora by Thibault Perrigne sits in quiet dialogue with a globe-like lamp, while sculpted suns and discreet wave motifs appear like signatures rather than statements. The Mediterranean is present, but filtered — less postcard, more memory. For Ono, this solar thread is not decorative; it is the narrative spine of the project: “At Maison Numéro 20, every project starts with a story. We love writing a narrative for each setting, and especially finding a strong throughline capable of giving meaning to each choice. At Le Soleia, this starting point naturally presented itself: the sun. A concept that is both simple and universal, yet deeply symbolic. The sun inspires us both through the mythological imagery it evokes and through what it physically provides: warmth, softness, well-being – almost enveloping. We wanted to translate this solar presence into the décor, not in a literal way, but sensibly. Upon entry, a solar fresco by Raphael Schmidt, enhanced with gold leaf, welcomes the visitor as a source of light. The spaces are designed like cocoons, with a soft colour palette that evokes the sun, but also the sea, the palm trees, and the Promenade des Anglais. The project thus echoes the most precious aspects of the Mediterranean: its light, its way of life, and that solar energy that shapes both landscapes and emotions.” ECHOES OF THE RIVIERA That sensitivity to light unfolds quietly from space to space. Stylised palms and sketched suns appear in frescoes like passing breezes. Overhead, a ceiling fresco imagined by Ono — laser-cut and painted wood — traces celestial lines that suggest sun, wind and motion without ever becoming literal. In the restaurant, layered greens evoke a shaded palm grove, with light filtered through glass as if through leaves. In the rooms and suites, ochres, terracottas and sea-washed tones create soft, protective interiors where texture does most of the talking: wave-shaped headboards, crumpled fabrics, ceramics, woven details. The feeling is calm, grounded, and gently sensorial. Ono approaches the Riviera with the same restraint — not as a style to reproduce, but as a language to reinterpret: “At Maison Numéro 20, we never seek to reproduce the past or fall into nostalgia. Our approach is to reinterpret the codes of a place with a contemporary perspective. At Le Soleia, the codes of the Mediterranean guided us: ceramics, the wave motif, plaster, wicker, but also a colour palette inspired by the landscape. Solar, mineral, and soft tones that evoke the light, the sea, the sand, the palm trees, and that very particular atmosphere of the Riviera. A region's heritage inspires us primarily through its uses, materials, and colours. We research, observe, then translate these references into a current, refined language, paying particular attention to detail. Textures are reworked, patterns simplified, and colours nuanced to create spaces that are rooted in their environment while remaining resolutely contemporary. It’s less about making references than making echoes – capturing the Mediterranean spirit, its softness, and natural elegance, and embedding it in a classical contemporary writing that is timeless and alive.”
- SEYAHAT-103-EN | Yuzu Magazine
December 2024 | Travel FOR TURKISH 5 LUXURY EVENTS NOT to MISS in 2025 words Pınar Yılmaz / Deliciae 1 - ST MORITZ POLO WORLD CUP ON SNOW (January 24-26, 2025, Switzerland) This unique polo tournament, played on ice-covered fields, combines elegance and sport. Set amidst the enchanting winter landscapes of St. Moritz, this event brings together luxury and sports every year. In 2025, it will once again host luxury lifestyle enthusiasts and sports fans. Photo: Kathrin Gralla 2 - THE I.C.E. ST. MORITZ (February 21-22, 2025, Switzerland) The I.C.E. St. Moritz showcases the world’s most elegant classic cars on the frozen Lake St. Moritz, captivating automobile enthusiasts in a stunning setting. In addition to static displays, dynamic parades on ice highlight the grace of these cars against the cold yet majestic winter atmosphere. 3 - GOODWOOD FESTIVAL OF SPEED (July 3-6, 2025, UK The Goodwood Festival of Speed gathers speed enthusiasts and motorsport fans around the historic Goodwood House in England. The festival features both classic and modern racing cars, with speed demonstrations held throughout the event. 4 - PEBBLE BEACH CONCOURS d’ELEGANCE (August 17, 2025, California, USA) Held in California, the Pebble Beach Concours d'Elegance is a prestigious automobile event showcasing the world’s rarest and most valuable classic cars. In 2025, it will once again welcome the world’s most distinguished car collectors and design enthusiasts, celebrating the aesthetic perfection of automobiles through an exhibition and competition. 5 - MONACO YACHT SHOW (September 24-27, 2025, Monaco) The Monaco Yacht Show is a prestigious event in the world of yachting, featuring luxury yachts and the latest innovations in the maritime industry. In 2025, the show will once again bring together yacht owners, investors, and maritime enthusiasts from around the globe in the glamorous setting of Monte Carlo.
- Seyahat
Nisan 2020 | Seyahat | Ürdün Mars’a gitmiş kadar oldum! Yazı | Onur Baştürk Matt Damon’ın oynadığı Marslı (The Martian) filmi sonrası daha da popüler hale gelen bir çöl Wadi Rum. Kum vadisi anlamına gelen Wadi Rum, Ürdün’ün güneyinde, Akabe’ye 40 kilometre uzaklıkta bir doğa harikası. Wadi Rum’un şöhretinin nedeni Mars yüzeyini andıran kızıl kumları, kayalıkları elbette. Buranın Marslı filminde neden set olarak kullanıldığını oraya gidince daha iyi anlıyorsunuz. Gerçekten de vadinin iç taraflarına doğru ilerledikçe Mars yüzeyinde geziniyormuş gibi hissediyor insan. Çok acayip bir duygu! Artık ya filmin yoğun etkisi ya da Mars’a karşı son dönemde gelişen popüler ilginin engellenemez hali. O kızıl kumların üzerinde gezinirken başka türlü bir havaya giriyorsun. Bu Mars efektinin bir sonucu olsa gerek, Wadi Rum’da konaklamak isteyenler için yapılan kamp alanlarına balon kabinler (nam-ı diğer “bubble dome”) kondurulmuş. Bu balon kabinlerin alamet-i farikası tabii ki yattığın yerden gökyüzünü görebilmen. Doğayla bütünmüşsün gibi hissettirmesi. Yani alabildiğine şeffaf oluşu… Bir de tabii kendiliğinden uzay istasyonu efekti vermesi! Son yıllarda çok moda olan bu balon kabinler dünyanın dört bir tarafında var aslında. İspanya’dan Avustralya’ya, İzlanda’dan Kanada ve Meksika’ya kadar...Sırf bunlarda kalmak için aylar öncesinden rezervasyon yaptıran var. Bir tür yeni deneyim çılgınlığı bu yani. Peki o balonun içinde konaklamak nasıl bir şey? ‘Aicha’ (@aichaluxury) adlı kamptaki balonda sadece bir gece kaldım ama şunları söyleyebilirim: Sanki çölün ortasında yatıyormuşum gibiydim. Bir ara kuvvetli bir rüzgar çıktı. O garip uğultuyu iliklerime kadar hissettim!Sonra şakır şakır yağmur yağdı. O an dedim ki, galiba bu balonu sel alıp götürecek! Korkmadım desem yalan olur! Sabaha karşı ise yıldızlar göründü, ki o kısım nefisti işte… Aicha dışında bir de Suncity Camp (@suncity_camp) var. O da biraz daha konforlu bir kamp. Ama her ikisinin de mantısı aynı: Konforlu bir balon kabin ya da çadırda gelenlere kızıl çöl deneyimini yaşatmak! Benim kaldığım Aicha’da: - Sabah saat 05.30 sularında kalkıp gün doğumunu izlemeye götürdü kampın çalışanı bedeviler. Arabalarla bir bir kızıl tepeye gittik. Sabah sabah bir tepeye tırmandık. Ama gün doğmaya başlayınca manzara olağanüstüydü! - Sabah ve gece çok serin olduğu için dev bir kürk kaban veriyorlar. Onunla dolaşmak bile fantastikti! - Gelelim eğlenceye! Çölün ortasında bedevilerin müziği eşliğinde çılgınca dansedeceğimi söyleseler inanmazdım, ama oldu! Hayatımda en çok eğlendiğim gecelerden biriydi. Bir süre sonra çöl soğuğuna aldırmadık, bedevilerin çaldığı canlı müzik eşliğinde deliler gibi dansedip göbek attık! Unutmadan: - Wadi Rum’a gitmek için Amman ya da Akabe’ye uçabilirsiniz. Akabe daha yakın. Amman’dan Wade Rum arabayla iki ila üç saat sürüyor. - Petra’yı görmeden dönmek olmaz. Wadi Rum’a çok yakın Petra. Günübirlik gidip dönülebilir.

