top of page

Search this site

923 results found with an empty search

  • TASARIM-1

    April 2024 | Design & Interiors english below POPS of COLOR and a MID-CENTURY MODERN TWIST words Leon Williams photos Tina Kulic Ş ık ve rahat bir Batı Yakası tarzına sahip olan bu ev, Atelier Fēn'in müdürü ve kurucusu Sha Wang’a ait. “Evimiz nefes kesici bir okyanus manzarası sunmasa da, gerçekten özel ve daha iyi bir şey sunuyor: Keyifli ve büyüleyici bir ırmak” diyor Wang. "Suyun yumuşak akışını duyabiliyorum ve çok sayıda ağaç ve kuşla çevrili olmak bu büyülü atmosferi yaratıyor”. Wang, Batı Vancouver'da yer alan evinde çeşitli doku ve renk kombinasyonlarını denemiş: “Kendi evimi tasarlamak, aşırı düşünme eğilimim nedeniyle daha karmaşık bir süreçti ve mükemmellik arayışım nedeniyle seçimlerimi daha dikkatli yaptım. Bir tasarımcı olarak, çok çeşitli tasarım olanaklarının ve tarzlarının farkındayım. Bu da seçenekleri daraltmayı ve evim için belirli bir tasarım yönü belirlemeyi zorlaştırdı”. Wang’in evi 1960'ların çiftlik tarzı evlerinin bir özeti niteliğinde. Sade ve düzenli tasarım unsurlarıyla öne çıkıyor. AYRINTILAR - Oturma odası: Wang, gerçekten benzersiz bulduğu için kendine özgü dokulu dantel desenli tavanı korudu. Geniş depolama alanı sunmak için de bir USM dolabı kullandı. - Yemek odası: İç ve dış mekanları harmanlamak isteyen Sha, Phillip Jeffries'in keten duvar kaplamasını tercih ederek terastan görünen manzarayla uyumlu ince bir yeşil tonu ortaya çıkarmış. Turuncu kadife perdelerin eklenmesi mekana sıcak ve sağlam bir doku kazandırmış. - Mutfak: Sha, “Her zaman beyaz meşe unsurları içeren beyaz bir mutfağa sahip olmayı hayal etmişimdir" diyor. “Moda olmasa bile bana verdiği his, sakin, sıcak ve zamansız”. S leek and cozy in West Coast style, this home belongs to Sha Wang, principal and founder of Atelier Fēn. "While our house may not showcase a breathtaking ocean view, it offers something truly special and even more enchanting – a delightful and charming creek! I can hear the gentle flow of water, and being surrounded by a lot of trees and birds creates this magical atmosphere,” says Wang. Wang experimented with different combinations of textures and colors in her West Vancouver home: "Designing my own home was a more complex process because I tend to overthink, and I made my choices more carefully because of my pursuit of perfection. As a designer, I am aware of a wide range of design possibilities and styles, which made it difficult to narrow down the options and determine a specific design direction for my home”. Wang's home epitomizes the 1960s farmhouse style. It is distinguished by its simple and uncluttered design elements. DETAILS - Living room: The interior designer retained the distinctive textured lace pattern ceiling, as she finds it to be truly unique. She also used a USM cabinet to provide ample storage space. - Dining Room: Wanting to blend indoors and outdoors, Sha chose a Phillip Jeffries linen wallcovering in a subtle shade of green to match the view from the terrace. The addition of orange velvet curtains gives the room a warm and robust texture. - Kitchen: "I've always dreamed of having a white kitchen with white oak elements," says Sha. "Even though it's not fashionable, the feeling it gives me is calm, warm and timeless”.

  • ART

    Şubat 2021 | Art | Türkiye Herkes kendi ‘kitsch’ine baksın! Yazı | Oktay Tutuş P era Müzesi’nde yeni açılan Zevk Meselesi isimli sergi, günümüz görsel sanatının gücüne sırtını yaslayarak herkesin kendi zevkinin olabileceği gibi, bunun bizimkinden farklı olabilmesinin de muhtemel ve tercih sebebi olduğunun altını çiziyor. Nasıl mı? Bir ara ‘kitsch’ kelimesini kullanmak ne kadar popülerdi hatırlayanlar vardır. Olur olmaz her durumu ya da bize hoş gelmeyen, abartılı bulduğumuz her şeyi/kişiyi tanımlamak için kullanılırdı. Derin bakılması gereken bazı kelimelerden olduğu için ben de daha derinine çok sonra vakıf olabildim bu kelimenin. O derinliğin de zevkler ve renklerin tartışıldığı bir TV stüdyosunda son bulduğunu sanmayın. Bundan ötesi var. Pera Müzesi’nde 6 hazirana kadar devam edecek olan Zevk Meselesi sergisi kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanıyor. Bunu da Ulya Soley’in küratörlüğünde bir araya gelen 13 sanatçı ve kolektifin, yerleştirme, kolaj, video, fotoğraf gibi farklı alanlarda ürettiği eserlerle yapıyor. Serginin küratörü Ulya Soley’in kitsch için kullanılagelen sıfatların çoğunun olumsuz olduğunu belirterek yaptığı şu değerlendirme dikkat çekici: “Kitsch, bazılarına göre çirkinliği ve bayağılığı kavramsallaştırarak güzelin mertebesine ulaştırıyor. Bazılarına göre ise güzelin tanımını sarsarak kendine alan açıyor. Yöntemi ne olursa olsun, kitsch, sistemin boşluklarına sızarak izleyiciyi etkilemeyi sürdürüyor”. Nick Cave’in 2011 tarihli bir videosunun da yer aldığı sergideki diğer isimler şöyle sıralanıyor: Alex Da Corte & Jayson Musson, Bruno Miguel, Cameron Askin, FAILE, Farah Al Qasimi, Gülsün Karamustafa, Hayırlı Evlat, Miao Ying, Nick Cave, Olia Lialina & Mike Tyka, Pierre et Gilles, Slavs and Tatars ve Volkan Aslan.

  • TASARIM-345 | Yuzu Magazine

    April 13, 2026 | DESIGN & INTERIORS a NEXT-GENERATION OFFICE, SOCIAL CLUB STYLE words Fulya Bozkurt & Eftelya Topçu photos İbrahim Özbunar Designed by Sanayi313, this workspace softens its industrial backdrop with human-centred details, reframing the office as a social club. A SHIFT IN HOW WE WORK In a city like Istanbul, the idea of an office can no longer be reduced to desks, chairs and grey carpets. Expectations have shifted. A Lokal, developed by Assembly in Kağıthane, responds to this change with a clear sense of purpose. It is not simply a place to work, but a setting where people can genuinely connect. From the outset, Sanayi313’s founder, Enis Karavil, approached the project with a broader question in mind—not only how the space would function, but what kind of atmosphere it would create. The generous ceiling height and the sequence of vaulted forms running along the corridor introduce a subtle sense of depth. Paired with a restrained, monochrome palette and filtered natural light, the space feels composed and quietly removed from the city outside. MATERIAL BALANCE Rather than concealing the building’s industrial structure, Karavil and his team chose to work with it. Raw concrete retains its presence, yet is softened by the warmth and familiarity of plywood. This tension—between raw and refined, hard and soft—defines the space, giving it a sense of depth and lived-in character. A SUNKEN SEATING AREA At its centre sits the most distinctive feature: a sunken seating area, informally referred to as the “conversation pit”. It functions as the social heart of A Lokal. Formed through subtle level changes, this lowered zone shifts interaction away from the formality of standing meetings, inviting people into a more relaxed, eye-level exchange. As the designers note, the intention was not simply to create a place to work side by side, but to encourage moments of genuine encounter—where hierarchies dissolve and ideas move freely. Elsewhere, boundaries remain deliberately fluid. Meeting rooms adapt throughout the day, hosting anything from screenings and podcast recordings to informal dinners. Workspaces line the façade, drawing in daylight and maintaining a visual connection to the city beyond. BEYOND THE OFFICE Ultimately, A Lokal offers a considered response to the quiet isolation of contemporary working life. It replaces routine with a sense of belonging—less “going to work”, more “heading to the local to meet others”. In this way, it recalls the familiarity of traditional neighbourhood gathering spaces, reinterpreted for today.

  • TASARIM-1

    Ocak 2021 | Tasarım | Türkiye NEFES ASSOS Şehirlinin köye dönüş projesi Yazı | Özden Akyıldız HER ŞEYİYLE KENDİNE YETEN BİR ŞEHİRLİ KÖYÜ Beyaz yakalıların köye dönüş projesi olmayı hedefleyen Nefes Assos Köyü, Türkiye’nin ilk “sürdürülebilir köy ekosistemi”ne sahip bölgesi olmayı hedefliyor. Nasıl mı? Gıda, enerji, altyapı, su ve sosyal yaşam konularında Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilirlik değerlerini baz alarak... Bu kapsamda Nefes Assos hem tarım ve hayvancılıkta hem de enerji üretiminde kendi kendine yetmeyi hedefliyor. Öncelikli hedef, köy sakinlerinin taze ve sağlıklı besinleri kendi topraklarında yetiştirebilmesi ve gerçek bir “dalından sofraya” lezzet deneyimini yaşayabilmesi. Devamı için... Print YUZU MAGAZINE - II Out of Stock View Details

  • ART-116 | Yuzu Magazine

    January 2025 | Art & Culture MODERN-DAY MYTHOLOGICAL HEROES words Onur Baştürk In his drawings, he aims to show that love between two men is just as beautiful as any other kind of love. His fantasy universe of muscular, mustachioed heroes is sometimes erotic, sometimes passionate, and often deeply romantic. It feels like a poetic reflection of love, or the erotic fantasies born from it. This sentiment struck me as I spoke to Clément Legrand, an artist who has carved out a unique niche with his work. He is, without a doubt, a meticulous magician, skillfully capturing emotions on paper. A BLEND OF FEELING AND DISAPPOINTMENTS Your work centers on the male body and love between men. You often depict muscular, idealized male figures. Is there a specific reason for that? I think we often desire what we don’t have. That’s why my work reflects this idealized vision of men. I’ve always wanted an athletic body, but that’s not my reality. So, I’ve taken it further in my drawings, creating men with perfect physiques. In a way, it’s a blend of my feelings and disappointments. The men you draw resemble modern-day mythological heroes—heroes who might use an app! Would you want to live in ancient times, like ancient Greece? That depends on the role I’d play! If I could envision myself in an idealized version of ancient Greece, then yes, I’d go. But honestly, I already feel exhausted and overwhelmed by the adventures awaiting me today! Your work reminds me of the erotic world of Tom of Finland Thank you! I’m flattered. Tom of Finland is a hugely influential and talented artist in gay culture. He’s definitely one of my inspirations, alongside others. I must admit, Tom and I do share a particular affection for mustaches! DRAWING FANTASY EROTICISM Do you draw the man of your dreams? A few years ago, I would’ve said, ‘Absolutely, yes, I’m drawing the man of my dreams.’ But life has taught me to separate fantasy from reality. Now, I’d say I draw fantasy eroticism. Is it difficult for two men to love each other? Or is it romantic? Love between two men isn’t inherently complicated. What’s complicated is the societal perception we’ve yet to reshape. For years, media has portrayed us as caricatures—funny but rarely taken seriously. Through my work, I aim to show that our love and emotions are just as beautiful as anyone else’s. Our love is the same; only the details differ. However, expressing that love freely—like holding hands or showing affection in public—can still be risky, depending on where we are. EXPLORING BEYOND PAPER Your work reminds me of Jean Cocteau. Like his drawings on the walls of Villa Santo Sospir, your art sometimes appears on furniture or vases. Do you enjoy this versatility? I’ve never drawn on walls, but I imagine it must be liberating to tell a story that way. Working on materials beyond paper lets me deepen the messages I want to share. For these projects, I often collaborate with friends or family. I’ve worked on metal sculptures with my father, on armchairs with upholsterer Jérôme Thoumyre, and recently on a rug with the talented designer Jean-Edouard Cistacq. It’s a joy to share my universe with them! How would you describe your work? I’m a detached observer, capturing fleeting moments of human emotion—pleasure, joy, sadness, love, anger, passion. My work freezes these intangible moments in time. It’s like a poem, distilled into its purest form. BEGINNINGS AND DREAMS How did you start drawing? What motivated you? This journey began when I was asked to illustrate two songs by Françoise Fabian: Ce Diable d’Homme by Charles Aznavour and La Conversation by Vincent Delerm. Those projects marked the start of my illustration career. Over time, I realized this medium allowed me to express my feelings and my sexuality. You’re both a graphic designer and a director. Which role comes first? I’m both! But those passions have been on pause lately. Maybe one day I’ll return to video. I love capturing moments before anyone notices my presence. As an introvert, though, I find solace in quietly working on my drawings.

  • TASARIM-273 | Yuzu Magazine

    July 27, 2025 | DESIGN & INTERIORS DREAMING DESIGNING LIVING words Karine Monie photos Alice Mesguich interior design Lichelle Silvestry It may be a workspace, but Lichelle Silvestry’s Paris studio feels every bit like a home—warm, refined, and deeply personal. Set within a 1918 building in the leafy 16th arrondissement, the space gracefully blends architectural heritage with a tailored modern rhythm, reflecting Silvestry’s distinct approach to timeless Parisian interiors. “I wanted the studio to feel calm, soulful, and quietly elegant,” she says. “It’s not just where we work—it’s a place that inspires us every day.” LOVE, LIGHT, AND A BIT OF SERENDIPITY The studio occupies a corner of Paris Lichelle had admired for years. “I always dreamed of living on this street,” she recalls. “One Sunday, we passed by and saw a tiny ‘For Sale’ sign in the window. By Monday, we were the first to visit—and the decision felt immediate, almost inevitable.” With soaring ceilings, generous light, and the rare presence of a gated garden, the space felt like a hidden gem. “It had soul,” she adds. “Exactly what I wanted to cultivate—for myself, and for my team.” A RESIDENTIAL APPROACH TO WORKSPACE DESIGN The six-month transformation was a full renovation, yet nothing about the final space feels overdesigned. “We approached it like we do a home,” says Silvestry. “The layout was shaped with a residential mindset first—function followed.” The result is a studio that balances openness and intimacy, creating a seamless dialogue between work and life. A STUDY IN PARISIAN REFINEMENT Every detail tells a story: a reclaimed limestone threshold, parquet floors, a fireplace sourced from the Marché aux Puces, and hand-finished brass hardware all nod to craftsmanship and permanence. “The goal was quiet luxury,” she explains. “A space that reflects the care and intention we bring to every project.” A Baccarat lantern from the 1920s became a central reference point, inspiring several bespoke pieces from Silvestry’s own furniture collection. An 18th-century tapestry informed the overall palette. Antique mirrors, custom joinery, and richly layered textures complete the picture—traditional yet fresh, understated but unforgettable. “Timeless Parisian interiors are a dance between classical heritage and personal narrative,” says Silvestry. “You need strong bones, yes—but also softness, intuition, and a touch of boldness.” In her studio, that philosophy comes to life through contrasts: a sculptural Art Deco console sits near a sleek Modulnova kitchen; period Louis XV chairs meet modern silhouettes and moody leathers. The balance is precise but never rigid—every corner is intentional, but still lived-in. LOOKING OUT, LOOKING AHEAD From her desk, Silvestry now gazes out onto the very street she once imagined calling home. “It feels like the beginning of something,” she smiles. “This studio may be the dream realized—but in Paris, the next chapter is always just around the corner.”

  • Seyahat-118 | Yuzu Magazine

    June 31, 2025 | VOL 16 LIVING with ART, BREATHING in CRETE words Harper Ellis photos Fernando Marroquin, Amy Neunsinger, Jasmine Scalesciani-Hawken Crete is a land of contrasts—ancient and modern, rugged yet refined, deeply rooted yet always evolving. On the island’s serene northeastern coast, just outside the harbor town of Agios Nikolaos, Minos Beach Art Hotel brings these layers to life through a rare blend of art, architecture, and immersive hospitality. AT MINOS BEACH, ART DOESN’T JUST HANG ON THE WALLS—IT SURROUNDS YOU. SCULPTURE LIVES AMONG THE PINE TREES, CUISINE TELLS THE STORY OF THE LAND, AND EVERY ELEMENT INVITES YOU TO SLOW DOWN AND FEEL THE ISLAND BREATHE. From the moment you arrive, it’s clear: art, nature, culture, and design aren’t separate here—they’re part of the same conversation. Low-slung, whitewashed bungalows stretch along 2 km of shoreline, shaded by pine trees and punctuated by striking site-specific sculptures. The hotel’s Sculpture Garden began as a visionary experiment in 1988, when Gina Mamidaki—founder of the Mamidakis Foundation and current CEO of Bluegr Hotels & Resorts—organized the first Art Symposium on the property, well before artist residencies became common. Today, that vision continues through the George and Aristea Mamidakis Foundation, which supports an annual Art Prize, cultural programming, and a Research Residency Programme launched in 2022. What makes Minos truly unique is the seamless integration of all these elements. Architecture takes cues from traditional Cretan forms—flat roofs, clean lines, and a natural palette—while interiors are understated and textural, blending simplicity with artisan-crafted elegance. Here, you don’t just observe the landscape; you live within it. Art doesn’t hang on walls—it surrounds you. EXPLORING CRETE, VILLAGE BY VILLAGE That same spirit carries into every part of the guest experience. Visitors are encouraged to step beyond the hotel and into the rhythms of Cretan life. One highlight is the Kritsa Experience—a guided visit to one of Crete’s oldest mountain villages, where guests can explore the Xombli weaving workshop, meet the women behind the local agricultural cooperative, and witness firsthand the preservation of traditional craftsmanship. There’s also Rodanthi, a charming natural herb museum filled with the myths and uses of native plants, followed by a visit to a nearby olive oil press and a proper lunch at a classic taverna—honest food, made with love and intention. For beach lovers, the crystalline waters of Voulisma and Almyros Beaches are just a short drive away, offering sun-soaked serenity. And for a deeper look into Crete’s layered past, a boat trip to the island of Spinalonga offers powerful perspective. DINING BY THE SEA, ROOTED IN THE ISLAND Back at Minos, the culinary offering is every bit as soulful as the setting. The hotel features three distinctive restaurants—Bacchus, Terpsis, and the legendary La Bouillabaisse—four bars (Dionysos, Pure, Ibiscus, and La Cave), and a traditional kafeneion, Adeste. Each brings its own rhythm, rooted in Cretan and Greek culinary heritage, enhanced by innovation and seasonality. La Bouillabaisse, in particular, has long been a landmark of modern Greek gastronomy—earning eight Golden Chef’s Hat awards and serving as a creative training ground for chefs like Giannis Grillionakis and Sven Elverfeld of Germany’s 3-Michelin-starred Aqua. Minos is also a proud founding member of the “We Do Local” initiative, which champions sustainable practices and supports local farmers, fishers, and artisans. This isn’t just food—it’s a philosophy. And it’s made personal by the team, whose passion for Cretan identity and culture brings every detail to life. Ultimately, Minos Beach Art Hotel offers more than design-conscious luxury. It’s a soulful, art-driven, and deeply rooted hospitality experience—one that invites you to slow down, look deeper, and connect with Crete in a way that’s both thoughtful and unforgettable. for more Print VOL XVI - AEGEAN & MEDITERRANEAN 2025 Out of Stock Add to Cart

  • Seyahat

    Haziran 2020 | Seyahat | İzlanda Santorini’de uçurum kenarı süiti Yazı | Alp Tekin T atilde doğal konforun ve tasarımı sevenlerin hep aklında olan yerlerden biridir Coco-Mat Eco Residences. Yunanistan’ın Serifos Adası’nda bulunan Coco-Mat’ın, bulunduğu doğayla uyumlu doğal mimari anlayış gerçekten hayranlık vericidir. Ama Coco-Mat’ın bu yaz ilk kez kapılarını açan bir oteli daha var ki, sanırım Serifos’taki otel bir süreliğine unutulacak! Santorini adasındaki bir uçurumun içinde yer alan Nature Eco Residences. Uçurumun içinde derken, 15 süitten oluşan otelin bazı odaları gerçekten de uçurumdaki kayalığın içine oyularak yapılmış! Yani bir tür uçuruma inşa edilmiş modern mağaralarda kalınıyor desek yanlış olmaz. Üç tip süit var Nature Eco’da. Sunset, sunset private garden ve infinity residence. Özellikle 60 metrekarelik infinity residence tam anlamıyla kayanın içine inşa edilmiş. Tüm odalar deniz ya da volkan manzarasına sahip. Odaların bazılarında balkon, bazılarında teras ya da özel açık hava jakuzileri var. Süitler vintage dekorasyon ürünleri, toprak tonlarındaki ahşap ve el yapımı mobilyalarla dekore edilmiş. Odaların çizgisi tipik Santorini mimarisine özgü düz çizgiler, ustalıkla yapılmış keskin beyaz eğrilerden oluşuyor. Otelin mimarı George Zafiriou’nun üzerinde durduğu tek bir şey var, o da gösterişsizlik. Bir de en ilkel olana geri dönme. Bunda başarılı olduğu da gün gibi ortada… SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey

  • TASARIM-193 | Yuzu Magazine

    August 2024 | DESIGN & INTERIORS TURKISH BELOW MODERN COUNTRY HOUSE in SOUTHLANDS words Leon Williams photos Ema Peter Southlands, tucked away in the southwestern corner of Vancouver, is a neighbourhood unlike any other. This is serious horse country - renowned for its equestrian culture and rural charm. Southlands delivers a distinctive living experience, combining with the conveniences of urban living with the pleasures of country life. Home to the hugely prestigious Southlands Equestrian Club, it also offers beautiful scenery, the Pacific ocean coastline, amazing bird life and unspoiled forests. A dream residential location deserves visionary dwellings. This house, an exquisite mix of indoor and outdoor spaces, is one of them. Inspired by Japanese architecture, the design harmoniously reflects both a modern aesthetic and the local country landscape. It is owned by interior designer, Kelly Suffron Keay, and her husband Aaron, owner of the innovative Kommunity Fitness brand. Their vision for their ideal country home was brought to life by Paul Sangha, founder of Paul Sangha Creative. Sangha describes how the project came about: ‘We have had fruitful collaborations in the past with Kelly and Aaron. Kelly has an attention-grabbing creative vision, while Aaron has a fine appreciation of sculpture and art. That history gave an advantage with our current collaboration. Instead of starting from the very beginning, our long-standing relationship has enabled us to create something really magnificent’. A TOM FORD AESTHETIC IN THE COUNTRY The exterior of the house, by Gateway Architecture has a Tom Ford-in-the-country aesthetic, with large stone cladding and expansive windows. The modern styling is continued throughout the interior, with velvet furniture, dramatic lighting and elegant concrete floors. ‘Our main challenge was to align the house with the view, and to integrate the connections of indoor and outdoor spaces,’ says Kelly. ‘Paul Sangha surpassed himself: he realized our vision in such a clever way’. Sangha admits, ‘We thought very carefully about how we would incorporate the landscape into the house in an effortless, harmonious manner. As the house design developed over the course of a year, we also meticulously prepared landscape concepts. ‘We tried to create a fluid connection between indoor and outdoor spaces, extending the view beyond the window and seamlessly merging the garden with the interior.’ The new exterior includes stunning outdoor living areas, complete with bars and kitchens, inviting fire pits and carefully placed sculptures. SOUTHLANDS’deki modern KIR EVİ İnsanların yedikleri gıdanın kaynağına, çiftçilere, çiftçiliğe ve birbirlerine bağlı olarak yaşadığı eşsiz bir topluluk düşünün. Vancouver’ın güneybatısındaki Southlands pastoral doğası, denizi, yabani kuş habitatı ve ormanlarıyla gerçekten de böyle bir bölge. Kuzey Amerika'nın şehir merkezli tek prestijli binicilik topluluğu Southlands Binicilik Kulübü'nün de yer aldığı bu bölge, aynı zamanda seçkin konutların da resmi geçit yaptığı bir yer. İç ve dış mekanların kusursuz bir karışımı olan bu ev de onlardan biri. Japon mimarisinden ilham alan bu kır evinde modern estetik, sanatsal dokunuşlar ve peyzaj; uyumlu bir entegrasyon içinde. Evin sahipleri ise iç tasarımla ilgilenen Kelly Suffron Keay ve yenilikçi fitness girişimi Kommunity Fitness'ın sahibi olan eşi Aaron. Evin peyzaj mimarı ve Paul Sangha Creative'in kurucusu Paul Sangha, “Kelly ve eşiyle geçmişte verimli iş birliklerimiz oldu. Kelly'nin dikkate değer bir yaratıcı vizyonu var, kocası da heykel ve sanata karşı çok ilgili. Mevcut iş birliğimiz bize farklı bir avantaj sağladı. Yeniden başlamak yerine, gerçekten olağanüstü bir şey yaratmak için köklü geçmişimizden yararlandık” diyor. “Taşrada Tom Ford estetiği” olarak tanımlanabilecek, Gateway Architecture tarafından yapılan evin dış tasarımında büyük taş kaplamalar ve geniş pencereler bulunuyor. İç mekanlarda ise kadife mobilyalar, çarpıcı aydınlatma ve şık beton zeminlerle modern bir estetik sağlanmış. “Asıl zorluğumuz, evi manzarayla uyumlu hale getirmek, özellikle iç ve dış mekan bağlantılarını birbirine entegre etmekti” diye itiraf ediyor Kelly, “Paul Sangha, sınırları aşarak vizyonumuzu zekice gerçekleştirdi”. Paul Sangha, "Peyzajı zahmetsiz ve uyumlu bir şekilde eve nasıl taşıyacağımızı dikkatlice düşünmemiz gerekiyordu" diyor: “Bir yıl boyunca gelişen ev tasarımının yanı sıra peyzaj konseptlerini de titizlikle hazırladık. Peyzaj ve mimari gelişimin eşzamanlı iç içe geçmesi gerekiyordu”. Dış alanlarda davetkâr ateş çukurları ve özenle yerleştirilmiş heykellerle tamamlanan, bar ve mutfakların da bulunduğu alanlar bulunuyor. Paul Sangha şöyle diyor: "İç ve dış mekanlar arasında akıcı bir bağlantı oluşturmaya, manzarayı camın ötesine taşımaya, bahçeyi iç mekanla kusursuz bir şekilde birleştirmeye çalıştık”.

  • URBAN-4 | Yuzu Magazine

    March 2024 | Urban english below İSTANBUL MU ATİNA MI? words Onur Baştürk R yan Murphy projesi “Feud”un Bette Davis ile Joan Crawford rekabetini konu edinen ilk sezonunda şöyle bir sahne vardır. Kendi filmini yönetmek isteyen Pauline, erkek egemen Hollywood’dan yakınınca Joan Crawford’un yardımcısı, yoldaşı, müthiş karakter Mamacita şöyle der: “Başını dik tut, senin zamanın geliyor”. Mamacita’nın gerekçesi de vardır. Kütüphaneye gidip ABD’deki erkek nüfusunun yıllar içinde azaldığını araştırmıştır. Ve 70’li yıllar için öngörüsünü söyler: “Kadın nüfusu yüzde 52’ye çıkacak. Bu da ne demek? Her şey kadınlar için yapılmaya başlanacak. Ekonomi daha çok kadınlar için dönecek ve onların dilinden anlayan kazanacak. Yani senin zamanın geliyor!” Doğrusu Mamacita’nın İstanbul yeme-içme sektörü için de bir araştırma yapmasını isterdim. Elimizde veri yok, ama gözle görülen bariz bir durum var. O da dışarı çıkıp sosyalleşen kadınların erkeklerden sayıca daha fazla oluşu. En popülerinden en orta halli mekanına kadar durum böyle. Hatta kadınların sayısı artıyor. İlginç olan, bu durumdan yine en çok kadınların şikayetçi oluşu. Kadın arkadaşlarımdan en çok duyduğum şey bu: “Bu gece masalarda yine kadın grupları var”. Gel gör ki İstanbul yeme-içme sektörü kadınların bu muhteşem enerjisini bir başka şehre, Atina’ya kaptırmak üzere. Evet, son zamanlarda Atina’ya doğru -özellikle hafta sonları- yoğun akıcı bir uçuş trafiği var. Şu sıra İstanbul’un en popüler mekanlarına oturun (Lucca, Momo ya da Bebek Hotel) açılış cümlesi hep aynı: “Hafta sonu Atina’daydım ve öyle eğlendik ki!” Üstelik tüm bunlar Euro&TL arasındaki şahane uçuruma rağmen gerçekleşiyor. O nedenle olayları yerinde gözlemlemek adına -pek yakında- komşuya uçacağım. Neler olup bitiyor diye. Ama ondan önce İstanbul’da olup biten son yeni detaylara buyurun… İSTANBUL’UN YENİ SICAK NOKTALARI - SALAZAR: Nişantaşı Must’tan tanıdığımız şef Kadir Aytekin bir süredir kendi kanatlarıyla uçuyor. Kardeşiyle açtığı F&B Group’un son numarası Etiler’de açılan Salazar. Delicatessen’in hemen yan tarafındaki Salazar; üstü açılan şık cam kafesiyle hem rahat hem benzerlerinden ayrılan bir restoran olmuş. Tasarımı Erhan Sağır elinden çıkan mekanda mutlaka Istakoz Tost, Yakitori Teriyaki Dana Bonfile ve Agnolotti denemelisiniz. Enfes. - ZORLU SAIL LOFT: Sail Loft’un yaratıcısı Arda Önen’in Vakkorama ile yaptığı iş birliği devam ediyor. Bu iş birliğinin en yeni sonucu Zorlu Vakkorama karşısında açılan Sail Loft. Bohem tadıyla bildiğimiz Sail Loft bu kez bir tık daha olgun, hayli parizyen ve şık bir versiyonla karşımızda. Yakında akşam yemeği sonrası partilere de başlayacaklar. ISTANBUL or ATHENS? I n the first season of the Ryan Murphy project "Feud", about the rivalry between Bette Davis and Joan Crawford, there is a scene like this. When Pauline, who wants to direct her own film, complains about male-dominated Hollywood, Joan Crawford's assistant and comrade Mamacita says: "Be patient, your time will come". Mamacita has her reasons. She went to the library and researched the decline of the male population in the US over the years. And she gives her prediction for the 70s: "The female population will rise to 52 per cent. What does that mean? Everything will be done for women. The economy will revolve more around women, and those who understand their language will win. So your time is coming!" To be honest, I wish Mamacita had done research on the food and beverage sector in Istanbul. We don't have any data, but one thing is obvious. There are more women than men who go out and socialise. This is the case from the most luxurious restaurants to the most mediocre ones. In fact, the number of women is increasing. The interesting thing is that it is women who complain most about this situation. This is what I hear most from my female friends: "There are groups of women at the tables again tonight". However, Istanbul's restaurant sector is about to lose this wonderful female energy to another city, Athens. Yes, there have been flights to Athens recently, especially at weekends. Sit in the most popular places in Istanbul right now (Lucca, Momo or Bebek Hotel) and the opening line is always the same: "I was in Athens this weekend and we had so much fun!" And all this despite the amazing Euro & TRY gap. That's why I'm going to fly to the neighbouring country - very soon - to observe things on the ground. To see what is going on. But before that, here are the latest news from Istanbul... ISTANBUL'S NEW HOTSPOTS - SALAZAR: Kadir Aytekin, the chef we know from Nisantasi Must, has been flying on his own wings for a while now. The latest restaurant in the F&B group he has opened with his brother is Salazar in Etiler. Located next to Delicatessen, Salazar is a cosy and unique restaurant with a stylish glass cage with an opening top. You must try the lobster toast, yakitori teriyaki beef tenderloin and agnolotti. Delicious! - ZORLU SAIL LOFT: The collaboration between Sail Loft creator Arda Önen and Vakkorama continues. The latest result of this collaboration is Sail Loft, which opened in front of Zorlu Vakkorama. Sail Loft, which we know for its bohemian side, is here this time with a more mature, very Parisian and stylish version.

  • INSAN-2

    Temmuz 2021 | Volume IV - Y A Z O SÖĞÜT AĞACININ ALTINDA ‘YEŞİLMİŞİK’ MUHABBETİ Yazı | Onur Baştürk Fotoğraflar | Elif Kahveci N e zaman şehirdeki binaları arkamda bırakıp Polonezköy yoluna girsem mutlu oluyorum. Özellikle ağaçların yola dek uzanan dalları arasından geçerken böyle oluyor. Anlık, çabasız bir mutluluk. En güzeli de bu değil midir? Bu nedenle o yoldan her seferinde daha yavaş geçmek istiyorum. Tadına tam varabilmek için... Cumhuriyet Köyü’ndeki Komşuköy’e geldiğimde de hep aynı hissiyatı yaşıyorum: Biraz daha mı kalsam, biraz daha mı şu yeşilliklere bakıp dalsam, biraz daha, biraz daha... Bu kez bunlara bir şey daha eklendi: Bu sohbet daha çok mu uzasa, sabaha kadar şu söğüt ağacının altında konuşsak mı? O zaman detay vereyim. O gün Komşuköy’deki o söğüt ağacının altında beş kişiydik. Moda tasarımcısı Aslı Filinta, Komşuköy’ün kurucu ortaklarından Özden Akyıldız, şef Maksut Aşkar, oyuncu Eylül Su Sapan ve ben. Ağacın altındaki sohbetimizde yiyip içtiğimiz şeylerden tutun da, doğanın bize ne hissettirdiğinden ve kendi hayatımızda doğaya saygı adına neler yaptığımıza kadar birçok ‘yeşil’ alt başlıkta konuştuk. Kimi zaman savrulduk, sohbetin akışına uyduk. Doğanın kendisi gibi işte, sohbeti sıkıcı bir moderatör gibi yönetmektense serbest bırakmayı tercih ettim. İşte o sohbetten seçtiğim anlar... “NEOLOKAL’İ TAMAMEN VEJETARYEN YAPACAKTIM” ONUR: Madem Komşuköy’deyiz. Güzel yiyip içiyoruz. Herkese önce nasıl beslendiğini sorayım... EYLÜL: Ben et yemiyorum. Vejetaryenim. Vegan olmayı da denedim. Ama sonra yapamadım. Vejetaryen olmam hem köpek sahiplenmemle hem de aldığım ürünlerin içeriğini okumamla başladı diyebilirim. Sanırım herkes aynı döngüyü yaşıyor. İçeriğe bakınca, biz neler yiyormuşuz gerçeğinin farkına varıyorsun. ASLI: Ben de bir buçuk yıldır et yemiyorum. Balığı da eşim Tolga’yla aramız bozulmasın diye yiyorum! MAKSUT: Geçen yıl çok radikal bir fikir gelmişti aklıma. Ortağıma dedim ki, “Seneye Neolokal’i tamamen vejetaryen olarak açmayı planlıyorum”. Söyledim ve tabii yuttum o lafı! Çünkü bunu yaparsak batma ihtimalimiz çok yüksekti. Neyse ki menü içerisinde çok vejetaryen seçeneğimiz var. Ama ben, “Neden Türkiye’nin ilk vejetaryen fine-dining restoranı olmasın?” diye düşünüyordum. ONUR: Sen et yiyorsun ama, değil mi Maksut? MAKSUT: Evet, ama şöyle düşün: Viyana’da bir tane vejetaryen restoran var, adı Tian. Şefi Paul Ivic vejetaryen değil. Bana göre Avrupa’daki en iyi vejetaryen restoranlarından biri. Aslında her şey güllük gülistanlık olsaydı; yani bombalamalar ve kapanıp açılmalar olmasaydı, eminim vejetaryen Neolokal projesinin arkasında dururdum. “CEKETİM ATIK PARÇALARDAN YAPILDI” ONUR: Sosyal ve iş hayatınızda tabiata saygı adına neler yapıyorsunuz? Nasıl çözümleriniz var? MAKSUT: Özellikle bu noktada insanlar kadar, etki alanlarını düşününce markalara, iş dünyasına da büyük görevler düşüyor. Mesela Anadolu Efes’in yeşil şişesinin arkasındaki QR kodu okuttuğunuzda bir tohum topu atılıyor. Elbette tabiatı koruyup geliştirmenin yanında insanların tabiatla bağlarını güçlendirecek, onlara tabiatın değerini hatırlatacak çalışmalar da çok önemli. Ben kendi markam Neolokal’i kurarken hayal ettiğim şey şuydu: Yeni nesil toprağa dokunmuyor, toprağı bilmiyor. Sanıyorlar ki domates süpermarkette yetişiyor. Onlara bunu öğretmeliyiz. ONUR: Eylül 28 yaşında, ona soralım. Gerçekten öyle mi Eylül? EYLÜL: Evet tabii, annemlerin nesline göre topraktan ayrı, asfaltta büyüyen bir gençliğiz. MAKSUT: İşte benim için de toprağı tanımayan birinin mutfakta yemek pişirebilmesi soru işaretiydi. Bu nedenle Kilyos Gümüşdere’de altı yıl önce bir bahçe kurduk. Her yıl neyi, nasıl ekeceğimize karar veriyoruz. Mutfak ekibi gidip hasat ediyor. Malzemenin değeri çok önemli. Benim için tabiata saygı bu anlama geliyor. ÖZDEN: Maksut’un bahsettiği konuyla bağlantılı bir şey söylemek istiyorum. Biz de Komşuköy olarak bu kaygılarla son beş yıldır USLA Akademi’nin müfredatındayız. Orada okuyan aşçı adayları her cuma buraya gelerek ekip biçip topluyorlar. Yaz sıcağında bir kilo fasulye toplamanın ne kadar zahmetli bir iş olduğunu görüyorlar. Bunu görünce de o fasulyeyi hemen çöpe atamaz bir hale geliyorlar. Sürdürülebilirlik dediğimiz şey bütünü kullanmak, israf etmemek aslında. EYLÜL: Aynen öyle. Ben de sevgilimi motive ettim bu dönemde! Beraber çöpleri ayırıyoruz. Aslında etrafımızdaki birçok insan, özellikle benim yaşımdakiler, yaptığımız küçük bir şeyin çok da işe yaramadığını düşünüyor. İlla çok büyük bir şey yapılması gerektiğine inanıyor. Oysa bu da önemli. ONUR: Peki sen neler yapıyorsun Aslı? ASLI: Üzerimdeki ceket atık parçalardan yapıldı. Bu yaptığımız şeyin adı ileri dönüşüm. Bu süreç anne olmamla beraber başladı. Çocuğuna bir tane kaşmir kazak alıyorsun. Sen onu alana kadar zaten çocuk büyüyor. Özellikle kadınların dolaplarındaki kıyafetlerin yüzde 60’ı kullanmadıkları ürünlerden oluşuyor. Annesinden kalmıştır ya da başka birinden. Veremiyordur ama giyemiyordur da... Bu yüzden web sitemizde bir ileri dönüşüm hizmeti başlattık. Hizmeti satın aldığın zaman ben o giyemediğin ürünü kapından aldırıyorum. “Nasıl olsaydı bu kıyafeti giyerdin?” diye soruyorum. Sonra onu ileri dönüştürerek, yani bizdeki atık kumaşları da kullanarak tekrar değerlendirip sana yolluyorum. Mesela geçen yıl martta New York’ta bir defile yaptım. O defilede annemin bütün çeyizlerini çıkarıp kullandım! Üzerimdeki gömleğin dantelleri de annemin zamanında eliyle yaptığı bir dantel örgüsü. ONUR: Moda denilen kavrama inanıyor musun Aslı? ASLI: Şöyle örnek vereyim: Beş buçuk yaşındaki oğlum online derse katılıyor. Öğretmeni oğluma soruyor, “Annen ne iş yapıyor?” diye. Oğlumdan şöyle bir yanıt geliyor: “Annem moda tasarımcısıydı ama modayı bıraktı”. Soranlara böyle diyorum artık, şahane değil mi? Tamamı için... Print YUZU MAGAZINE - IV Out of Stock View Details

  • ART

    Aralık 2021 | Art | Türkiye Popüler kültürde Bizans etkisi Yazı | Oktay Tutuş P era Müzesi'nde İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan ve Bizans hakkında yapılmış bilimsel araştırmaları inceleyen “İstanbul’dan Bizans’a” adlı sergiyi gördünüz mü? Görmediyseniz, sizi Pera Müzesi'ne çekecek bir başka sergi daha var: “İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm?” İlk sergi İstanbul'un her yerine sinmiş tarihe tanıklık etmeye çağırırken, bizim bahsedeceğimiz ikinci sergi Bizans imgeleri ve esinlenmelerinden oluşan müthiş bir yaratıcı evrene bakmaya çağırıyor. Bu sergide 50’yi aşkın sanatçı, yazar, illüstratör, müzisyen, sinemacı ve moda tasarımcısının Bizans’a atfedilen eşsizliği ve egzotizmi farklı açılardan yorumlayan ve görselleştiren işleri yer alıyor. SERGİNİN İSMİ O ROMANIN BAŞ KARAKTERİNDEN… “İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm?” sergisi adını Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Panorama adlı romanından alıyor. Türkiye’nin yakın tarihinden bir dönemi, İkinci Dünya Savaşı sonrası yılların toplumsal ve siyasal karmaşasını konu edinen romanda, “Bu Ne Bizantinizm?’” ifadesini romanın baş karakteri kullanıyor ve yazar, kendi karakterinin ağzından çıkan bu sözle, genç cumhuriyetin vatandaşları arasındaki kültürel ayrışmanın giderek keskinleşmesini, kimlik bunalımını ve çare olarak kör inançlara tutunmasını dile getiriyor. Kartal Tibet filmlerinden Ayasofya'nın yakınlarda vefat eden kedisi Gli'ye, Facebook'un son dönemde nefret oklarına hedef olan sahibi Mark Zuckerberg'den moda tasarımcısı Özgür Masur'un defilesinden sahnelere dek sergide popüler kültürün hemen her yerine değinen geniş bir seçki yapılmış. Küratör Emir Alışık’ın İstanbul'da yaşayanların hafızalarında milliyetçi arkaik betimlemelerle yer edinmiş Bizans imgesi hususunda şu söyledikleri, özellikle bu imparatorluğu doğru hatırlamamız için önemli: “Bizans tarihi bazen tarihsel bilginin manipülasyonu yoluyla düşmanlığın uyandırılmasına alet edilse de, Bizans mirası karmaşık sosyopolitik meseleleri yansıtmak için de sıkça kullanılır oldu. Bu sergi, Bizantinizm’in, onu aramadığımız yerlerde bile ortaya çıkan etki alanı geniş bir olgu olduğunu ortaya koyuyor”.

  • ART

    Mayıs 2021 | Art | Türkiye SABO ile dünyadaki tüm zamanlar Yazı | Begüm Güney V ersus Art Project, 3 Haziran-10 Temmuz tarihleri arasında SABO’nun ikinci kişisel sergisi “Time Machine”e ev sahipliği yapıyor. Sergi, zaman kavramının bulanıklaştığı bugünlerde ‘an’da kalma mücadelesi vermeksizin geçmişi ve geleceği birleştiriyor. “Paracetamol” adlı ilk serginden bu yana iki yıl geçti. Bu süreçte yeni serginin oluşma hikâyesini ve Fulya Çetin’in ifadesiyle ‘plastiğinin öyküsünü’ merak ediyorum. Kavramsal olarak hangi konuları ele aldın? Versus Art Project’ te açmış olduğum “Paracetamol” sergimden hemen sonra çalışmalarına başladığım proje oldu “Time Machine”. Kişisel birtakım anı ve hikâyelerimi anlattığım ilk sergimin ardından bu kez hikâyeyi daha geniş tutarak genel bir bakış yakalamaya çalıştım. Zaman çizelgem içerisindeki ufak hatıralardan başlayan serüven, insanlık tarihine ve sonrasında da geleceğe uzanan bir anlatıma evrildi. Bu sergide insanlığın başarıları, kayıpları, umutları, tecrübeleri, hayal kırıklıkları arasında yolculuk halinde olurken, bir taraftan da zaman makinesi içerisine bizzat kendim girip kişisel bir serüvene çıktığımı da belirtmeliyim. Özellikle bu yolculuk yapmış olduğum Time Machine sanatçı kitapları ile başladı. Öncelikle yakın zamanlı eskiz defterlerimi yeniden ele aldım. Bu defterlerin içerisindeki sayfalardan bir seçki oluşturdum. Sonrasında bu seçkiyi tamamen el yapımı bir kitaba dönüştürmek ilk adımım oldu. Aslında bir nevi kendi işlerimi kopyalama fikri üzerine yoğunlaştım. Sayfaları bitirip kitabın ciltlenmesini de tamamladığımda, istediğim boyut ve formatta ilk el yapımı sanatçı kitabımı bitirmiş oldum. Sonrasında kopyala işlemleri diğer kitapları tamamlayana kadar devam etti. Sonuç olarak birbirinin aynısı olmaya çalışan, toplamda altı adet el yapımı Time Machine sanatçı kitapları ve sergimin adı ortaya çıktı. Seni bu formatta kopyalamaya iten şey neydi? Notlarımı, fikirlerimi netleştirmek ve düzenlemek diyebilirim. Defterlerin içerisinde işlenmemiş halde bulunan her bir parçayı yerli yerine oturtmak bir şekilde. Kopyalama fikrinin dikkatimi çekmesinin nedeni bu oldu. İşlerimi yaparken onları tekrar ele alıp düzenlediğim zamanlar sıkça karşıma çıkıyor. İster istemez yaptığım bir deseni bir kez daha çizmek, değiştirmek durumunda kalabiliyorum. Bu şekilde doğru sonuca yönelmem kolaylaşıyor. İlk kitap bittiğinde tüm sayfaları tekrar kopyalama fikri de bu şekilde ortaya çıktı. Her sayfayı yan yana koyduğumda ve dikkatli bakıldığında görünen ufak farklılıklar işin büyüsünü daha da artırıyor. VERDİĞİMİZ KARARLAR NE KADAR DOĞRU Seride sıklıkla tipografiye yer veriyorsun. Neden? Tipografiler, başlıklar, metinler farklı bir açıdan ilgimi çekiyor. İşlerime dahil ederek tasarım dilini zenginleştirmeyi seviyorum. Bazen tek bir cümle çoğu şeyi özetleyerek anlatabiliyor. İzlediğim bir filmde ya da okuduğum bir kitapta geçen günlük konuşma cümlelerini not alıp ileride kullanmak için biriktiriyorum. Zamanı gelince cümleler ve işler mutlaka birbirlerine kavuşuyor zaten. Ara sıra bu notlara bakıp birbirlerinden kopuk bu cümlelerin alt alta gelerek anlamsız diyaloglar kurmasını izliyorum. PARALEL EVRENDE NASIL HİKÂYELER YAZILIYOR Serginle izleyiciyi hangi zamana götürüyorsun? Sergide geçmiş, şu an ve gelecek anlarının hepsi mevcut. Geçmişte yaşanmış ve tarihe yazılmış başarı öykülerinin yanı sıra günümüze ulaşan hatıralar ve gelecek kaygılarını, tüm bunların yanında belki de anlamsız bir şekilde emekleme çabalarımızı görüyoruz. Verdiğimiz kararlar ne kadar doğru? Bu tür yolculuklarda geçmiş hatalarımızı telafi etmeyi seçer miydik? Umarsızca yolumuza devam edersek gelecekte bizi neler bekliyor? Bunun gibi soruları sormaya çalıştım. Figürlerin geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda yolculuk yapıyor ve tek bir düzlemde birleştirdiğin zaman ve mekan olguları kendi yaşamından anlar ile döngüsel bir ironi yaratıyor. Bugün bu durum gerçekten ‘ironik’ mi? Hepimizin geçmişte değiştirmek istediği ufak ya da büyük anıları, silmek istediği hatıraları mutlaka vardır. “It Sucks To Be You” işlerinde olduğu gibi her zaman başkalarının kusurlarını görüp bir anda “Don’t Give Up The Ship” işlerindeki batan gemiyi asla terketmeyen kaptan rolünde kendimizi buluyoruz. Tüm bu duygusal iniş çıkışlar ile verdiğimiz kararlar bizim zamanımızı şekillendiriyor. Peki paralel evrenlerde ya da henüz keşfedilmemiş ikili dünyalarda nasıl hikâyeler yazılıyor? Bunları henüz bilmiyoruz! Kim bilir, belki ilerde diğer versiyonlarımız ile bir araya gelip her birimizin verdiği kararları masaya yatırabileceğimiz bir zaman yaşarız. Yapıtlarında tarihten referanslar ve metinler sıkça karşımıza çıkıyor. Tarihten bugüne insanlığın başarı ve başarısızlıkları neler? Açıkçası en çok odaklandığım nokta, özellikle son birkaç senedir tabiatın sesini duyurmaya çalışıp bizlere göndermiş olduğu tüm alarmlara gözümüzü, kulağımızı kapatmamız oldu. Bu bizim en büyük başarısızlığımız. Şu an sahip olduğumuz tek evimize yaptığımız bu tahribatın yanında savaşların, fetihlerin ya da zaferlerin hiçbir önemi kalmıyor. Ne yazık ki geçmişi değiştiremiyoruz ama bir es verip anı farketmek ve geleceği ufak da olsa iyileştirmeye çalışmak bizim elimizde. Son olarak bu seri geçmişten ve şimdiden geleceğe ne söylüyor? Kendimize yüklediğimiz değerin sandığımız kadar fazla olmadığını, geçmişin yaşanmış bir anı kadar silik, geleceğin ise birçok alternatifi olan yollardan oluşabileceğini anlatıyor. Tüm süreç dönüp dolaşıp şu an verdiğimiz kararların önemini vurguluyor.

  • TASARIM-217 | Yuzu Magazine

    December 2024 | DESIGN & INTERIORS TR BELOW AEGEAN LIVING, REIMAGINED words Alp Tekin photos İbrahim Özbunar Nestled on a captivating seaside location on the northern shores of the Bodrum peninsula, Hebil Residence is a contemporary summer home overlooking the deep blue waters of the Aegean. Comprising three levels that cascade down a hillside, the residence underwent a complete transformation under the creative direction of Enis Karavil and the Sanayi313 team, who oversaw the renewal of all structural elements, as well as the landscaping and interior design. The project began with the studio dismantling the existing built environment and reinforcing the original walls. For the new facade cladding, Hekimköy stone—a natural material native to the region—was chosen. Unlike the typical whitewashed homes of the area, this unique stone gives the house the appearance of having been carved from a single rock mass, imbuing it with a distinctive character. To ensure visual harmony and material continuity, the same stone was also used around the pool area. A SCULPTURAL SPIRAL STAIRCASE The main building spans three floors, each with its own unique layout. At the heart of the structure lies a spiral staircase connecting all three levels. With its strikingly curved silhouette that seems to float effortlessly in the void, the staircase is a sculptural centerpiece. Bathed in natural light from an overhead skylight, it serves as both a practical and architectural gesture, distributing light seamlessly between floors. On the ground floor, a characterful powder room reflects the overall ambiance of the home. It features walls clad in woven wicker and a sculptural sink carved from a single block of stone, perched atop a solid wood vanity. The first-floor bedrooms create a sense of intimacy with custom linen-upholstered headboards seamlessly embedded into the walls, surrounding the beds and bedside tables. Meanwhile, the master bedrooms on the second floor stand out with bespoke headboards and nightstands that introduce mazelle wood into the material palette, adding a refined touch to the space. A DESIGN DRIVEN BY MATERIALS The home’s design ethos can be summarized by its primary elements: light-toned, textured surfaces, and the use of natural materials like wicker, linen, and reclaimed wood that create a sense of continuity throughout the interiors. This thoughtful material selection serves two key purposes: it highlights the bespoke furniture and provides the homeowners with a serene backdrop to display their art collection. The collection itself includes impressive pieces that punctuate the residence: a Hermann Nitsch painting behind the dining table, a Jannis Kounellis installation behind the bar, a Marion Verboom sculpture across from the fireplace, and a piece by Arik Levy. With its sculptural details, thoughtful materiality, and seamless integration of art, Hebil Residence stands as a harmonious retreat that redefines modern coastal living. YENİDEN YORUMLANAN EGE EVİ Bodrum yarımadasının kuzeyinde büyüleyici bir deniz kenarında yer alan Hebil Residence, Ege'nin mavi sularına bakan modern bir yazlık ev. Bir yamaçtan aşağıya doğru kademeli olarak açılan üç yerleşimden oluşan evin mevcut tüm yapısal elemanlarının yenilenmesi, peyzaj ve iç mekan tasarımı yönetimi Enis Karavil liderliğindeki Sanayi313 tarafından gerçekleştirilmiş. Stüdyo, mevcut yapılı çevreyi ve orijinal duvarların statik güçlendirmesini tamamen yıkarak projeye başlamış. Yeni cephe kaplamasında bölgenin doğal taşlarından Hekimköy taşı kullanılmış. Bölgenin tipik beyaz badanalı evlerinden farklı olarak bu özel taş, sanki bir taş kütlesinden oyulmuş gibi eve benzersiz bir karakter kazandırıyor. Aynı taş, görsel bir uyum ve malzeme sürekliliği sağlamak için havuzun etrafında da kullanılmış. SPİRAL MERDİVEN HEYKELSİ BİR UNSUR GİBİ Ana bina, her biri farklı yerleşim düzenine sahip üç kattan oluşuyor. Yapının merkezinde yer alan spiral merdiven üç katı birbirine bağlıyor. Boşlukta süzülüyormuş gibi görünen çarpıcı kıvrımlı siluetiyle merdiven heykelsi bir unsur gibi! Yukardaki tavan penceresinden bol miktarda doğal ışık alan merdiven, ışığı katlar arasında dağıtarak aynı zamanda mimari bir jest işlevine de sahip. Duvarları hasırla kaplı, masif ahşap bir makyaj ünitesinin üzerine monoblok taştan oyulmuş heykelsi lavabonun yer aldığı zemin kattaki tuvalet odası ise evin genel ambiyansını yansıtan karakteristik alanlardan biri. Birinci kattaki yatak odalarında yatağı ve komodinleri saran duvara gömülü keten yatak başlıkları, oda sakinlerini kucaklayan kompakt bir alan yaratıyor. İkinci kattaki ana yatak odaları ise malzeme paletine mazel kaplama ekleyen özel yapım yatak başlıkları ve komodinlerle öne çıkıyor. MALZEME SEÇİMİNİN NEDENİ Evin tüm alanlarının ana tasarım unsurlarını şöyle özetlemek mümkün: Açık renkli, dokulu yüzeyler ve mekanlar arasında süreklilik hissi yaratan hasır, keten ve eskitilmiş ahşap gibi doğal malzemeler… Bu malzeme seçiminin önemli bir nedeni var. Hem özel yapım mobilyaların ön plana çıkmasını sağlıyor hem de ev sahiplerine sanat koleksiyonlarını sergileyebileceği bir alan sunuyor. Nitekim evin içindeki eserlerden bazıları şöyle sıralanıyor: Hermann Nitsch tablosu (yemek masası arkasında), Jannis Kounellis’in enstalasyonu (barın arkasında), Marion Verboom’un heykeli (şöminenin karşısında) ve Arik Levy’nin heykeli.

  • TASARIM-227 | Yuzu Magazine

    February 2025 | DESIGN & INTERIORS JOANA & JOSHUA’s ECO-CONSCIOUS VISION words Onur Baştürk They prioritize eco-conscious design and refuse to take on projects that threaten sensitive ecosystems. For them, sustainability is more than just a buzzword; it’s a core value. They also incorporate handmade elements that bring depth and texture to their work, favoring these over mass-produced, soulless perfection. I’m referring to Joana Gomes and Joshua Beck. Are you ready for an inspiring conversation with the duo who founded CO-LAB in Tulum, Mexico in 2010, and quickly brought their vision of biophilic architecture to life? Joana and Joshua, how did you meet and how did you decide to found CO-LAB? We first met in Rotterdam - Joana was working at MVRDV and Joshua at OMA. Our first collaborations on design competitions quickly showed how our shared values - especially in sustainability, design and craftsmanship - complemented each other. As our personal relationship grew, we realized that we enjoyed working together and saw an opportunity to bring our ideas to life through a collaborative practice. What began as a few collaborations naturally evolved into the founding of CO-LAB. Our goal was to create a design studio that combines environmental consciousness with artistry, and modern design with handcrafted elements. We aim to make architecture not only functional, but also emotionally resonant, deepening the connection between people, space and nature. Is there a specific reason why you chose Tulum as the location for CO-LAB? By the way, you also had a plan to open a CO-LAB office in Costa Rica. Did it open? Tulum was an ideal choice for us because of its raw, natural beauty - a perfect setting for developing designs that are in harmony with nature. It allowed us to fully explore our vision of creating sustainable, biophilic architecture. The landscape, climate, and local materials provided a unique canvas for our work. As for Costa Rica, the plan is still a work in progress. Given Costa Rica's strong commitment to environmental sustainability and its rich biodiversity, it fits perfectly with CO-LAB's philosophy; we are working on some projects there, but the office hasn't opened yet. What is your division of labor? Are your ideas and dreams mostly the same, or do you create projects with different ideas? We are both actively involved in every phase of a project, especially during the conceptual stages. Our diverse ideas enrich the creative process and encourage us to explore various possibilities, leading to more refined and cohesive designs. This dynamic exchange enables us to create spaces that are both functional and shaped by different perspectives. What do you think are the 3 most important characteristics of CO-LAB? 1. Integration with Nature: Our designs aim to bring the beauty of outdoor spaces into indoor environments, allowing for a deeper, more meaningful connection with nature. We believe that incorporating natural elements into everyday life has a profound effect on well-being, fostering a deeper appreciation for the environment and motivating a stronger desire to protect it. 2. Artisanal Craftsmanship: In reaction to perfect mass-produced, soulless objects, we embrace handcrafted elements that bring depth and texture to our projects. The true beauty of a space lies in the subtle imperfections and marks left by human hands. This interaction between maker and material infuses a building with energy, making it feel more authentic, alive, and emotionally engaging. 3. Sustainability: We always prioritize eco-conscious design. We decline projects that compromise sensitive ecosystems and choose eco-friendly materials whenever possible. While we do use concrete in our Tulum projects due to the hurricane zone, we view this as a necessary balance between durability and sustainability. For us, sustainability is more than just material choices - it is a commitment to respect and protect the environment through mindful design. VILLA PETRICOR IN TODAY’S FAST-PACES WORLD, THE CONNECTION TO NATURE IS CRUCIAL, AS PEOPLE SEEK SPACES THAT PROVIDE OPENNESS, TRANQUILITY, AND NATURAL LIGHT LUUM TEMPLE The use of fluid transitions between interior and exterior spaces has increased in recent projects. You did this long before with the Villa Petricor project. Do we want to feel nature and natural light more now, what do you think? Absolutely. In today’s fast-paced world, the connection to nature is crucial, as people seek spaces that provide openness, tranquility, and natural light. Villa Petricor was an exploration of this principle, and we've continued to integrate these ideas into all of our projects. We believe the desire for biophilic design is growing because, deep down, we all crave a connection to nature. It offers not only aesthetic pleasure, but also emotional restoration. What are the common features of your projects so far? First, a strong connection to the environment. A direct relationship with the landscape, using operable windows, courtyards and other design elements to bring the outside in. Second, a minimalist yet organic aesthetic. Clean lines combined with natural, textural elements that reflect the raw beauty of the materials. The third is sustainability. From sourcing local materials and artisans to using energy-efficient systems, sustainability is at the heart of everything. What are the advantages and disadvantages of living and working in Tulum? Living in Tulum offers the incredible advantage of being immersed in nature, which continuously fuels our creativity. The pace of life is slower, which allows us to reflect deeply on our work and think more holistically about design. However, the logistical challenges can be significant—access to materials and infrastructure is often limited, which means we have to be resourceful and adaptive. But these challenges also drive innovation, pushing us to work closely with local artisans and craftsmen, enhancing the authenticity of our projects. What other projects are you working on at the moment, especially your latest project in the Seychelles? The Seychelles project is designed to celebrate the natural beauty of the island while embracing sustainability. We're using locally sourced materials and designing in harmony with the landscape to minimize environmental impact. We are also working on several other projects, including a large residence in India, a house in Jamaica, a house in Costa Rica, and several projects in Mexico. We love working in different regions as it allows us to research and experiment with local techniques, materials and cultural contexts. I'm curious about what inspires you both - it could be anything. JOANA: I find endless inspiration in nature - organic shapes, textures and the way light interacts with the environment. Whether it's the intricate patterns in leaves or the flow of water, these elements influence how I approach design. I'm also inspired by ancient architecture, especially structures that have stood the test of time and feel deeply connected to their surroundings. JOSHUA: I am inspired by spending time in nature. I enjoy long swims in the ocean, visiting different coral reefs and marveling at the complexity and creativity of natural forms-it never ceases to amaze me. Another source of inspiration is our almost 3-year-old daughter, who is the most incredible human being. for more CASA TEPUI Print VOL XIV - 2024 / 25 €20,00 Price Add to Cart

bottom of page