top of page

859 results found with an empty search

  • Seyahat

    Haziran 2020 | Seyahat | İzlanda Santorini’de uçurum kenarı süiti Yazı | Alp Tekin T atilde doğal konforun ve tasarımı sevenlerin hep aklında olan yerlerden biridir Coco-Mat Eco Residences. Yunanistan’ın Serifos Adası’nda bulunan Coco-Mat’ın, bulunduğu doğayla uyumlu doğal mimari anlayış gerçekten hayranlık vericidir. Ama Coco-Mat’ın bu yaz ilk kez kapılarını açan bir oteli daha var ki, sanırım Serifos’taki otel bir süreliğine unutulacak! Santorini adasındaki bir uçurumun içinde yer alan Nature Eco Residences. Uçurumun içinde derken, 15 süitten oluşan otelin bazı odaları gerçekten de uçurumdaki kayalığın içine oyularak yapılmış! Yani bir tür uçuruma inşa edilmiş modern mağaralarda kalınıyor desek yanlış olmaz. Üç tip süit var Nature Eco’da. Sunset, sunset private garden ve infinity residence. Özellikle 60 metrekarelik infinity residence tam anlamıyla kayanın içine inşa edilmiş. Tüm odalar deniz ya da volkan manzarasına sahip. Odaların bazılarında balkon, bazılarında teras ya da özel açık hava jakuzileri var. Süitler vintage dekorasyon ürünleri, toprak tonlarındaki ahşap ve el yapımı mobilyalarla dekore edilmiş. Odaların çizgisi tipik Santorini mimarisine özgü düz çizgiler, ustalıkla yapılmış keskin beyaz eğrilerden oluşuyor. Otelin mimarı George Zafiriou’nun üzerinde durduğu tek bir şey var, o da gösterişsizlik. Bir de en ilkel olana geri dönme. Bunda başarılı olduğu da gün gibi ortada… SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey

  • Seyahat

    Ekim 2021 | Seyahat | Vol V PIEMONTE’DE TRÜF AVI Yazı | Nalan Miri Sözer H er yıl ekim ayında yağan yağmurlardan sonra İtalya’da nefesler üç hafta boyunca “White Truffle” için tutuluyor. Ben de beyaz trüf ziyafeti çekmek ve köpeklerle çıkılan trüf avı heyecanını yaşamak için ikiz oğullarım Deha ve Yekta ile beraber her yıl soluğu Kuzey İtalya’nın Fransa sınırındaki Piemonte’de (Piedmont diye de geçiyor) alıyorum. “Yeni Toskana” olarak adlandırılan İtalya’nın bu bölgesi beyaz trüf mantarının yanı sıra dünyaca ünlü şaraplarıyla biliniyor. Bu nedenle maceracı gurmeler ekim ayından aralık başına kadar Piemonte’ye akın ediyor ve bağlar arasında kaybolarak Kuzey İtalya’nın rafine mutfağını deneyimliyor. Pastoral güzelliği ve verimli topraklarının aurasıyla insanı hemen etkisi altına alan Piemonte, tepeler üzerine kurulmuş Ortaçağ köyleri, uçsuz bucaksız nefis bağları, gurme restoranları ve ‘winery’leri ile heyecan veren bir destinasyon. Sessiz, sakin, iddiasız... Devamı için... Print YUZU MAGAZINE - V Out of Stock View Details

  • Seyahat

    April 2024 | Travel TR BELOW WHAT to DO and WHERE to GO in SICILY words Onur Baştürk Sicily was one of the islands I wanted to visit for a long time. The fact that the second season of White Lotus was set in Taormina in Sicily made me want to go even more and finally I found myself in Catania after a two-hour Turkish Airlines flight. Now here are my Sicily notes... NOTO Sicily's most baroque town, Noto, used to be somewhere else. After an earthquake in 1693 left the original city in ruins, it was rebuilt nearby, and no expense was spared. The resulting city is described as: "There are thousands of lovely old towns all over Sicily and Italy. But none more charming than Noto". And one more thing: Sicilians find the people in Noto more noble. "Because", they say, "it's all about the attitude in the 'passeggiata'" (Passeggiata is a word for walking slowly down the street. A kind of swaying walk). Anyway, there is one more place to visit after seeing Noto: Ragusa. Try to arrive in Ragusa at noon and have dinner at Ciccio Sultano before the service closes. This is a restaurant in the "don't leave without tasting" category. After Ragusa, I visited Modica which is very close. They said the chocolate here is very famous. Maybe because I am not a chocolate lover or maybe because I visited Modica after Noto and Ragusa, I did not love Modica. But if you visit here, it is essential to stop by Antica Dolceria and buy chocolate. SYRACUSE Syracuse has become one of my favorite places. Especially Ortigia, the peninsula at the edge of the city. There are some delicious concept shops here, as well as an unforgettable restaurant: Apollonion Osteria da Carlo. They have a menu of only four dishes. And they are all very good dishes. TAORMINA See Taormina from the top, from Castelmola. If you have time, visit the village of Savoca. Then go back to the center and try these restaurants: Osteria da Rita, Osteria Santa Domenica, Tischi Toschi and Anciovi, the lunch-only restaurant at the Four Seasons, home of the White Lotus. PALERMO At first glance, the capital Palermo looks very neglected, but that changes once you get inside and explore its streets. Because the real Sicilians are here! Especially compared to Taormina, this place is not so touristic. In this respect, it is possible to mingle with the locals. The most popular bar is Hic! La Folie du Vin. It is a wine bar and they sell all the wines grown on the island by the glass. What's more, it's crowded both inside and outside and as I said, you instantly mingle with Sicilians and become a "local"... I will recommend two other Palermo restaurants that are always frequented by locals: Bocum and Sardina PastaBar. Two important buildings to see while walking in Palermo are The Palazzo dei Normanni and The Cathedral of Monreale. Both of these buildings are "Sicilian Romanesque". In other words, an eclectic fusion of western and Arabic architecture. It is also recommended to stop for an espresso at the Mercato il Capo, Palermo's famous open-air market, and the café Ojda. Before I forget: Dine at Locanda Del Marinaio in Cefalù, an hour from Palermo. WHERE TO STAY - At the Zash Country Boutique Hotel in the Catania region, in the middle of vineyards and at the foot of Etna. - At Villa Igiea, an early 20th-century palace, a splendid Art Nouveau design heritage. - At Dimora Delle Balze, a 19th-century estate turned into a chic boutique hotel with a restaurant called Lumia, 15 minutes from Noto and my favorite hotel on the island. * Bu seyahatteki katkılarından ötürü Sestri Lifestyle & Travel ’e teşekkürler Uzun süredir gitmek istediğim adalardan biriydi Sicilya. White Lotus’un ikinci sezonunun Sicilya’daki Taormina’da geçmesi gitme isteğimi daha çok kanatlandırdı ve sonunda iki saatlik THY uçuşu sonrası kendimi Catania’da buldum. Şimdi buyurun Sicilya notlarına… NOTO Sicilya’nın en barok kenti Noto, aslında eskiden başka bir yerdeymiş. 1693’teki depremden sonra orijinal kent harabeye dönünce yakın mesafede kent yeniden yeniden inşa edilmiş ve bunun için hiçbir masraftan kaçınılmamış. Sonuçta ortaya çıkan kent için şöyle deniliyor: “Sicilya ve İtalya'nın her yerinde binlerce sevimli eski şehir var. Ama hiçbiri Noto'dan daha sevimli değil”. Bir şey daha: Sicilyalılar, Noto'daki insanları daha soylu buluyor. “Çünkü” deniliyor, “Her şey ‘passeggiata’daki tavırla ilgili” (Passeggiata, sokakta yavaş adımlarla yürüyüp gezinmek için kullanılan bir kelime. Bir tür, salınarak yürümek). Noto’yu gördükten sonra uğranacak bir yer daha var: Ragusa. Ragusa’ya öğle vakti gelmeye çalışın ve servis kapanmadan Ciccio Sultano’da yemeğe oturun. Burası “tatmadan dönme” kategorisinde bir restoran. Ragusa’dan sonra çok yakın olan Modica’ya da uğradım. Buranın çikolatası çok meşhur dediler. Belki çok çikolata delisi olmadığımdan belki de Noto ve Ragusa’dan sonra gittiğim için Modica’ya pek bayılmadım. Ama buraya uğrarsanız Antica Dolceria dükkânına uğrayıp çikolata almak elzem. SYRACUSE Syracuse ya da bir diğer seslenişiyle Sirakuza en sevdiğim yerlerden biri oldu. Özellikle kentin ucundaki yarımada Ortigia. Burada çok nefis konsept dükkânların yanı sıra unutulmaz bir restoran da var: Apollonion Osteria da Carlo. Sadece dört tabaktan oluşan bir menüleri var. Hepsi de birbirinden iyi tabaklar ve euro ödemenize rağmen fiyatlar İstanbul’daki popüler bir restorandan daha ucuz. TAORMINA Taormina’ya önce en tepeden, yani Castelmola’dan bakın. Vakit kalırsa Savoca köyüne uğrayın. Sonra da merkeze dönüp şu restoranları deneyin: Osteria da Rita, Osteria Santa Domenica, Tischi Toschi ve White Lotus’un mekanı Four Seasons’ın sadece öğlenleri açık olan restoranı Anciovi. PALERMO Başkent Palermo ilk bakışta çok bakımsız duruyor, ama içine girip sokaklarını keşfedince durum değişiyor. Çünkü gerçek Sicilyalılar burada! Özellikle Taormina’ya göre burası o kadar turistik değil. Bu açıdan lokallerle kaynaşmanız mümkün. En popüler barı açıklıyorum: Hic! La Folie du Vin. Bir şarap barı ve adada yetişen tüm şarapları kadeh olarak satıyorlar. Dahası, hem içerisi hem de dışarısı kalabalık ve dediğim gibi Sicilyalılarla anında kaynaşıp “lokal” oluyorsunuz… Hep lokallerin gittiği iki Palermo restoranı daha önereceğim: Bocum ve Sardina PastaBar. Palermo’da yürüyüş yaparken görülmesi gereken iki önemli yapı ise The Palazzo dei Normanni ve The Cathedral of Monreale. Bu iki yapı da “Sicilian Romanesque”. Yani batı mimarisi ile Arap mimarisinin eklektik bir füzyonu. Palermo’nun meşhur açık hava pazarı Mercato il Capo ve Ojda isimli kafede espresso molası vermek de ayrıca tavsiye. Unutmadan: Palermo’ya bir saat uzaklıktaki Cefalù’daki Locanda Del Marinaio’da yemek yiyin. NEREDE KALMALI - Catania bölgesinde, Etna’nın eteğinde yer alan Zash Country Boutique Otel’de. - 20. yüzyıl başlarında bir saray olan, görkemli bir Art Nouveau tasarım mirası olan Villa Igiea’da. - 19. yüzyıldan kalma bir mülkün şık bir butik otele çevrilmiş hali olan, Lumia isimli restoranı ayrıca nefis, Noto’ya 15 dakika uzaklıkta, adadaki en favori otelim olan Dimora Delle Balze’de.

  • Seyahat

    Nisan 2020 | Seyahat Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Yazı | Alp Tekin İ nsanlardan, medeniyetten uzakta, ıssız doğanın gerçek anlamda tam ortasında, konfor dozu yüksek ve bir o kadar da tasarım bir otelde kalmak! Salgından önce bu trend hali hazırda vardı. Hatta gün geçtikçe bu otellere bir yenisi ekleniyordu. Ama salgından sonra bu tarz otellere ilginin daha çok artacağı kesin gözüyle bakılıyor. Çünkü hem izolasyon ruhuna alıştık hem de salgının öyle bir günde sona ermeyeceği anlaşıldı. O zaman, dünyanın farklı yerlerinden 10 inziva otelini tanıtacağımız listemize hoş geldiniz! İşte radarımıza takılanlar. Bir gün belki bu otellerin birinde rastlaşırız, belli mi olur? 1. THE ARCTIC HIDEAWAY / Norveç Norveç’in kuzeyindeki Bodo kasabası açıklarında 360’a yakın küçük adadan oluşan Fleinvær takım adaları var. İşte o adalardan birinde yer alıyor ıssız otel The Arctic Hideaway. Adada otelden başka bir şey yok! Ulaşım Bodo’dan kalkan (o da her gün değil tabii) ferry ya da özel teknelerle. İzolasyonun zirve noktası diyebileceğimiz bu otel, elbette en çok kuzey ışıklarının görüldüğü ocak ve mart ayları arasında tercih ediliyor. Yaz aylarında ise muhteşem doğası için… Şık ve konforlu kabinlerinde 8 kişiye kadar konaklamaya da izin veriyorlar. 2. WILLOW HOUSE / Teksas Teksas’ta, ıssızlığın gerçekten de tam orta yerinde, şık ama doğayla dost bir otelde kalmak ister misiniz? Big Bend Ulusal Parkı’na çok yakın mesafede konuşlanmış Willow House. Geçen yılın son demlerinde açılan otel, son dönemin gözde kavramlarını dibine kadar uyguluyor: Doğayla tamamen uyumlu, sade ama aynı zamanda gerektiği kadar konforlu… 3. &BEYOND SOSSUSVLEI DESERT LODGE / Namibya İşte en çok ilgi gören ıssız otellerden biri! Dünyanın en eski çölü Namib’te yer alan otel sadece 10 odadan oluşuyor. Tüm odalar taş ve camdan yapılma. Çölde yapılan yürüyüşler ve geceleri gökyüzünde yıldızları incelemek için kurulmuş dev teleskop; otelin diğer seksi yanları… Tam anlamıyla dünyadan kopmak ve inzivaya çekilmek için en uygun yerlerden biri. Unutmadan: Namibya vizesi pek kolay alınmıyor. Gitmeden çok önce başvurmanız gerekiyor. Çünkü prosedürler çok uzun sürüyor. 4. ECOCAMP PATAGONIA / Şili Şili’deki Torres del Paine Ulusal Parkı’nın içinde 2001 yılında açılan EcoCamp, dünyanın ilk jeodezik kubbe oteli. Jeodezik kubbenin anlamı şu: Büyük dairelerin kesişmesi sonucunda oluşan çokgenler ızgarası. Bu otellere kısaca “bubble dome” da deniliyor. Gelelim EcoCamp’in esas şahane özelliklerine… Burada konaklarken Patagonya’nın temiz havası ve dağların büyüleyici manzarası eşliğinde trekking yapabilir, ata binip gezintiye çıkabilirsiniz. Ya da bir gün rafting yapıp bir başka gün şarap turuna dahil olabilirsiniz. Hiçbir şey yapmayıp sadece manzaraya bakarak sessizlik meditasyonu yapmanız da mümkün tabii. 5. SIX SENSES SHAHARUT / İsrail Spa marifetleriyle meşhur Six Senses grubunun son harikası, İsrail’in güneyindeki Negev Çölü’nde açılan Shaharut. Otelin en büyük artısı, tabii ki grubun ustalaştığı masaj dünyası. Gün boyu çöle karşı yeşil çay yudumlayıp masajla kendinden geçmek isteyenler için birebir burası! Otelin 58 süiti var. Bazılarının yapımı hala devam ediyor. Mimarı ise Daniella Plesner. 6. ANANTARA TOZEUR RESORT / Tunus Sahra Çölü’nün kıyısındaki otel geleneksel Tunus mimarisiyle güncel olanı birleştirmiş. Ortaya çıkan sentez harika! Özellikle gün batarken çölde yemek yiyip bir kadeh kırmızı şarap içmek gibi keyifli fantezileriniz varsa bu otelde mutlaka kalmanız gerekiyor. 7. POSADA BY THE JOSHUA TREE HOUSE / Arizona Saguaro Ulusal Parkı’nda, bir kaktüs cennetinin ortasında yer alan Posada’nın sadece 5 süit odası var! Hepsi birbirinden farklı ve şık. Odalar aynı zamanda kiralanabiliyor da… Bir mutlu çiftin, Sara ve Rich Combs’un eseri Posada. Yavaş yaşama felsefesini benimsedikten sonra çölün ortasında bu oteli kurmuşlar. Yani burası aynı zamanda evleri. Posada’ya ulaşım için en yakın havalimanı Tucson Havalimanı. Los Angeles ya da Las Vegas’tan buraya uçakla gelmek mümkün. Kaktüs ve çöl sevenler için ideal ıssızlıkta. Dahası, yemekleriyle iddialılar. 8. TREE HOTEL / İsveç Önce Stokholm’e uçuyorsunuz. Oradan da İsveç’in kuzey kutbu çizgisine yakın şehri Lulea’ya. İndiğinizde Tree Hotel’ciler sizi transfer araçlarıyla aldırıyor. Çünkü ormanın içinde Tree Hotel! Dahası, hepsi birbirinden farklı tasarımdaki kabinler yüksek ağaçların üzerine kondurulmuş. Bizim favorimiz “The UFO” ve “Mirrorcube” kabinleri. Hem yaz hem de kışları çok yoğun oluyor Tree Hotel. Çok önceden rezervasyon yaptırmakta fayda var. 9. AIRE DE BARDENAS / İspanya İspanya’da, Navarra bölgesindeki Bardenas Ulusal parkı içindeki otel hem tasarım süitleri hem de ‘bubble’ seçenekleriyle göz kamaştırıyor. Mimari açıdan bol ödüllü otelin sundukları aslında tüm ıssız otellerle aynı: Işığın hiç olmaması nedeniyle gökyüzündeki yıldızları net olarak görebilme imkanı ve uçsuz bucaksız bir doğa… 10. BUUBLE / İzlanda Sloganları şu: “Beş milyon yıldızlı otele hol geldiniz!” Haksız da değiller. Bu listedeki otellerden farklı olarak doğal ortamla aranızda sadece incecik bir kumaş parçası var. Çünkü balon kabinleri tamamen şeffaf. Ormanın içinde uyuyor gibi hissediyorsunuz. Kışın ayrı yazın ayrı zevki var bu otelde konaklamanın. BONUS OTEL: Amangiri Aman grubunun en gözde ıssız otellerinden biri Amangiri. Hatta bu ıssız otel akımını başlatanlardan. En yakın kasabaya (Page) 25 dakika uzaklıktaki Amangiri, filmlerde gördüğümüz o şahane kanyonların tam da dibinde… Bu yüzden tırmanış, yürüyüş yapmak için en ideal ıssız otellerden biri burası. Süitlerin yanı sıra önümüzdeki nisan ayında Amangiri’nin Camp Sarika adı altında ‘glamping’ çadırları da açılıyor. Süitlere beş dakika uzaklıktaki bu çadırlar doğayla daha çok baş başa kalmak isteyenler için tasarlanmış. Amangiri’yle ilgili daha fazla ayrıntı okumak isterseniz Özlem Avcıoğlu’nun Amangiri’deki konaklama deneyimini anlattığı bu yazısına mutlaka GÖZ ATIN… SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey

  • ART

    Nisan 2020 | Art | Türkiye BASE’in yeni dijital projesi yakında Yazı | Alp Tekin Ü lkenin yeni mezun sanatçı adaylarını sanatseverlerle büyük bir sergi yaparak buluşturan yeni nesil bir platform BASE. Bu yıl da eser başvuruları 1 mayısta başlıyor ve 1 temmuzda sona eriyor. www.base.ist adresinden yapılacak başvuruları aralarında Ayşe Erkmen, Azade Köker, Derya Yücel, Eda Berkmen, Gökşen Buğra, Leyla Gediz, Nancy Atakan, Öner Kocabeyoğlu ve Saruhan Doğan gibi isimlerin bulunduğu bir seçici kurul değerlendirecek. BASE 2020’nin hazırlıkları öncesi platformun beyin takımı olan üçlüye; Ali Kerem Bilge, Aslı Boduroğlu ve İdil Berkant Bilge’ye hem içinde bulunduğumuz süreci hem de platformun ruhunu sorduk. Şimdi söz BASE’cilerde… BASE platformu korona virüs sonrasına hazır mı? Bu kriz hem BASE'i hem de sanat dünyasının diğer organizasyonlarını nasıl etkileyecek? Sanat dünyası da diğer tüm sektörler gibi pandemiden etkilenmiş durumda. Türkiye ve dünyada sanat ve kültür etkinlikleri belirsiz bir zamana kadar ertelendi. Sanat galerileri, sanatçılar ve sanat kurumları olarak çağdaş sanat hafızamızın büyük darbe alacağı bir dönemden geçiyoruz. Normal şartlarda sanatseverleri fiziksel olarak bir araya getiren sanat dünyası bu döneme dijital kanallarla adapte olmaya çalışıyor. Bizim tarafımızda ise bir yandan BASE 2020’ye hazırlanırken (fiziksel olmasını umarak ama dijitale de hazırlık yaparak) bir yandan da dijitalde yeni bir proje üzerinde çalışıyoruz! BASE sanatçılarının bugüne kadar olan üretimleri konusunda dijital deneyim yaşatacak bir projemiz hep vardı. Ama bu dönemde genç sanatçıların yanı sıra tüm sanat topluluğuna da mevcut şartlarda bir nebze yardımı olabilir düşüncesiyle projeyi hızlandırdık. Yakında duyuruyor olacağız! Her yıl Türkiye'nin ilk kolektif Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları sergisini yapıyorsunuz. İlk yıldan bugüne şöyle bir dönüp baktığınızda en çok hangi genç sanatçılar ön plana çıktı? Malzeme kullanımı ve şehir olarak çok farklı sanatçılar ön plana çıktı. Bu da yaratıcılığın spektrumu konusunda önemli ipuçları içeriyor. Yağlıboya, seramik, video, geleneksel sanatlar gibi çok farklı alanları farklı felsefelerle bir araya getirmiş arkadaşlarımız ön plana çıktı. Bu yıl yıldızı parlayacak isimler kimler? Yurtdışındaki misafir sanatçı programlarına, farklı ülkelerdeki festivallere kabul edilen, galeri ve sanat inisiyatifleri ile temsiliyetleri başlayan, bağımsız olarak üretimlerine devam eden ve başarılarını takip ettiğimiz çok arkadaşımız var aslında. Bu da bizi çok mutlu ediyor. O yüzden belli bir isim vermesek daha iyi. Ünlü koleksiyonerler sıfır kilometre isimlerin işlerine çok daha meraklı ve yakından takip edip satın alıyorlar. Koleksiyonerin bu ilgisini neye bağlıyorsunuz? BASE fikrinin doğuşunda koleksiyoner olarak bizim genç sanatçıları takip edebilme heyecanımızın da önemli bir yeri vardı. Aynı heyecanı koleksiyoner ve binlerce sanatseverde görmek bizi çok mutlu ediyor. Koleksiyoner için sanatçının ‘sanat yolculuğunun’ ilk durağından başlamak müthiş keyifli bir duygu. Kariyerli sanatçılar bazen bizim koleksiyonumuzda akademi işlerini görünce çok heyecanlanıp şaşırıyor. Yıllar sonra aynı duyguyu BASE sanatçılarıyla da yaşamayı umuyoruz. Koleksiyonerler benzer duygularla, çok içten bir ilgiyle BASE sanatçılarını takip ediyorlar. Aynı zamanda genç sanatçıların işleri sanat piyasasındaki ünlü isimlere göre daha makul fiyatlara satılıyor. Bu konuda herhangi bir sınırınız var mı? “Eser fiyatı 20 binin üzerinde olmamalı” gibi... Aslında sınırımız yok, çünkü seçilen işin üretim maliyetini bilmek gerekiyor. Mesela geçen yıl altın suyuyla çalışılmış geleneksel bir Türk sanatı eseri vardı seçilen eserler arasında. Maliyetini öğrenince biz de şaşırmıştık. Dediğim gibi, genelde hem okulların imkanları çerçevesinde üretilen eserler olması hem de sanatçıların yeni mezun olmuş olmalarından dolayı rakamlar doğal olarak makul oluyor. Umarız uzun vadede sağlıklı bir fiyat piyasası oluşmasına BASE katkı sağlar. Son olarak Türkiye'deki genç sanatçıların en çok ihtiyacı olan şey ne? Ya da neler? İlk olarak fırsat ve görünürlük. Bu da BASE’in aslında varoluş sebebi. Ardından üretime devam edebilecekleri bir atölye. Her ay hayatta kalabilecek kadar gelir ve alternatif sergileme imkanları. Özellikle oldukça zor bir dönemden geçtiğimiz bugünlerde serbest çalışan sanatçı ve zanaatkârlar olarak destek görebilmeleri gerekir. Fotoğraflar: l. Ali Kerem Bilge 2. Aslı Boduroğlu 3.İdil Berkant Bilge Eser Görselleri: l. Ebru Bulut 2. Engin Konuklu 3. Mustafa Mutlu ART | Kategorinin diğer yazıları ‘Resimlerin kendi içinde tedirgin olmasını önemsiyorum’ Mahremiyeti sorgulamak daha erotik Yuzu & nom-studios sunar ‘LOOP’ sergisi Kemal Özen "Gam'zede" Online Sergi Hangi yetişkin bir ‘Gam’zede’ değil ki artık? Ali Elmacı’nın atölye günleri notları May Parlar "Collective Solitude" Online Sergi Lara Kamhi’yle paradokslar ve izolasyon üzerine... BASE’in yeni dijital projesi yakında Sessiz Odanın Çığlığı İtalya’daki müzeden salgına bakınca… Yıldızı daha da parlayacak: Salman Toor Online açılış yapan İstanbullu sergi

  • TASARIM-1

    October 2023 | Design & Interiors english below The concept of Le Flaneur and marries wabi-sabi words Alp Tekin photos Nick Smith B ergman Design House kurucusu ve kreatif direktörü Marie Soliman, tasarladığı bu Londra evi için şöyle diyor: “Bu ev gerçekten Le Flaneur konseptini benimsiyor ve benim gerçek tutkum ve inancım olan wabi-sabi ile birleşiyor: Kusurlu, geçici ve tamamlanmamış şeylerle alışılmamış, mütevazı olanın güzelliği”. Soliman, “Özgün bir tasarım hikâyesi yaratan iyi antika parçaların peşinde koşmanın arkasında o kadar çok tarih, eğlence ve güzellik var ki! Renkleri seviyorum, risk almayı seven biriyim, her zaman meraklıyım ve hikâye anlatmayı seviyorum” diyor. Evde dikkati çeken unsurlardan biri de Joseph Klibanksy’nin, Auguste Rodin'in ünlü “Le Penseur” heykeline saygı duruşu niteliğinde yaptığı “The Thinker” adlı “düşünen astronot” eseri. Sanatçı bu heykeliyle 21. yüzyıl insanlarının 1880’deki insanlara göre nasıl değiştiğini göstermek istemiş. Evin Londra Regent's Park’a bakan güzel manzaralarına alçı pervazlar, balıksırtı zeminler, mermer şömineler ve Zhuang Hong Yi'nin büyülü aydınlatma enstalasyonu eşlik ediyor. Soliman, “Bu daire, Kensington Bahçeleri'nin etkileyici manzarasına sahip koruma altındaki bir binada yer alıyor. Bu nedenle binanın dokusuna dokunmadan açıklık hissi yaratmanın yollarını arayıp bulduk” diyor. Bu nedenle evde dikkatlice yerleştirilmiş ayna paneller ve lüks şivron döşeme, antikalar, koleksiyonluk 20. yüzyıl mobilyaları ve sanat eserleri için mükemmel bir sade arka plan sağlanmış. B ergman Design House founder and creative director Marie Soliman says the following about this London house she designed: “This home truly embraces the concept of Le Flaneur and marries wabi-sabi, which is my true passion and belief: the beauty of things imperfect, impermanent, and incomplete; the beauty of things unconventional and humble”. “There is so much history, fun and beauty behind hunting the good antique pieces that create a very original design story! I love color, I am a risk taker, and curious all the time, and I love telling stories” says Soliman. One of the striking elements in the house is Joseph Klibanksy's "thinking astronaut" work called "The Thinker", which is a homage to Auguste Rodin's famous sculpture "Le Penseur". With this sculpture, the artist wanted to show how the people of the 21st century have changed compared to the people of 1880. The home's beautiful views overlooking London's Regent's Park are accompanied by plaster mouldings, herringbone floors, marble fireplaces and a magical lighting installation by Zhuang Hong Yi. “This apartment is located in a listed building with impressive views over Kensington Gardens,” Soliman said. “For this reason, we looked for ways to create a feeling of openness without touching the fabric of the building”. “It is a listed building with impressive views over Kensington Gardens, so we devised ways to create a feeling of openness without touching the fabric of the building,” says Marie Soliman. Carefully placed mirror paneling and luxurious chevron flooring provide the perfect pared-back backdrop for antiques, collectable 20th century furniture and artworks. As Bergman Design House is also known for being product designers in London, bespoke furniture and color schemes subtly echo the existing shapes and tones in the owners’ collection. The design plays to the strengths of the architecture and treasured objects.

  • TASARIM-258 | Yuzu Magazine

    May 2025 | DESIGN & INTERIORS VILLA BIONICA words Elena Grabar photos Sergey Krasyuk interior designer Ekaterina Yakovenko styling Natalia Onufreichuk This spacious villa in the Moscow region (also known as Villa Bionica) is the result of a fully collaborative design process led by interior designer Ekaterina Yakovenko. Working in close coordination with architects and engineers from the earliest planning stages, Yakovenko ensured a cohesive vision where architecture, interiors, and landscape merge seamlessly. A FLUID ARCHITECTURAL LANGUAGE The client, who remained closely involved throughout the project, envisioned a contemporary home defined by flowing lines and cutting-edge technology. In response, Yakovenko proposed a design built on soft, organic forms that move through the building like an unbroken flow. These fluid lines not only define the architecture but are echoed in custom furnishings, decorative details, and the surrounding landscape. "From the start, I suggested replacing the original clinker brick cladding with natural dolomite," she explains. "This material then became a key element inside the house as well, creating visual and tactile continuity between indoors and out." LIVING IN COMFORT AND STYLE The villa’s layout strikes a careful balance between public and private zones. On the ground floor, the heart of the home is an open-plan living area with kitchen, dining room, and lounge, where daylight floods in through expansive glazed openings. A spa zone—complete with a 15-meter overflow pool, hammam, and sauna—adds a touch of resort living to everyday life. A gym and a professional stainless-steel kitchen for guest chefs further elevate the lifestyle offering. Upstairs, five serene bedrooms each include en-suite bathrooms and walk-in wardrobes, while a dedicated office provides a quiet space for focused work. REDEFINED TONES AND TACTILE MATERIALS A palette of soft, neutral tones sets the mood throughout the home. Bronze details in the kitchen and warm terracotta accents in the living area—especially on the velvet-upholstered Turri sofa and B&B Italia armchairs—add depth and warmth. Rich textures and luxurious finishes are found in every corner: custom wall treatments, created using Yakovenko’s proprietary technique, deliver a velvety, suede-like effect, while rounded brass elements in a bronze finish enhance shelving, niches, and bedroom details. "I always strive to create a sense of harmony where every material, color, and shape speaks the same design language," says the designer. STONE AS SCULPTURE The home showcases a refined mix of natural stones—Fior di Bosco marble, Crystallo onyx from Henge, granite, and quartzite—bringing both visual depth and tactile richness. In the dining area, a bespoke marble table acts as a sculptural centerpiece. "Each project is a journey of creation and contemplation," Yakovenko concludes. "It takes time and care to build something truly beautiful—and time, after all, is our most precious resource."

  • TASARIM-1

    Mart 2021 | Tasarım | Dünya ‘Bu yaz uzayda tatil planım var’ Yazı | Sinem Işık H azır olun, bu cümleyi 2027’den sonra sıkça duymaya başlayabiliriz. Çünkü Gateway adlı vakıf, Voyager Station adlı uzaydaki ilk oteli 2027'de açacağını duyurdu! Şöyle ki: Voyager Station, kendisini “dünyanın ilk büyük ölçekli uzay inşaat şirketi” olarak tanımlayan Orbital Assembly Corporation tarafından inşa edilecek. Plana göre 50 bin metrekarelik tesisin inşası 2026’da başlayacak. Bu hesapla koca istasyon ve oteli bir yılda bitirecekler. Yani Ali Ağaoğlu’ndan bile daha hızlılar diyebiliriz! Otel açıldığında 440 odaya sahip olacak. Dönen halka şeklindeki formu olan istasyonun yerçekimi ise Dünya'nın altıda birine eşit olacak. 2019 yılında Von Braun Uzay İstasyonu olarak adlandırılan uzay oteli tasarımını ortaya çıkarmış kıdemli tasarım mimarı Tim Alatorre’ye göre, “uzaya gitmek insanların tatilleri için artık yeni bir seçenek olacak”. Tim Alatorre projenin amacının uzay istasyonlarını herkes için erişilebilir hale getirmek olduğunu açıklıyor. Yine de o “erişilebilirlik” tartışılır tabii. Herkesin erişemeyeceği ortada. Ama Alatorre bizden daha umutlu: “Genel maliyetler hâlâ çok yüksek olduğu için çoğu insan uzay turizminin yalnızca süper zenginler tarafından kullanılabileceğini varsayıyor. Ancak Gateway Vakfı'nın uzay yolculuğunu herkese açık hale getirme hedefi var”. Unutmadan: Voyager İstasyonu bir hafta, bir ay ya da kalıcı olarak kiralanabilecek 500 metrekarelik lüks villaları da barındıracak. Yani uzayda bile dünyadaki pazarlama istemi geçerli olacak gibi görünüyor!

  • TASARIM-289 | Yuzu Magazine

    September 10, 2025 | DESIGN & INTERIORS ORCHESTRATED DESIGN on the FETHIYE COAST words Noah Mercer photos İbrahim Özbunar - 645 Studio On the sunlit cape of Fethiye, on Turkiye’s southern coast, XO Cape Arnna rises as a destination where architecture, history, and experience converge. Designed by Yeşim Kozanlı Architects & Interior Design, the hotel draws inspiration from the region’s ancient cultures—particularly the Luwians, known as the “children of light”—and reimagines their spirit of hospitality for today. MULTI-SENSORY JOURNEY The design philosophy, described as Orchestrated Design, treats architecture like a symphony: each space takes on its own role, creating harmony between light, sound, texture, scent, and taste. From the lobby, envisioned as a luminous prelude, to the main axis that links dining and gathering spaces, the hotel unfolds as a multi-sensory journey. Olive trees appear like recurring notes throughout the interiors, grounding the design in the local landscape. SPACES THAT ENGAGE THE SENSES Every corner of XO Cape Arnna has been conceived as a “stage” for experience. The lobby’s lighting shifts throughout the day to create rhythm, spa ceilings shimmer with reflective surfaces inspired by flowing water, and the diverse gastronomy venues capture cultural richness with distinctive atmospheres. A patisserie channels the freshness of a spring garden, while restaurants ranging from Italian to Asian cuisines each carry their own identity. Pastel tones, organic forms, and the recurring presence of olive trees soften the atmosphere, while reflective ceilings, dark woods, and natural stone add depth and character to the interiors. EXTRA ORDINARY HOSPITALITY The name XO is derived from both “Extra Old”—symbolizing maturity and refinement—and “Extra Ordinary,” embodying a philosophy that goes beyond the expected. More than a physical structure, Cape Arnna is envisioned as a living composition. Guests become active participants in its rhythm, immersed in layers of light, sound, and scent as part of a carefully orchestrated design narrative.

  • Seyahat

    September 2023 | TRAVEL english below Latin Amerika’nın ilk Soho House’ları words Alp Tekin L atin Amerika’daki ilk Soho House eylül ayında Mexico City’de, ikincisi ise aralık ayında Sao Paulo’da açılacak. Mexico City’deki Soho House, Colonia Juárez'in kalbinde tarihi bir binada yer alacak. Kulübün üyelerini şunlar bekliyor: Tekila barı, yeraltı vinil dinleme odası, restoran ve açık havada yemek yeme imkanı sunan bir avlu dahil olmak üzere üç bar. Soho House Mexico City’de ayrıca lokal üretim özel mobilyalar, vintage parçalar ve Meksika'da doğmuş ya da burada yaşayan sanatçıların 100'den fazla eserinden oluşan bir sanat koleksiyonu yer alacak. Gabriel Rosas Aleman ve Maria Fernanda Camarena'dan oluşan yetenekli sanatçı ikilisi Celeste ise ana binadaki resepsiyon alanı için mekana özel bir enstalasyon yarattı. ESKİ DOĞUMHANEYE SOHO DOKUNUŞU Aralık 2023’te açılacak olan Soho House São Paulo ise şehrin yeniden yapılanmalarından biri olan Cidade Matarazzo projesinde yer alıyor. Tarihi Matarazzo Hastanesi'nin eski doğumhanesinin bir bölümünde yer alacak Soho House SP’nin binası mimari tarihi korunarak yenilenecek ve ayrıca iç mekanlarda lokal zanaatkârlarla iş birliği yapılacak. Soho House & Co CEO'su Andrew Carnie, São Paulo ile ilgili şöyle diyor: “Burası mimari, müzik, sokak ve modern sanatın nabzını tutan küresel bir şehir. São Paulo, yaratıcıların ve sanatçıların bir araya geleceği bir ev olacak. Buradaki binamız ise lokal unsurlardan en çok etkilenen Soho House’lardan biri olacak”. Latin America's first Soho Houses T he first Soho House in Latin America will open in Mexico City in September and the second in Sao Paulo in December. Soho House in Mexico City will be located in a historic building in the heart of Colonia Juárez. Members of the club await: three bars, including a tequila bar, an underground vinyl listening room, a restaurant, and a courtyard with al fresco dining. Soho House Mexico City will also feature locally produced custom furniture, vintage pieces, and an art collection of more than 100 works by artists born or living in Mexico. MODERN TOUCH TO THE OLD BIRTHROOM Soho House São Paulo, which will be opened in December 2023, is located in the Cidade Matarazzo project, which is one of the city's reconstructions. The building of Soho House SP, which will be located in a part of the old delivery room of the historic Matarazzo Hospital, will be renovated while preserving its architectural history, and will also collaborate with local craftsmen in the interiors. Celeste, the talented artist duo consisting of Gabriel Rosas Aleman and Maria Fernanda Camarena, created a site-specific installation for the reception area in the main building. Andrew Carnie, CEO of Soho House & Co, has this to say about São Paulo: “This is a global city on the pulse of architecture, music, street and modern art. São Paulo will be a home for creators and artists to come together. Our building here will be one of the Soho Houses that is most affected by local factors”.

  • ART

    February 2024 | Art & Culture TR BELOW AMERICAN GLITCH What can the world trust? words Alp Tekin Technology, memory, American mythologies and narratives are always at the center of the work of New York-based multimedia artist duo Orejarena & Stein. And they currently have an ongoing exhibition titled "American Glitch" at Palo Gallery in New York. Presenting a series of new and recent photographs, "American Glitch" explores the slippage between fact and fiction. Orejarena & Stein examine how society is forced to question what is real and what is fake in the midst of an endless sea of information available at all times. It makes us question that too: What can the world trust, and what is a ‘glitch’? According to Orejarena & Stein, screen domination, conspiracy theories, fake news, and the emergence of the metaverse call us to question our reality and our potential existence in "simulation". Orejarena & Stein transform tools that others would consider artistic mistakes into intentional elements to provoke reflection on the intersection of technology, perception, and human experience. Using digital elements such as Adobe Photoshop and artificial intelligence tools, the exhibition combines large-scale prints of Orejarena & Stein's photographs with smaller prints of their "archive of real-life glitches" in an installation. New York merkezli multimedya sanatçı ikilisi Orejarena & Stein’ın çalışmalarında teknoloji, hafıza, Amerikan mitolojileri ve anlatıları her daim başrolde. Ve şu an ikilinin New York’taki Palo Gallery’de devam eden “American Glitch” isimli bir sergileri var. Bir dizi yeni ve yakın tarihli fotoğrafın sunulduğu “American Glitch”, gerçek ile kurgu arasındaki kaymayı inceliyor. Orejarena & Stein, her an ulaşılabilen sonsuz bilgi denizinin ortasında kalan toplumun neyin gerçek neyin sahte olduğunu sormak zorunda kalmasını inceliyor. Bize de bunu sorgulatıyor: “Dünya neye güvenebilir ve aksaklık nedir?” Orejarena & Stein'a göre ekran hakimiyeti, komplo teorileri, sahte haberler ve Metaverse’ün ortaya çıkışı; gerçekliğimizi ve ‘simülasyon'daki potansiyel varlığımızı sorgulamaya çağırıyor. Adobe Photoshop ve yapay zekâ araçları gibi dijital unsurların kullanıldığı sergide, Orejana & Stein'ın fotoğraflarının büyük ölçekli baskıları ile 'gerçek hayattaki aksaklık arşivi'nin daha küçük ölçekli baskıları bir enstalasyonla bir araya getiriliyor.

  • TASARIM-218 | Yuzu Magazine

    January 2025 | VOL 14 RYOKAN + BALE BENGONG her words Onur Baştürk photos Pempki It’s a delightful surprise to come across a home in Ubud, Bali, that’s inspired by the traditional Japanese ‘ryokan’. Anna, the owner, was deeply moved by the sense of peace and completeness she experienced during her travels in Japan. Working with Bali-based Blancostudio, she brought this serene, Zen-like retreat to life, naming the project 'Her'. “From the start, Anna and I had a shared vision of creating a wooden studio with Japanese influences,” says Blancastudio founder Conchita Blanco. Conchita, who spent much of her early childhood in Bali before moving to Australia, is the granddaughter of Spanish painter Don Antonio Blanco and Balinese dancer Ni Rondji. After completing her studies in Australia, she returned to Bali, first working at Indonesia's top architecture firm, Andramatin, before setting up her own studio. The 'Her' project is inspired by the traditional Japanese 'ryokan', but it also incorporates elements of the Balinese 'bale bengong', which charmingly means 'daydream house'. This skillful blend of Japanese and Balinese design comes to life in 'Her', which was built using wood from an old tree found on the banks of the Bengawang River in Java. Now, let’s take a closer look at the story behind 'Her' through Conchita’s perspective. How would you sum up Her in one sentence? Her is a Japanese-influenced home escape on stilts with Balinese roots. Anna's travels to Japan and her appreciation of Zen design are the two most important elements in the creation of the Her project. How did the design process evolve with these references? As a mother of two, I understand Anna's need to have a space in the house where she can escape for a moment. That's why I wanted her to have her own oasis of calm that would give her a sense of detachment from her surroundings. I referenced both Zen and Japanese minimalist aesthetics in the design to create a peaceful, new environment for her. What were the difficulties and benefits of designing a project inspired by Japanese ryokan in Bali? Since the beginning of my architectural career, I often travel to Japan for inspiration and to learn more about design because I have always been fascinated by both traditional and modern Japanese design. So I wouldn't say it was a design challenge, but an asset. You worked on this project with your husband, Avalon Carpenter, the founder of Kalpa Taru. What was Kalpa Taru's contribution to the project? Do you usually collaborate with your husband on projects? I also work as a creative director and designer at Kalpa Taru. Since 2018, I have been designing custom furniture and products for high-end clients and designers at Kalpa Taru. Kalpa Taru's contribution to the project is key to the success of the project because I believe the success of any project lies between the relationship between the makers and the designer. Kalpa Taru delivered high quality woodwork and for this project we worked closely together from the selection of every wooden component, finishing and construction methods. Working with solid wood structures requires highly skilled carpenters, and this project wasn't about intricate wood carvings and ornaments, it was about creating something flawless with seamless joinery. And yes, Blancostudio and Kalpa Taru often collaborate on many projects, in fact I feel that our most successful projects are always the ones we have done together. AND AS THE WIFE OF A CARPENTER, I HAVE A DEEP PASSION FOR WOOD, ESPECIALLY TEAK How would you summarize Blancostudio's design approach and style? Our design philosophy has always been to create something that will last, with a strong sense of belonging to the place and its users. We care about building something that exists in harmony with nature and is not intrusive, which is why we often incorporate the use of local materials while drawing inspiration from the vernacular style of the place. Our design style is minimalist with respect to traditional materials and methods. What are your sources of inspiration? At Blancostudio we work with a lot of natural materials because I believe it expresses their age and place in history. There is beauty in working with natural materials, where we often allow their patina to wear off and become part of our design, enriching it. And as the wife of a carpenter, I have a deep passion for wood, especially teak. There are so many layers to designing with wood, as each species has different strengths and beauty. It is really fascinating to me because it is a living material, you have to understand its nature and methods before you can design something out of it. However, our design approach comes from our respect for the material - and this is where I find most of my design inspiration. What brought you back to Bali, Indonesia after living in Australia for 10 years? Family - I have a big family and now as a new mother of two, I am happy to be back home and have my family close to help me raise my family. THERE HAS BEEN A RAPID INCREASE IN MASSIVE DEVELOPMENT IN BALI, SO MUCH SO THAT I FEEL QUITE SAD ABOUT IT How do you see Bali's future vision in design, is it getting better or stagnating? There has been a rapid increase in massive development in Bali, so much so that I feel quite sad about it. Bali is known as the island of the gods, I feel that many of us here share the same concern of what Bali will become if it continues to cater to all these massive developments that have no respect for Balinese culture and its environmental impact. To stop this, we need the government to step down and put strict rules and restrictions on building, without this I am afraid that the culture of Bali will slowly diminish and the island will suffer in return. blancostudio.co @blancostudio.bali for more Print VOL XIV - 2024 / 25 ₺970,00 Regular Price ₺870,00 Sale Price Add to Cart

  • TASARIM-1

    Aralık 2021 | Art | Türkiye FAAR CONCEPT EVLERİ Fahrettin Aykut’un sürpriz projesi Yazı | Onur Baştürk M imar ve tasarımcı Fahrettin Aykut yeni bir projeye başladı. Sadece konut mimarisi içermeyen bu projede arazi alım-satım ve yönetimini de üstleniyor. Aykut. Yeni projesinin ilk evini ise Bodrum Pınarbelen’de gerçekleştirmeye hazırlanıyor. İşte, Fahrettin Aykut’un deyimiyle, “İşin içinde azman bir ticaret kasması olmayınca her şeyi düzgün giden” bu yeni sürecin detayları… GÖSTERİŞLİ KOMŞULARIN OLDUĞU SİTELERDE YAŞAMAK İSTEMİYORLAR Arazi alım-yönetimi, kurulumu ve bir de üstüne yapılacak evin tasarım. Çok kapsamlı ve çok emek isteyen bir proje bu. Neden böyle bir işe kalkıştın? Öncelikle net ve dolaysız sorun için teşekkürler. Beni bu sürece iten şey, bugünün emlak yapım yönetim sisteminin kendi içinde yaşadığı girdap ve ortada kalan bir grup doğru beklentili insan. Ayrıca Türkiye’nin tasarım yaşam trendlerinin bu olgularla girdiği yaşam savaşı… Ben de yıllardır bu savaş içinde mücadele veren bir tasarımcıyım. Nedir bu girdap? Öncelikle korkunç pahalı araziler. Ardından bu araziler üzerinden maksimum kazancı elde etmeye çalışan girişimciler (doğal olan bu elbette). Dipsiz inşaat maliyetleri. Delinen, sürekli oynanan, tasarımda birincil belirleyici olan, birçoğu doğru ama bir o kadarı tuhaf olabilen imar notları… İşte bu muhteşem üçlünün sonunda sürekli yüksek gelir düzeyini hedeflemek zorunda kalan girişimcilerle, “luxury” adı altında gösterişli 3D sanal görsellerle bezenerek düş dünyaları hattını geçemeyen ve arazilerin adeta oyularak yapıldığı beton kültürlü yapılardan oluşan yüzlerce proje… Bunun karşılığında arada kalmış, hedef kitle olarak görülmeyen, alıcı dediğimiz gelir düzeyi belirli bir noktaya gelmiş, eğitimi-yaşam görgüsü ile ne istediğini bilen, bu isteği arazi, tarım, doğallık, sıfır atık, sıfır karbon ve kendi enerjisi ile yaşayan sakin evler olan bir grup insan yaşıyor bu ülkede. Onlar gösterişli komşulardan oluşan marka sitelerde yaşamak istemiyorlar. Ve inan azınlık değiller! Elbette milyon dolarları yok, ama döngüye yetecek imkanları var. İşte ben bu insanları hedef aldım ve gördüm ki arazi bulmak üzerine hafriyatsız, betonsuz, ekolojiyi tahrip etmeyen, hafif ama kalıcı, doğa dostu doğru yapıyı tasarlamak, perdesine kadar proje uygulama yönetimini yapmak ciddi bir beklentinin karşılığı. Hem tasarımcı olarak benim hem de bu formda hayatını geçireceği yerleşkeyi arayan insanların beklentisi bu. Bende arazilere, arazi sahiplerine ulaşıp kimi zaman satın alım, kimi zaman onları da içine alan küçük ölçekli arazide büyük yaşam önergeleri oluşturmaya karar verdim. İşin içinde azman bir ticaret kasması olmayınca her şey düzgün gidiyor aslında. Yağmur suyunu depolayıp kullanabilen, kendi atığını tekrar toprağa döndürebilen, elektriğini üretebilen, hafif konstrüksiyon ama görsel ya da yaşam alanları olarak son derece konforlu yapılar bunlar. UCUZ VE BÜYÜK ARAZİ, HAFİF AMA KONFORLU EV İlk proje Bodrum Pınarbelen’de olacak. Tüm konut projeleri bu durumda kişiye özel değil mi? Yani belli bir konsept çatısı altında toplanmış değil anladığım kadarıyla... Evet aynen. Tüm projeler perdesinden tülüne, en başta araziye ve kişinin isteklerine göre oluşacak. Aslında sabit olan tek şey strüktürel dil. Yani hafif inşaat teknikleri denebilir. Bodrum Kızılağaç olmasının sebebi şu: İlk proje kendi arazimde olacak. Ama şimdiden sipariş almaya başladım. Ve şunu gördüm; ucuz ve büyük arazi, hafif ama konforlu bir ev, ulaşılabilir ve sağlıklı bir hayat önergesi benim hedef kitlem için. KOMÜN YAŞANTISINA EV SAHİPLİĞİ YAPACAK İlk proje evin tasarım incelikleri ve çizgisine dair neler söylersin? Önceliğin neler oldu? Bu evin en önemli özelliği geleneksel komün yaşantısına ev sahipliği yapacak olması. Çünkü tüm odalar ve salon ortak bir avluya açılıyor. Tüm doğramalar da sonuna kadar açılıyor. Böylece yaz ve bahar ayları iklimlenme için nadir klima kullanımı ihtiyacı olacak. Evin içinde büyük bir ada mutfak var. Ortak bir yaşam alanı. Herkes orada buluşsun diye. Tüm cepheleri açılabilen bir salon mevcut. Böylece ılık bir bahar akşamı üstü kapalı terasta kahvenizi yudumlayabiliyorsunuz. O sırada kuşların ekolojik havuzdan su içmelerini kameraya almak için hamle yapıyorsunuz. Bunlar basit, ama ulaşılabilir düşler olmalı hepimiz için.

  • TASARIM-1

    July 2024 | Design & Interiors TURKISH BELOW SACHA WALCKHOFF ‘THERE’S NO NOSTALGIA HERE, THIS is a NEW VISION on the BRAND HISTORY’ words Onur Baştürk C hristian Lacroix Maison’s latest collection shares its name with Lacroix’s 1992 autobiography: Pêle-Mêle. As he shared his life story, the fashion icon revealed how so many inspirations from his early years later came to form the world of Lacroix as we know it. Creative Director, Sacha Walckhoff, chose Arles, the town where the Lacroix spent his youth, as the inspiration for the Christian Lacroix Maison’s 24 collection. Sacha Walckhoff began his stellar career in fashion and design when he joined forces with Christian Lacroix in 1992. After eight years of fruitful collaboration, Walckhoff took on a new role as the Creative Director of Christian Lacroix. Under his visionary leadership, the brand embarked on an ambitious journey, broadening its horizons into lifestyle design and home decor. Sacha Walckhoff talked to us about his life and latest designs... You chose Pêle-Mêle as the title of the new collection because of Arles, the town where Christian Lacroix was born. Can you elaborate on this? How did Arles inspire you? The first time I visited Arles was with Christian in 2008. Exploring his hometown through his eyes was incredibly special. It really helped me understand that a significant number of the brand’s themes are related to Arles – and to the way the town has evolved throughout the centuries. In his book, Pêle-Mêle, Christian talks about his youth in Arles – and about what led him to create his fashion house. And, in a new, contemporary way, Arles was also the direct inspiration for the Christian Lacroix Maison 2024 collection. There’s no nostalgia here, this is a new vision on the brand history. But we cannot build the future without having a solid knowledge of the past. At the same time, you have to free yourself from the past and its limitations to generate fresh ideas. As Pêle-Mêle has shown, designs with a story attract attention! Can you describe your design process and working style? Arles is famous for having hosted Vincent van Gogh and his sunflowers - so this was the starting point for our Soleil luxurious jacquard. I also came upon a lovely old book that told the history of Arles - starting with the Roman invasion. One of the map engravings in this book was the inspiration for the En allant aux Baux – our embroidered and printed linen canvas. There is always a story behind any new production. However, to do it right whilst enjoying the process, you need to free yourself from your muse. You come from a mixture of Slavic, French, Swiss, and African origins. Has this enriched your creative processes? My background allowed me to adapt to almost any situation and to be comfortable almost anywhere in the world. I am always open to innovative ideas - if I can trust the people with whom I am working.’ Your professional journey with Christian Lacroix began in 1992. What have you learnt about yourself in your personal and work life over the last three decades? I’ve learned that I am able to adapt and move forward without forgetting who I am. In the current world we live in, being balanced is a blessing. What is your favorite material? And, why? There are two materials that I like equally from the 2024 collection: Soleil, Roubine and En allant aux Baux. So, I will also be using these in my new home - which is currently under renovation. If you could depict your lifestyle as a movie or a song, which would it be? “Funny Face” by Stanley Donen! I watched it during my childhood in Switzerland. This film made me become who I am today... PÊLE-MÊLE HIGHLIGHTS Trinquetaille -where Lacroix grew up, in Arles, is the inspiration for our patchwork design, reminiscent of Provençal-style, quilted fabric. Sewn under the Provençal sun, this quilted fabric is also known as boutis. Printed on wallpaper in cotton velvet with terracotta tones, Cotillons speaks of neighborhood festivals with young acrobats dressed as harlequins. Drawing inspiration from both Pablo Picasso and Lucien Clergue. Jardin Hortus is a park inspired by Arles’ ancient past. Printed on linen fabric and panoramic wallpaper, this fruit and flower bouquet design is reminiscent of ancient Roman feasts. SurréArles’isme is an exuberant fresco - a panorama of wild and imaginary flowers. It is a tribute to a town that constantly rediscovers itself, yet manages to remain untouched - while attracting countless artists over time. SACHA WALCKHOFF ‘İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYADA DENGELİ OLMAK BİR LÜTUF’ C hristian Lacroix Maison’un yeni sezon koleksiyonu “Pêle-Mêle”, Christian Lacroix’nın çocukluğundan Maison de Couture'u kurduğu ilk yıllara kadar olan öyküsünü anlatan kitabının adı. 1992'de basılan kitapta, bugün bildiğimiz Lacroix dünyası haline gelecek birçok temadan bahsediliyordu. Markanın kreatif direktörü Sacha Walckhoff, Christian Lacroix Maison 2024 koleksiyonu için işte bu kitabın ismini ödünç aldı. Çünkü bu sezonun ilham perisi Christian'ın gençliğini geçirdiği Arles. Çok çeşitli etkilere sahip bu çok katmanlı kasaba olmasaydı, Maison Lacroix da olmazdı. Bu nedenle bu koleksiyon, Provence'ın bu tarihi kasabasına bir saygı duruşu olarak tasarlanmış. Sacha ile yeni sezonu konuşmadan önce onun hakkında size kısa ve görkemli bilgiler vermek isterim: Sacha’nın moda ve tasarım dünyasındaki olağanüstü yolculuğu 1992 yılında moda ikonu Christian Lacroix ile güçlerini birleştirmesiyle başladı. Yıllar geçtikçe Lacroix ile olan ilişkisi gelişen Sacha, 2010 yılında markanın kreatif direktörü olarak atandı. Sacha’nın vizyoner liderliği altında Christian Lacroix markası, yaşam tarzı tasarımı, ev dekorasyonu alanlarında ufkunu genişleterek iddialı bir yolculuğa çıktı. Yeni koleksiyonun ismi için “Pêle-Mêle”yi seçmenizin nedeni Christian Lacroix’nın çocukluğunun geçtiği kasabayla bağlantılı. Arles sana nasıl bir ilham verdi? Arles'ı ilk kez 2008 yılında Christian Lacroix ile birlikte ziyaret etmiştim. Memleketini onun gözünden keşfetmek çok eşsiz bir şeydi. Markanın konu ve temalarının önemli bir kısmının doğrudan Arles'la ve şehrin yüzyıllar boyunca geçirdiği evrimle ilgili olduğunu anlamama kesinlikle yardımcı oldu. 1992'de yayınlanan 'PÊLE-MÊLE' adlı kitap, genç Christian'ın Arles'taki yaşamına ve onu moda evini kurmaya iten nedenlere ışık tutuyor. Christian Lacroix Maison 2024 koleksiyonumuz doğrudan Arles'tan ilham alıyor ancak çağdaş ve tamamen yeni bir şekilde. Burada nostalji yok, markanın geçmişine dair yeni bir vizyon var. Geçmişi iyi bilmeden geleceği inşa edemeyeceğimize inanıyorum ama aynı zamanda taze fikirler üretmek için kendinizi geçmişten ve onun sınırlarından kurtarmanız da gerekiyor. Hikayesi olan ürünler her zaman daha çok ilgi çeker. Tıpkı “Pêle-Mêle” gibi. Bu anlamda tasarım sürecinizi ve çalışma stilinizi merak ediyorum. Biraz anlatabilir misiniz? Arles, Vincent van Gogh'u ve onun ayçiçekleri tablolarını ağırlamasıyla tanınıyor, bu nedenle "Soleil" lüks jakarlı kumaşımızın başlangıç noktası burası oldu. Roma istilasından bu yana Arles'ın tarihini anlatan bu 19. yüzyıl kitabını da buldum. Bu kitaptaki harita gravürlerinden biri "en allant aux Baux" işlemeli ve baskılı keten kanvas için bize ilham verdi. Her yeni üretimin ötesinde her zaman bir ilham vardır, ancak bunu doğru yapmak ve süreç boyunca eğlenmek için kendinizi ilhamdan kurtarmanız gerekir ... Slav, Fransız, İsviçre ve Afrika kökenlerine sahip olmak yaratım sürecinizi nasıl zenginleştirdi ve size neler kattı? Sanırım bu sayede hemen her duruma uyum sağlayabiliyor ve dünyanın hemen her yerinde rahat edebiliyorum. Birlikte çalıştığım insanlara güvenebilirsem yeni fikirlere her zaman açığım. Christian Lacroix ile olan maceranız 1992'de başladı. O günden bugüne hem iş hem de özel hayatınızda kendinize dair neler öğrendiniz? Kim olduğumu unutmadan uyum sağlayabildiğim ve ilerleyebildiğim için. İçinde yaşadığımız dünyada dengeli olmak bir lütuf... En sevdiğiniz malzeme hangisi? Koleksiyonun bir parçasını kastediyorsanız, en çok sevdiğim birkaç malzeme var: "Soleil", "Roubine" ve "En allant aux Baux" çünkü şu anda yenilemekte olduğum yeni evimde bunlara sahip olacağım. Yaşam tarzınızı bir film ya da şarkıyla tanımlamanızı istesem; bu hangi film ya da şarkı olurdu? Stanley Donen'dan "Funny Face"! Bu filmi çocukken İsviçre'de izlemiştim ve bugün olduğum kişi olmamı sağlayan filmdir. PELE-MELE KOLEKSİYONUNDAN…. - Çok sayıda Provençal güneşle dikilmiş, “boutis” olarak da bilinen Provençal tarzı kapitone kumaşı hatırlatan patchwork tasarımın ilham kaynağı Christian Lacroix’nın büyüdüğü Arles’teki çok kültürlü bölge Trinquetaille. - Hem pamuklu kadife hem de pişmiş toprak tonlarında duvar kâğıdı üzerine basılan “Cotillons” ise Picasso ve fotoğrafçı Lucien Clergue'e de ilham veren, harlequin gibi giyinmiş genç akrobatlara rastlanan mahalle festivallerinden bahsediyor. Bu neşeli baskı rustik pamuklu bir tuval üzerinde. - “En allant aux Baux”; bölgenin 17. yüzyıldan kalma, büyük bir keten panel üzerine işlenmiş haritasını temsil ediyor. - "SurréArles'isme”, vahşi ve hayali çiçeklerin panoramasından oluşan coşkulu bir fresk. Aynı zamanda kendini sürekli yeniden keşfeden, ancak bir şekilde aynı kalmayı başaran ve zaman geçtikçe daha fazla sanatçı ve yeteneği kendine çeken bir kasabaya da övgü niteliğinde.

  • TASARIM-1

    Haziran 2022 | Tasarım | Vol VII IŞIK VE GÖLGENİN HİSSİYATI: İYİ OLMA DUYGUSU Yazı | Onur Baştürk Y ollardayım diye mesaj attı iç mimar Yeşim Kozanlı. Yaz dolayısıyla dört otel projesini aynı anda bitirmenin telaşı içerisindeydi ve her zaman olduğu gibi koşturuyordu. Bu sayfalarda onun bu yaz kapılarını açacak son projelerinden biri olan Kaş’taki Radisson Blu’yu ve Bodrum’daki Liu Resort’u göreceksiniz. Kozanlı’nın mimarlık anlayışına dair sırlar ise satır aralarında... Mesleğe ilk başladığın günden bugüne mimarlık anlayışın nasıl aşamalardan geçti? Aslında genel olarak yaklaşım ve anlayış biçimim aynı. Ama güncel teknoloji ve trendlerle gelişim gösteriyor. Yapacağımız mekanın fonksiyonuna, bulunduğu coğrafyaya, kullanıcı profiline göre her proje bizim için yeni bir macera ve çözülecek problem. Bu durum mimari olarak projelere yaklaşım şeklimizi sürekli etkiliyor. Tüm ekibimle beraber işvereni bile bambaşka fikirlere sürükleyebiliyor. Bu nedenle her projeye bir keşif ve macera gözüyle bakıyorum. İlk başlarda çok daha minimal bir anlayışla yaklaşırken; az önce bahsettiğim her fonksiyonun bizde yarattığı etki ve getirdiği işlevler, fikir ve deneyim açısından zenginleşmemizi, her işimizin farklı tatlarda ve içeriklerde olmasını sağlıyor. Yıllar içinde kendi stilimizi modern ama iyi detaylarla bezenmiş, en önemlisi de hikâyesi olan tasarımlarla desteklemiş olduk. Tamamı için... Print VOL VII - 2022 Out of Stock View Details No product

bottom of page