
828 results found with an empty search
- Seyahat
Mayıs 2020 | Seyahat | Japonya Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Yazı & Fotoğraflar | Özlem Avcıoğlu Ş u kesinlikle doğru: Japon kültürünü tanımak istiyorsanız mutlaka Kyoto’yu ziyaret etmelisiniz. Çünkü şehir üç yüzyıla yakın Japonya’nın başkenti olduğu için sayısız tarihi ve kültürel mekânı barındırıyor. Ayrıca zen bahçeleri, tapınakları, sokakları ve parklarıyla insan kendini bir filmin içinde gibi hissediyor Kyoto’da. Saatte 320 km hızla gidebilen meşhur Shinkansen, yani hızlı trenle Tokyo’dan 2.5 saatte ulaşılan Kyoto’da deneyimlemeniz gereken en önemli şey bir ‘ryokan’da konaklamak. Ryokan, geleneksel Japon hanı ya da otellerine verilen isim. Katı kural ve prensipleri var. Bir ryokana geldiğinizde ilk iş ayakkabılarınızı kapı önünde çıkarmak. Sadece çorap ya da size verdikleri tokyo ile içerde dolaşabiliyorsunuz! Ryokanlarda sizi geleneksel bir çay seremonisiyle karşılıyorlar. Odaların isimleri de genellikle Japon çiçek ve bitki isimlerini taşıyor. Krizantem süiti, kiraz süiti gibi… Odaların içinde giymeniz için her zaman yukata denilen rahat bir kıyafet bulunuyor. Yemeğe giderken, ryokanın bahçesinde dolaşırken bunu giymeniz bekleniyor. SADECE YER YATAĞI VAR Bütün odaların Japon stilinde döşeli olduğunu hatırlatayım. Yerler tatami denilen, döşeme kaplama gereci olarak kullanılan kalın hasırla kaplı. Odalar fusuma adı verilen kağıt kaplamalı, ince tahtadan yapılma sürme kapılarla ayrılmış. Ryokanlarda futon denilen yer yataklarında yatılıyor. Futonlar genelde oshi-ire denilen dolapların içinde. Akşamları futonları sermek ve sabah kaldırmak oda temizlikçisinin görevi. Kahvaltınız ise sabah odanıza getiriliyor ve tabii ki Japon usulü yiyeceklerden oluşuyor. Ben ryokan deneyimi için Arashimaya bölgesinde, sadece geleneksel bir botla ulaşılan, nehir kıyısındaki Hoshinoya Kyoto ’yu seçtim. Yüzyıllık binaların birinde yer alan Hoshinoya’da neler mi yaptım? Elbette kurala uyup odama ayakkabılarımı çıkararak girdim. Sabahları nefis Japon kahvaltısı yaptım. Zen bahçesinde dinlenip çay merasimine katıldım. Akşamları ise sadece otel misafirlerine hizmet veren, tek tek odalardan oluşan restoranda Kyoto mutfağından minik ama hepsi bir tabloyu andıran yemekleri tattım. Ryokanlarda kalmak istemiyorsanız Aman zincirinin yeni oteli Aman Kyoto, Four Seasons, Westin Miyako ya da Hyatt Regency ’de konaklayabilirsiniz. Bu otellerin içinde de ryokan tarzı döşenmiş odalar bulmak mümkün. BU TAPINAKLARA GİDİLMELİ İkibinden fazla tapınağa sahip şehirde görmeniz gereken en önemli tapınak Altın Pavilyonu ile bilinen Kinka-Ku-Ji. Ayrıca, instagramda sıkça fotoğrafına rastladığımız dört kilometre uzunluğundaki kırmızı tahta kapılardan geçilerek ulaşılan Fushimi Inari Shrine ile her gün rahiplerin ince kumdan elleriyle yaptığı Zen bahçeleriyle bilinen Kodaji Temple da görülmesi gerekenler arasında. GEYŞALARIN BÖLGESİ Kyoto’nun tarihi Gion bölgesi artık sayısı oldukça azalan geyşaların yatılı okullarının da bulunduğu yer. Buradaki sokaklar yerel kıyafetleriyle dolaşan insanlarla dolu olduğu için en çok fotoğraflanan bölge burası Kyoto’da. Aynı zamanda birçok kafe, restoran, ryokan tarzı otel ve başta kimono olmak üzere el yapımı yerel eşya satan dükkân ve butiklere ev sahipliği yapıyor Gion . UNUTMADAN… - Arashiyama bölgesindeki Sagano Bambu Ormanı da Kyoto’da görülmesi gereken, kendinizi çok dingin ve iyi hissedeceğiniz bir yer. - Yemek yemek için çok seçeneğiniz var, ama ben bir çeşit Japon fondüsü olan, et ve sebzeleri önünüzdeki tencereye atarak pişirdiğiniz ‘shabu shabu’yu öneririm. Ama unutmayın, bu özel yemeği servis eden restoranlarda ayakkabılarınızı çıkaracak ve yerde oturacaksınız. Agotsuyu Shabu Shabu bu anlamda en iyi restoranlardan biri. - Nishiki Market ise geleneksel Japon mutfağına özgü her şeyi bulabileceğiniz bir pazar yeri. Taze balıklardan mutfak araç gereçlerine, sezonluk gıdalardan Japon tatlılarına ve tabii sushiye kadar yeme içmeyle ilgili her şey mevcut burada. SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- TRAVEL
January 2023 | Travel CUIXMALA a dream empire photos Davis Gerber Forget the description that a "dream hotel" that used for some hotels. Because none of them can be such a dream as much as Cuixmala in Mexico. This is due to a variety of factors, so let's start at the beginning. To begin with, Cuixmala is located in a vast area. There is a five-kilometer coastline facing the Pacific Ocean. Additionally, it has a magnificent 30,000-acre nature reserve that is home to 12,000 plant species and a wide variety of animals, including zebras. Within the vast grounds, the hotel is naturally divided into various areas: Casa Cuixmala with suites and bungalows, Casas with three private villas (Casa Alborada, Casa La Playa, Casa Torre) and Casitas with a modern version of ten charming traditional Mexican houses with ocean views with different bed capacities. THE TURBULENT LIFE BEHIND HYBRID ARCHITECTURE Cuixmala, a rich blend of Mexican, European and Moroccan architecture, has this hybrid design for a reason. This was actually the home of the illustrious billionaire and politician Sir James Goldsmith, who died in 1997. Cuixmala was established as a hotel a few years after the passing of Goldsmith, whose personal and professional lives were both turbulent and who had roots in both Britain and France. Some members of the Goldsmith clan, nevertheless, are still living in their secluded homes on the property. James Goldsmith was married three times and had a lot of lovers. He left behind eight children. In interviews, one of those kids, Alix Marcaccini, who converted Cuixmala into a hotel, said that "family was very important to my father, even though he had an atypical existence." Another noteworthy detail is that Lady Annabel Goldsmith, Alix's mother, is also the founder of the illustrious London membership club Annabel's. ZEBRAS GIVEN AS GIFTS The majority of presidents, prime ministers, businessmen, and, of course, celebrities came to visit here when Sir James Goldsmith utilized Cuixmala as his private property. Among them are Ronald Reagan, Henry Kissinger, and Richard Nixon. However, there is one person whose name has remained secret, and that is the person who gave Goldsmith a pair of African zebras, and now those zebras are roaming freely in the field. The number of them has also reached 40. AN EARLY AWARENESS Goldsmith's early awareness of the environment is also always appreciated. Ecological works, which began long before caring for the environment was fashionable, has always been an integral part of the Cuixmala experience. From giraffes to antelopes, from jaguars to pumas, wild animals, as well as zebras, are protected within the Cuixmala terrain and roam around the property as freely as possible. WHERE IS IT AND HOW TO GET THERE Cuixmala is in the Mexican state of Jaslico. It is located in Costa Alegre, between the popular tourist city of Puerto Vallarta (3 hours by car) and the port city of Manzanillo (75 minutes by car). The land is remote and independent, but half an hour's drive along the coast leads to Careyes, a more traditional luxury resort known for its clubs and restaurants.
- Seyahat
Eylül 2021 | Seyahat | Türkiye Mars’ta bir otel odasında kalıyormuş gibi AKANA Yazı | Alp Tekin Bu yazın sürpriz otellerinden biri oldu Bodrum Cennet Koyu tarafındaki Akana. Sezonu hayli geç, temmuzun ikinci haftasında açmasına rağmen Akana sezonu hızlı yakaladı ve özellikle ağustos sonundaki plaj partileriyle adından söz ettirdi. Akana’nın dikkat çeken özelliklerinden biri de kuşkusuz otelin tasarımıydı. Yuvarlak otel odaları Bodrum’da alışık olunan bir şey değil. Bu yüzden Akana’nın odaları kısa sürede ilgi çekti. Mars’ta bir otel odasında kalıyormuş hissi veren Akana’nın gri tonu baskın odalarının mimarisi CDW (Contemporary Design Works) tarafından yapılmış. Otelin yatırımcısı Çağdaş Holding bünyesindeki CDW ekibi Akana’nın nasıl oluştuğunu şöyle anlatıyor: “Dış mimaride parça-bütün ilişkisini temel aldık. İklimin canlılığı, doğal dokunun ihtişamı ve tarihin derinliğini dengeli bir şekilde harmanlamayı hedefledik. Ahşap, hasır ve doğal kumaşların ön planda olduğu bohem stili, çağdaş ve minimal bir lüks anlayışı ile birleştirdik. Odalarda ve otel genelinde ise hologram efektli ışıklandırma kullandık. Bu da Akana’yı taçlandıran konseptin gizemli bir parçası oldu. Kısacası Akana, misafirlerin hayatın tüm renklerini seyrederken, kendilerini dinleyebilmek, daha dingin bir an yakalayabilmek ve yenilenmek için aradıkları her şeyi bulacakları bir ‘içe dönme oteli’ olarak konumlanmış oldu”.
- Seyahat-99 | Yuzu Magazine
November 2024 | Travel TURKISH BELOW NINE ORCHARD Where History Meets Modern Comfort words Onur Baştürk photos Nine Orchard One of the highlights of my last visit to New York was the Swan Room bar at Nine Orchard, where I enjoyed a margarita before grabbing a snack at the Corner Bar. It was mid-April and a bit chilly, perfect for exploring the vibrant shops of the Lower East Side. Nine Orchard hotel is located in a beautifully restored building that dates back to 1912, formerly the Jarmulowsky Bank, which had been vacant since the mid-2000s. Rather than a complete redesign, the hotel features a careful restoration achieved through collaboration with local New York artists and creators. They contributed to every detail, from the artwork and minibar selections to the bathroom materials and sound system. Architectural historians also helped preserve the building's historic character, integrating original design elements into the façade, including a recreated clock that once hung above the entrance. In the lobby, large arched windows and meticulously restored cornice moldings reflect the building's original design. FURNITURE IS FROM LOCAL MANUFACTURER Each room is simple yet elegantly designed, featuring at least one large window—a wonderful luxury for a stay in New York! The furniture has been specially crafted by local manufacturers, while durable and aesthetically pleasing vintage items have been sourced from Europe. The bathrooms, uniquely designed by Reza Nouranian Design, showcase a trendy collection of black and white stones imported from Spain, Greece, and Portugal. Relaxation areas have also been thoughtfully designed by Reza Nouranian Design in collaboration with Fernando Santiago. MANAGED BY IGNACIO MATTOS Nine Orchard's two restaurants are managed by Ignacio Mattos who is known as one of New York's most exciting chefs. Corner Bar is one of these restaurants. RESTAURANTS AROUND NINE ORCHARD - SHABUSHABU MAYUMON: Tucked away at 115 Division Street, this cozy 8-seat spot serves up an incredible “shabu shabu” tasting menu—think Japanese hot pot at its finest! The chefs whip up mouthwatering pork belly, A5 Miyazaki wagyu, and American wagyu right in front of you, cooking it in bubbling broth and pairing it with delicious sauces like sweet soy and spicy pumice. They’re pretty proud of their skills, boldly stating, “No one else can serve high-quality cooked meat with our amazing spices in just 10 seconds!” - CERVO’S: With its lively mosaic tiles and comfy wood panels, Cervo’s is bursting with energy! This restaurant draws inspiration from the coastal traditions of Spain and Portugal, serving up a tasty homage to the seafood from the Iberian Peninsula—all in the heart of New York City. - CORIMA: The culinary concept of Corima, which means "circle of sharing," focuses on the northern region of Mexico, specifically the states of Sonora and Chihuahua. At Corima, chef Fidel Caballero interprets the materials and techniques of his hometown in northern Mexico in a way that has not been done before. Sotol, which tastes like tequila and mezcal and which Fidel calls "progressive Mexican," is a must try. Bonus: Lobster Nicuatole, Salsa Veracruzana and Black Cod. - TOLO: The menu of Tolo owned by Chinese chef Ron Yan, who has spent his last decade working on New York's culinary scene, offers a variety of dishes from raw seafood to noodles and typhoon shelter-style chicken. - DIRTY CANDY: This place is a gem! Dirty Candy is all about vegetables and is actually the only veggie restaurant in town. Chef Amanda Cohen is on a mission to make veggies tastier than anything you’ve ever had before. Get ready to have your mind blown by how delicious plant-based dishes can be! LOWER EAST SIDE’IN GİZEMLİ COOL’U New York’u son ziyaretimde en zevk aldığım yerlerden biri Nine Orchard’ın Swan Room isimli barıydı. Bu görkemli barda margarita içip daha sonra yan taraftaki Corner Bar’da bir şeyler atıştırmış, sonra da o enerjiyle dışarı çıkmıştım. Nisan ortasıydı, hava soğuktu, Lower East Side’ın enerjik caddelerinde yer alan farklı dükkânlar arasında gezinmek şahaneydi! Nine Orchard otelinin binası tam da bu yeni enerjinin ortasında yer alıyor. 1912’de inşa edilen, eskiden Jarmulowsky Bankası olan ve 2000’lerin ortalarından beri boş duran bu mimari hazine değerindeki bina, tam da tahmin ettiğim gibi yeniden tasarlanmamış, sadece restore edilmiş. 116 odaya sahip Nine Orchard’ın restorasyonu için büyük bir tasarım firmasıyla çalışmak yerine, birçoğu Nine Orchard’ın bulunduğu mahallede yaşayıp çalışan çok yönlü New Yorklu yaratıcılar ve sanatçılarla iş birliği yapılmış. Her odada asılı olan sanat eserlerinden mini bar seçimine, banyo malzemelerinden otel genelindeki özel ses sistemine kadar her türlü detay bu uzman kadro tarafından yapılmış. İlham kaynağı The Dakota gibi ikonik New York binaları olan Nine Orchard’ın restorasyonunda mimarlık tarihçilerinden de yardım alınmış. Böylece binanın tarihi karakteri titizlikle korunmuş ve restore edilen cephedeki orijinal mimari ve tasarım unsurları benimsenmiş. Hatta binanın ana girişinin üzerinde asılı olan, ama yıllar önce kaybolan orijinal saat bile yeniden yaratılmış. Bir zamanlar banka veznedarlarının çalıştığı lobide ise orijinal resimlerden yola çıkılarak büyük, kemerli pencereler ve özenle restore edilmiş korniş pervazlar yeniden yapılmış. ODALARDAKİ MOBİLYALAR LOKAL ÜRETİCİDEN Sade, ama gösterişi dozunda olan her odada en az bir büyük pencere bulunuyor, ki bu da bir New York konaklaması için şahane bir lüks! Odalardaki mobilyalar ise New York’taki lokal mobilya üreticileriyle çalışılarak özel olarak üretilmiş. Ayrıca Avrupa'dan dayanıklı, işlevsel ve elbette estetik açıdan hoş vintage parçalar tedarik edilmiş. Reza Nouranian Design tarafından benzersiz bir şekilde tasarlanan banyolarda ise İspanya, Yunanistan ve Portekiz'den temin edilen siyah ve beyaz taşlardan oluşan son moda bir koleksiyon yer alıyor. Dinlenme alanlarının tasarımı da Reza Nouranian Design ve Fernando Santiago'nun ortak çalışmasıyla gerçekleşmiş. IGNACIO MATTOS YÖNETİMİNDE Nine Orchard’ın iki restoranı New York'un en heyecan verici şeflerinden biri olarak kendini hızla kabul ettiren Ignacio Mattos yönetiminde. Bu restoranlara Corner Bar dahil. NINE ORCHARD ÇEVRESİNDEKİ RESTORANLAR - SHABUSHABU MAYUMON 115 Division Street'teki sekiz kişi oturma kapasiteli bu restoranda Japon hotpot’u olan “Shabu shabu” tadım menüsü servis ediliyor. Restoranın aşçıları birinci sınıf domuz göbeği, A5 Miyazaki wagyu ve Amerikan wagyu etini kaynar et suyunda çalkalayıp ardından tatlı soya, keskin biberli ponzu ve fındıklı miso gibi soslarla terbiye ediyor. Ayrıca çok iddialılar, “Başka hiçbir restoran bizim gibi 10 saniye içinde aynı kalitede baharatlar ve malzemelerle yüksek kalitede pişmiş et sunamaz”. - CERVO’S Mozaik karolar ve rahat ahşap panellerle inşa edilmiş bu yüksek enerjili restoran İspanya ve Portekiz'in kıyı geleneklerinden esinlenen menüsüyle öne çıkıyor. Bir bakıma İber Yarımadası'nın deniz ürünlerine New York şehir merkezinde bir övgü. - CORIMA “Paylaşım çemberi” anlamına gelen Corima’nın mutfak konsepti Meksika'nın kuzey bölgesine, özellikle de Sonora ve Chihuahua eyaletlerine odaklanıyor. Şef Fidel Caballero, Kuzey Meksika'daki memleketinin malzemelerini ve tekniklerini daha önce ifade edilmemiş bir şekilde yorumluyor. Fidel'in ‘Progressive Mexican’ olarak adlandırdığı menüde tekila ile mezcal arasında bir tadı olan Sotol mutlaka denenmeli. Ayrıca: Istakoz Nicuatole, Salsa Veracruzana ile Siyah Morina Balığı da… - TOLO Son on yılını New York'un mutfak sahnesinde çalışarak geçirmiş Çinli şef Ron Yan'a ait bir restoran olan Tolo’nun menüsünde çiğ deniz ürünlerinden noodle'a ve Typhoon Shelter tarzı tavuğa kadar çeşitli yemekler açık mutfak fonunda sunuluyor. - DIRTY CANDY İşte civarın en farklı restoranı. Bir sebze restoranı olan Dirty Candy için şehrin tek sebze restoranı da diyebiliriz. Çünkü gerçekten sebzeden başka bir şey servis etmiyorlar ve amaçları sebzeleri daha önce yediğiniz her şeyden daha lezzetli hale getirmek. Mutfağın başında ödüllü şef Amanda Cohen var. for more Print VOL XIV - 2024 / 25 970,00₺ Regular Price 870,00₺ Sale Price Add to Cart
- Seyahat
July 2023 | Travel | Vol 10 english below KAPTANIN SEYİR DEFTERİ yazı Alp Tekin fotoğraf Christos Drazos B urası Santorini’nin sarp kayalıklara sahip bölgesi Caldera. Görkemli manzaranın ucuna konumlanmış süitler ise eski ve geleneksel bir kaptan evinin otele dönüştürülmüş hali olan Homeric Poems’e ait. Atina merkezli mimarlık ofisi Interior Design Laboratorium (IDL), otel binasından ayrı olarak duran bu üç süiti yenilerken adanın geçmişinden ilham almış. IDL’in temel ilkesi olan sadelik, aynı zamanda süitlere hakim olan duygu. İç mekan tasarımı detaylarında ise denizcilik geleneğinden referanslar kullanılmış: Ahşap, ip, deri, saz ve dayanıklı tekstiller. Ayrıca deniz haritaları, pusulalar, dürbünler, rahatlatıcı minderler, kalın şilteler... Süitlerin dikkat çeken diğer bir yanı, teknelerin ana yelkeninden ilham alan iki dikey yelken bezinin ortak dış alanı bölerek üç ayrı yemek alanı oluşturması. Salondaki mobilyalar Kaldera ve volkanı engelsiz bir şekilde görebilmek verandanın kenarına yerleştirilmiş. Süitlerin dış cephe rengi ise Kaldera manzarasıyla uyumlu. Ayrıca dış cephe, adanın karakteristik unsuru olan kırmızı ve siyah Santorini kayalarından inşa edilmiş. CAPTAIN’S JOURNAL words Alp Tekin photos Christos Drazos T his is the Caldera, the steep cliff region of Santorini. The suites, located at the edge of the magnificent view, belong to Homeric Poems, an old and traditional captain’s house converted into a hotel. Athens-based architecture firm Interior Design Laboratorium (IDL) was inspired by the island’s past when renovating these three suites, which stand apart from the hotel building. Simplicity, the basic principle of IDL, is also the feeling that dominates the suites. In the interior design details, references from the maritime tradition were used: wood, rope, leather, thatch, and durable textiles. Also nautical charts, compasses, binoculars, comfort cushions, thick mattresses... Another striking aspect of the suites is that two vertical sailcloths, inspired by the mainsail of the boats create three separate dining areas by dividing the common outer space. Living room furniture is placed on the edge of the veranda for an unobstructed view of the Caldera and the volcano. The suites’ exterior color is in harmony with the Caldera view. Also, the exterior is made of red and black Santorini rocks, the characteristic element of the island. for more Print VOL X - AEGEAN & MEDITERRANEAN EDITION - 2023 Out of Stock Add to Cart
- Seyahat
Mart 2022 | Seyahat | İtalya NAPOLİ’DE BİR GÜN Yazı ve Fotoğraflar | Sezgi Olgaç 07.00 “O Sole Mio” “Ne güzel şey güneşli bir gün Hava ne dingin fırtınadan sonra Ama başka bir güneş var ki O benim güneşim; Senin yüzünde.” Fırtına ve güneşi, kaos ve dinginliği, düşle gerçeği bir çiçek dürbününden bakar gibi izlediğim bir şehirden söz edeceğim size. Evet, burası herhangi bir şehir değil. Mergellina’da yüksek bir noktadan Napoli’de günün doğuşunu izlerken bunu daha iyi anlıyorum. Güneşin ilk ışıkları Vezüv’ün koynundaki kırılgan bir sevgilinin yüzünü aydınlatır gibi dökülüyor şehrin üzerine. Napoli için yazılmış eski, yeni tüm şarkılar kulağıma birer birer çalınıyor. Bir amfitiyatro gibi denizin kıyısına yerleşmiş bu şehirde baş başalığımızın tadını çıkaracağımız yeni günü karşılıyoruz. 08.00 Gran Caffè Gambrinus Belle Époque dönemine doğru yola çıkmanın tam saati. Piazza Trieste e Trento’daki tarihi Gran Caffè Gambrinus’ta içeceğim bir fincan espresso çıkaracak beni bu yolculuğa. 1860 tarihli bu zarif barda tüm baristalar şık, tüm masaların üzerinde vazoda birer karanfil. Napolililer espressoyu sohbete katık edercesine, acelesiz ve ayaküstü içiyorlar. Napolili olmadığım yüzümden okunmuyormuş gibi ben de kahvemi barda, ayaküstü içiyorum. Oscar Wilde, Ernest Hemingway, Jean Paul Sartre’ın yollarını düşürdüğü, nice Canzone Napoletana’ların sözlerinin kâğıtlara döküldüğü bir yer burası. Napoli’yi bir de zaman tünelinden geçer gibi, yüzyıllar arasında mekik dokuyarak gezmek isterdim diye düşünüyorum. Kahvemi içip biraz daha hayal kurduktan sonra Piazza Plebiscito’nun güneşli kalabalığına karışıyorum. 09.00 Düşle gerçeğin arasında: Palazzo Reale Günün 24 saati önünden geçen kalabalıklardan içindeki cevherleri saklamayı başaran Napoli Kraliyet Sarayı’ndayım. Mermer merdivenleri adım adım tırmanıyor, yüksek tavanlara bakarken başımın dönmesine, nefesimin kesilmesine aldırmıyorum. Bu bembeyaz duvarlar, kusursuz heykeller bana şu sözleri fısıldıyor: Bu şehir bir zamanlar krallar ve kraliçelerin şehriydi. Etkileyici giriş kat ve merdivenlerden sonra koridorlar ve odaların labirenti içinde kaybolarak Bourbon kral ve kraliçelerinin dünyasına dalıyorum. Görkemli salonlar, yemek odalarından sonra sarayın içinde yer alan opera salonu Teatrino di Corte’ye geçiyorum. Salon IV. Ferdinand ile Maria Karolina’nın evlilik kutlamasına da tanık olmuş. Duvarları süsleyen Apollo ve esin perilerinin heykelleri, salonun büyüsünü daha da artırıyor. 10:00 Tam ortasındayım: Spaccanapoli Şehrin nefes alıp verdiğini hissetmeye, kendine has karakterleriyle bugünün Napoli’siyle kucaklaşma vakti. Spaccanapoli gerçekten de Napoli’nin orta yeri. Kelime anlamının birebir karşılığı “Napoli’yi bölen” anlamına geliyor. Bu daracık, upuzun caddede yürürken her adımda başka bir sürprizle karşılaşıyorum. Napoli’nin efsanevi futbolcu Maradona ile olan sarsılmaz gönül bağı, Spaccanapoli’de kahvesini içtiğim Bar Nilo’da elle tutulur, gözle görülür hale gelmiş. Bu minicik kafenin duvarını süsleyen Maradona mabedi, unutulmaya yüz tuttuğu dönemlerde Napoli’ye iki İtalya Şampiyonluğu ve bir UEFA kupası şampiyonluğu hediye eden Maradona’ya adanmış küçük bir tapınak. Saç tellerinin durduğu küçük çerçevenin yanında, üzerinde 1991 yazan (Maradona’nın İtalya’dan ayrıldığı yıl) küçük bir şişe iliştirilmiş. Altında da “Napoli’nin Gözyaşları” yazıyor. Maradona’nın ardından Napolililerin döktüğü gözyaşlarını simgeliyor bu küçük şişe. Bu cadde üzerinde Napoli’nin sembolik lezzetlerinden ricotta peynirli enfes tatlısı Sofgliatella ve küçük simitlere benzeyen Taralli’yi ayaküstü tadıp Caravaggio ile göz göze gelmek üzere adımlarımı hızlandırıyorum. 11.00 Caravaggio’dan Banksy’ye Via dei Tribunali ve Vico dei Zuroli’nin kesiştiği yerde buluşacağız. Randevum Barok döneminin en iyi ressamlarından Michelangelo Merisi da Caravaggio ile. 1600’lü yıllarda bir hayır kilisesi olarak kurulmuş Pio Monte della Misericordia’dayım. Sessiz sedasız kiliseden içeri girdiğimde tam karşımda, 1607’den beri bu kilisenin altarında duran Caravaggio eseriyle göz göze geliyorum: Seven Works of Mercy. Keskin kontrasları, “chiaroscuro” tekniğinin derinliğini, aydınlık ve karanlığın mücadelesini uzun uzun izliyorum. Kilisenin hemen önündeki küçük meydanda karşıma çıkan Caravaggio graffitisi beni modern dünyaya geri çağırıyor. Bu zarif meydanı ve graffitiyi de fotoğrafladıktan sonra Piazza Gerolomini’ye ilerliyorum. Burada beni gerçek bir Banksy işi bekliyor: “Madonna with a Pistol”. Zarar görmemesi için cam bir panelle korunan bu çarpıcı işe bakıp Napoli’yle çok iyi anlaştığımızı düşünüyorum. 12.00 L’Antica Pizzeria da Michele “Ye, Dua Et, Sev”de Julia Roberts’ın canlandırdığı ana karakter Pizzeria Da Michele’ye gelir ve şöyle der: “Pizzamla ateşli bir ilişki yaşıyorum”. Burada ısmarladığım Pizza Margherita Doppia (Duble) Mozzarellamı yerken bu cümleyi tüm hücrelerimde hissediyorum. Dünyanın en ünlü müzelerindekine yarışır bir kuyrukta bekledikten sonra bu otantik mekandaki yemek deneyimim, en unutulmazlardan biri olarak hafızamda yerini alıyor. 13.00 Anlat Napoli “Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığından söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir.” Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabında okuyup her satırına hayranlık beslediğim bu sözleri Napoli’yi de çok iyi anlatıyor. 2000 yıllık bir şehir bu, “bir elin çizgileri” gibi geçmişin üzerinde barındırdığı izleri, Homeros’un Odysseia’sına kadar uzanıyor. Kirke’nin Odysseus’u yola çıkarken kendini Sirenlerin tehlikeli cazibesine karşı koruması için uyardığı sular, Napoli Körfezi’nin suları. Odysseus Napoli açıklarında Sirenlere rastladığında Kirke’nin önerisiyle mürettebatının kulaklarını balmumuyla kapatıyor. Odysseus’u şarkılarıyla etkileyemeyen sirenlerden Parthenope kendini sulara atıp kıyıya vuruyor. O zamanki adıyla Parthenope’nin, Napoli’nin hikâyesi de böyle başlıyor. Anlatacak binlerce hikâyesi olan bu şehirde geçmişin en çarpıcı izlerini birkaç saatliğine Napoli Arkeoloji Müzesi’nde, bir gün boyunca da Pompeii Antik Kenti’nde görmek mümkün. Napoli’yle olan aşkımız zamanla yarıştığından, beni bekleyen küçücük, güneşten damlamış bir parçaya benzeyen Procida adasına doğru yola çıkıyorum. 15.00 İhtiyacı olanlar için şiirler: Procida 45 dakikalık Aliscafo yolculuğum sonrası Napoli’den Procida’ya ayak basıyorum. Güneşten sararmış, pastel renkli cepheleriyle küçük, kutu gibi evlerin yan yana dizildiği kıyı şeridi bana hiç yabancı değil. Napoli ve Amalfi Kıyıları için yazılmış bazı rehberlerin kapaklarında Procida’nın fotoğrafı var. Aynı zamanda Napolili oyuncu Massimo Troisi’nin naif bir postacıyı canlandırdığı, Neruda’yla olan dostluğunu anlatan Il Postino filmine ev sahipliği yapmış bir ada burası. Filmin birçok sahnesinin çekildiği Marina di Corricella’da verdiğim tatlı ve kahve molasında, filmde geçen şu repliği hatırlıyorum: “Şiir onu yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir.” Hemen yukarıda, Santa Maria delle Grazie Kilisesi’nin olduğu meydana vardığımda ise aniden bir başka filme ışınlanıyorum. Scooter’ı ile ‘Mongibello’nun yokuşlarından aşağı inen Dicky Greenleaf sanki tam karşımda. Yetenekli Bay Ripley filminin de kimi sahnelerinin çekildiği Procida’da yapılacak en güzel şey adaya yüksek bir noktadan bakmak. Kendini devasa bir kartpostalın ya da yalnızca ihtiyacı olanların okuduğu bir şiirin içindeymiş gibi hissetmek. 18.00 Ferrante’nin Ischia’sı Aynı günde hem Procida hem Ischia’yı görmek delilik olabilir. Seyahatlerin bizi alışkanlıklarımızın dışına çıkaran hikâyelerle güzelleştiğine inanan biri olarak rotamı tereddüt etmeden Ischia adasına çeviriyorum. Çok sevdiğim Napoli Romanları’ndan iyi tanıyorum Ischia’yı. Birçok Napolili gibi, Romanların kahramanları Lila ve Lenu da yaz tatillerini burada geçiriyor. Napoli Körfezi’ndeki en büyük volkanik ada olan Ischia, tıpkı Procida gibi uzun yıllar Capri ve Amalfi Kıyıları’nın gölgesinde kalarak daha az turist ağırlamış ve daha otantik kalabilmiş. Adaya Forio limanından varıp bu bölgede küçük bir kitapçı, limoncello molasına çağıran kafeler, sokak standları, bembeyaz kiliselerle dolu bir keşif turu yapıyorum. Adayı terkederken aklımda kalacak son imgenin Castello Aragonese’ye ait olmasını istediğim için bir başka limana, Ischia Ponte’ye geçiyorum. Aragonese Kalesi, MÖ 4. yüzyıldan beri aynı yerde duruyor. Benim için Yetenekli Bay Ripley ve HBO’nun Napoli Romanları adaptasyonu My Brilliant Friend dizisinden de tanıdık. Ischia, Roma döneminden kalma bu epik kalenin gölgesinde denize girmeyi de mümkün kılan büyülü bir ada. Birbirinden fotojenik plajları, ikonik şemsiyeleriyle Mezzatorre Hotel’i ve Giardini La Mortella botanik parkına gitmeyi, Ischia’yla bir sonraki buluşmamıza saklıyorum. 21.00 Teatro di San Carlo Kısa bir vapur yolculuğundan sonra Napoli beni romantik bir gün batımıyla karşılıyor. Günün son durağı, yaşayan opera binalarının en eskisi olan San Carlo Tiyatrosu. 1737 tarihli bu salondan 15 yaşındayken babasıyla buraya konser dinlemeye gelen Mozart da, İtalya sahnelerine ilk kez burada adım atan Leyla Gencer de geçmiş. Devasa tavanında Apollo ve Minerva’yı konuk eden süslemeleri, kraliyet locası, görkemli sahnesi, perdesi, sahnenin tam üzerinde, Kronos ve Sirenlerin akrep-yelkovanını elinde tuttuğu saatiyle burası adeta bir müze. Hem de opera salonu. Bu nedenle opera dinlemenin dışında rehberli turlara katılıp tarihçesini ve bilinmedik yönlerini öğrenmek de büyük bir keyif. 24.00 Via Partenope Madem Napoli’nin hikayesi Parthenope efsanesiyle başlamış, ben de günü Via Partenope’de, Castel dell’Ovo’yu, balıkçı teknelerini, Vezüv’ü, ayın Napoli Körfezi’ne yansıyan ışıklarını izleyerek bitirmeliyim. Adına yazılmış romanlar, söylenmiş canzone’ler, bestelenmiş operalar, uğruna dikilmiş kraliyet sarayları, heykeller, hakkında yüzyıllardır anlatılan efsaneleri düşünerek... Bu her şeyiyle “gerçek” ve bakmasını bilenler için “olağanüstü” şehri tanıdığıma bir kez daha sevinerek. Tamamı için... Print YUZU MAGAZINE - II Out of Stock View Details No product
- Seyahat
Mayıs 2020 | Seyahat | Türkiye Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Yazı | Onur Baştürk İ lk ışığı Jules Verne Travel Genel Müdürü Ayşe Yağcı Büyükpınar yakmış, onunla Yuzu için konuştuğumuzda, “Bu yaz tekne ve karavan tatilleri çok gözde olacak” demişti. Ayşe’nin dediği de oldu. Hiç olmadığı kadar karavan tatili konuşulmaya başlandı. Eş, dost birbirine karavanla tatile çıkmanın nasıl bir şey olduğunu, kaça patlayacağını sormaya başladı. İşin ehli genç bir karavan girişimcisine, PampaCamper şirketinin sahibi Sinan Bilen’e tüm bu soruları sorup toplu bir aydınlanma sağlamak istedim. Sinan’ın karavan turizmine ilgisi altı yıl önceki Almanya seyahati sırasında başlamış. Tüm ailelerin hafta sonları dahi karavanlarına atlayıp yakın destinasyonlara tatile gittiğine görünce, “Neden bizim ülkemizde de olmasın?” diye düşünüp bu işe bulaşmış. İlk dönemler sadece kiralama yapmış, sonra da kişiye özel karavan üretimi… Sinan’a, “Size gelen talepler arttı mı?” diye soruyorum. Yanıtı şu oluyor: “Evet, artış var. Ama insanlar hâlâ planlama aşamasında. Çünkü şehirlerarası seyahat yasağı devam ediyor. Ne zaman biteceği de belli değil. Bu yasak kalkmadan rezervasyonlarını yapıp karavanlarını ayıranlar şanslı olacak. Çünkü yasak kalktıktan sonra bir hücum etme durumu kesin yaşanacak. Bir de normal zamanlarda bir hafta süreyle kiralama talebi olurdu. Ama bu yaz 10, hatta 15 güne kadar çıkacak kiralama süresi. İnsanlar uzun süre evde oturmanın acısını yazın daha çok gezerek çıkarmak isteyecek. Üstelik izole olmayı sürdürerek..” KİRALAMA FİYATLARI NASIL? Hepimizin en çok merak ettiği şeylerden biri de karavan kiralama fiyatları. Sinan, karavan modellerine göre tüm fiyatları sıralıyor: “Karavan kiralama ücretleri aydan aya ve aracına göre değişiyor. Otel sistemindeki gibi Temmuz / Ağustos ayları fiyatlar biraz daha yüksek. Üç kişilik campervan tipli aracın yüksek sezonda günlük ücreti 700 lira. Alkoven tip, beş kişilik araçların günlük fiyatı ise 800 lira. Kiralama süresi minimum bir hafta olmalı. 10 gün ve üzeri kiralamalarda indirim yapılıyor. Unutmadan; bizdeki tüm araçlar tam donanımlı. Klima, tente, mutfak ekipmanları, sıcak su, masa, sandalye… Hepsi tüm araçlarımızda mevcut”. YA TUVALET BOZULURSA? Peki karavan tatili herkese göre mi? Hatırlıyorum, bundan on yıl önce Antalya’dan Bodrum’a kadar karavanla gitmiştim. Ve dakika bir gol bir, karavanın tuvaleti bozulmuştu! Sonradan yaptırdık filan ama karavanla tatil yaparken böyle sürprizlere hazırlıklı olmak lazım. “Elbette” diyor Sinan Bilen, “Evdeki konforu karavanda ararsanız sonu biraz hüsran olabilir. Karavan size konfor veya lüksü vermez, ama özgürlük verir. Önceliği özgürlük ve doğa olan için tuvalet ve duşun pek sorun olacağını düşünmüyorum. İlk kez karavan kiralayan müşterilerimiz tuvalet ve duş olayından biraz korkuyor ama kiralama sonunda hiçbir sorun yaşamadıklarını ve alıştıklarını da iletiyor”. HANGİ CAMPINGLER İYİ? Karavan camping’leri konusunda Avrupa’dan hâlâ çok geride olduğumuzu söylüyor Sinan. “Bunun en büyük sebebi karavan camping’i işletmenin ülkemizde kârlı bir iş olmaması. Buna rağmen Datça’daki Aktur Camping ve Hisarönü’ndeki Altınkum Camping, Avrupa standartlarında hizmet sunmaya başladı. Marketi, çamaşırhanesi, atık su boşaltım sistemleriyle diğerlerinden daha iyi diyebiliriz. Akyaka’daki Orman Camping de fena değil. Ama bu sene camping alanlarının pek tercih edileceğini düşünmüyorum”. KARAVANLA GÜNEYDE NERELERE GİDİLİR? Sinan Bilen’den bize bir karavan rotası çizmesini istiyorum. 10 günlük, karavanla güney rotası mesela? Bu işle uğraşan biri olarak onun tercihi nasıl yerler olurdu? “Eğer karavanla tatil yapıyorsam daha ıssız, izole yerleri tercih ederim. Turuma Antalya Adrasan ile başlardım. Harika denizini ve sakin koylarını seviyorum. Bir sonraki durağım Kaş olurdu. Elbette Kaş çok izole bir yer değil, ama sakin koyları mevcut. Daha sonra Ege’ye doğru yola çıkar, Dalaman’daki Sarsala Koyu’na geçerdim. Yolu biraz tıngır mıngır, ama huzurlu bir yerdir. Sonraki durağım Datça olurdu. Palamutbükü ve yakınındaki koylar hem karavanla konaklamaya uygun hem de sakin ve izole bölgeler. Yolunu gitmeye üşenmezseniz Knidos burnuna kadar gidebilirsiniz. Şahane günbatımını oradan izlemek için! Son durağım ise Gökova Körfezi’nde, Akyaka’nın biraz ilerisindeki Akbük Koyu olurdu. Sabah erken saatte uyanıp denize girme keyfini orada rahatlıkla yaşamak mümkün”. UNUTMADAN Sinan Bilen’in şirketi Bodrum ve İzmir’den de karavan teslimi yapabiliyor. Rezervasyonları www.pampacamper.com sitesi ve instagram hesabı üzerinden alıyor. Sinan Bilen çekme karavanlar için BE sınıfı ehliyet gerektiğini hatırlatıyor. Ayrıca çekme karavanları arabayla çekmenin zor olduğunu, özellikle rampa çıkarken ve bozuk yollarda kullanırken sıkıntı yaratabileceğini söylüyor. Motokaravanlar için ise B sınıfı ehliyet yeterli oluyor. SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- Seyahat-73 | Yuzu Magazine
September 2023 | TRAVEL TR below PORTO’s NEW STYLE: THE REBELLO words Onur Baştürk photos Francisco Nogueira After The Lumiares and The Vintage in Lisbon, The Bomporto hotel group opened their new design hotel, The Rebello, in Porto. The interior design of The Rebello, which consists of 19th century industrial buildings, belongs to Daniela Franceschini. Inspired by the way artists and creators have used industrial spaces throughout history, Franceschini used the artworks of Pedro Guimarão and the objects of Grau Cerâmica in The Rebello. She has also featured works by international artists such as Josep Maynou and Tomek Sadurski. The spa of the hotel, inspired by the Roman baths, is another corner that stands out in terms of design. However, the spa is not just with its design; It is also interesting with its heated pool, sauna and massages. The hotel's restaurant, Pot&Pan, is defined by its motto "Good wine, good food and good friends". All meals in the restaurant are served in pots and pans for sharing. “We offer traditional Portuguese dishes with a modern twist, made from the best seasonal produce,” says André Coutinho, chef of Pot&Pan. The hotel's rooftop bar is one of the best spots in the city to have a cocktail against the river. This rooftop bar with a photogenic sunset opens in the afternoon and is open until midnight. The Bomporto otel grubu Lizbon’daki The Lumiares ve The Vintage’dan sonra yeni tasarım otelleri The Rebello’yu Porto’da açtı. 19. yüzyıldan kalma endüstriyel binalardan oluşan The Rebello’nun iç tasarımı Daniela Franceschini’ye ait. Tarih boyunca sanatçı ve yaratıcıların endüstriyel mekanları kullanma biçiminden esinlenen Franceschini, The Rebello’da Pedro Guimarão'nun sanat eserlerini ve Grau Cerâmica'nın objelerini kullanmış. Ayrıca Josep Maynou ve Tomek Sadurski gibi uluslararası sanatçıların eserlerine yer vermiş. Otelin Roma hamamlarından ilham alan spa’sı da tasarım olarak öne çıkan bir başka köşe. Ancak spa sadece tasarımıyla değil; ısıtmalı havuzu, saunası, masajlarıyla da ilgi çekici. Otelin restoranı Pot&Pan ise “İyi şarap, iyi yemek ve iyi arkadaşlar” sloganıyla tanımlanıyor. Restorandaki tüm yemekler tencere ve tavalarda paylaşımlık olarak servis ediliyor. Pot&Pan’in şefi André Coutinho şöyle diyor: “En iyi mevsimlik ürünlerden yapılmış, modern bir yoruma sahip geleneksel Portekiz yemekleri sunuyoruz” Otelin rooftop barı nehre karşı kokteyl içmek için şehrin en iyi noktalarından biri. Fotojenik bir gün batımına sahip bu rooftop bar öğleden sonra açılıyor ve gece yarısına kadar açık.
- Seyahat-108 | Yuzu Magazine
March 2025 | VOL 14 the ARISTOCRATIC FAMILY’S VISION of PARADISE RESCHIO words Laura Cottrell photos Courtesy of Reschio The year is 1984... Count Antonio Bolza and his wife Angelika buy Castello di Reschio, a 2700-acre estate in the wooded hills of Umbria, Italy. There are fifty ruined farmhouses and an old castle in the land. In a short amount of time, the Bolza family with five children begins to build a life in Umbria, which was not well known in those days. Years later, they decide to share this unspoiled region of the Italian countryside with similar like-minded souls who seek peace and seclusion. Benedikt, the son of the aristocratic family who studied architecture in London, also returned and joined the family operation with his vision. Ultimately, Benedict meticulously reconstructs 22 of the 50 houses in 13 years and even wins prizes in the sector. This includes Architectural Digest's title of ‘one of the top 100 architects working in the field of architecture and design’. Thus, the Reschio that everyone knows today, gradually emerges. NOT JUST A HOTEL Count Benedict Bolza is now described as 'one of the rare nobles who built his kingdom with his own hands’. Bolza continues to transform the centuries-old ruins of Castello di Reschio into exquisite residences with a team of 120 people. ‘I think luxury comes from beauty and harmony. At Reschio, we design everything around us, from the staff uniforms to the furniture in the bathroom,' Benedikt said in an interview. Benedikt is in charge of everything at Reschio and still lives on the estate with his family. Today there are different acclaimed areas in Reschio aside from the hotel, including the barn of 40 spectacular Spanish horses that Benedikt's father raised for ’dressage’. One of them is Tabaccaia, a tobacco warehouse from the 1940s, where Benedikt's architecture and design studio is located. Furniture and lighting made by local craftsmen are sold under the brand name B.B. for Reschio. SIP YOUR NEGRONI IN THE PALM COURTYARD Reschio has two interconnected courtyards within the castle where the hotel is located. The first is the Palm Courtyard, now covered in glass, with wrought iron columns and the mysterious atmosphere of an Agatha Christie novel. In fact, when you arrive at the Castello, this is the first place you should visit. Palm Court is a place where you can sip an addictive Reschio Negroni and absorb the magnificence of the castle walls from the inside. The other courtyard in the Castello is surrounded by impressive pine and cypress trees. Concerts are held here because of the excellent acoustics. CHRISTMAS MASS AND COSMIC JOURNEY Reschio is also famous for its events on special days. For example, the Christmas Mass on December 24th, held in the chapel of the Bolza family inside the walls. Or a cosmic journey for those who stay at least three days. The Cosmic Journey has a very full schedule, from stargazing with the astronomer to yoga sessions. And the restaurants... Ristorante Al Castello is famous for its beautiful sunsets. Breakfast is served here. In the evening, traditional Italian specialties are served with ingredients from the land. Adorned with tall fern trees, Ristorante Alle Scuderie attracts attention with its handmade furniture and simple menu prepared with fresh local produce. The Bar Centrale is a stylish spot for pre-dinner cocktails. for more Print VOL XIV - 2024 / 25 970,00₺ Regular Price 870,00₺ Sale Price Add to Cart
- Seyahat-120 | Yuzu Magazine
August 8, 2025 | VOL 15 FLOW into L’AND words Onur Basturk photos Courtesy of L’AND After a fast-paced, art-filled weekend in Lisbon (take note: Lisbon Art Weekend is amazing!), I leave the city behind and head toward Alentejo. My destination: L’AND Vineyards. Less than an hour’s drive from Lisbon, the shift in atmosphere is immediate. Everything slows down. The last rays of sunlight paint the lake in front of L’AND in shades of deep orange, creating an incredible view. Even more mesmerizing is the futuristic, prism-like architecture of the retreat, which transforms under the shadows of the trees and the warm hues of the sunset. I later learn that this striking design was inspired by Alentejo’s traditional white-walled courtyards. Designed by Promontório, the building features four distinct cut-outs, creating different spaces—reception, lounge, restaurant terrace, and an industrial courtyard. The inspiration behind the architecture isn’t far away either. The town of Montemor-o-Novo, known for its whitewashed houses, is just four kilometers from L’AND. EVEN IF YOU'RE NOT STAYING, TRY MAPA L’AND Vineyards Relais & Châteaux is more than just a hotel—it’s an experience built around multiple themes. The first, of course, is wine. Surrounded by six hectares of organic vineyards, the estate cultivates Touriga Nacional, Touriga Franca, Alicante Bouschet, and Syrah for red wines, as well as Gouveio for whites. Wine lovers can tour the vineyards, visit the cellar, and join guided tastings or workshops on grape varieties and winemaking. I even participated in one and crafted my own red wine! Another defining theme at L’AND is gastronomy. Whether you’re staying at the hotel or not, there’s one thing you shouldn’t miss: MAPA, the restaurant. Chef David Jesus curates a tasting menu that feels like a carefully researched culinary journey. Every dish tells a story, every plate is a work of art. And despite the number of courses, you leave the table feeling surprisingly light—thanks to the menu’s focus on fresh, locally sourced ingredients. One standout feature of MAPA, aside from its understated ambiance, is the spectacular Tom Dixon pendant lights that cover nearly the entire ceiling. THE MÁRCIO KOGAN TOUCH Design is an integral part of L’AND’s identity. The interiors are the work of renowned Brazilian architect Márcio Kogan, known for projects like the Fasano Hotel in São Paulo and La Península in Mexico. The hotel’s furniture collection includes pieces by celebrated designers like Tom Dixon, Vladimir Kagan, Jorge Zalzuspin, and George Nakashima. The wool rugs in the suites are handmade by Fabricaal in Reguengos de Monsaraz, and an extraordinary, almost spiritual painting by Michael Biberstein graces the hotel’s lobby. A BED WITH A SKY VIEW One of my favorite things about L’AND was my room—with a skylight right above my bed, I fell asleep gazing at the stars. Another moment of deep relaxation? Naturally, at the hotel’s spa. The Vinotherapy Spa offers facials, body treatments, and massages using wine byproducts—grape seeds, skins, pulp, and stems. for more Print VOL XV - 2025 970,00₺ Price Add to Cart
- Seyahat
Haziran 2020 | Seyahat | Portekiz Lizbon’daki ‘saray yavrusu’nda Türk sürprizi Yazı | Onur Baştürk V akit gecenin ilerleyen saatleri… Bir süredir Lizbon’da yaşayan Madonna’nın sıkça gittiği fado barı Mesa de Frades’ten gelen müzik seslerini arkamda bırakarak yokuşu çıkıyorum. Küçük meydana çıktığımda aradığım şey bir ‘saray yavrusu’ kapısı. Tabii ki yine kapıları karıştırıyorum! Elimdeki iri ve uzun anahtarla başka kapıları da açmak için zorluyorum. Kapılar ve ardındakilerle ilgili bir sorunum var galiba… Neyse, nihayet o ‘saray yavrusu’ kapısını buluyor ve içeriye giriyorum. 1783 yılında, dönemin en ünlü çini ustalarından birinin yaptığı bir binadayım. Portekizliler “palacette” diyor bu tarz binalara. Yani “saray yavrusu”. Ve işte Lizbon’un en güzel mahallelerinden birindeki bu saray yavrusu, son iki yıldır bir Türk oteli: Casa Dell’Arte. SADECE ÜÇ ODASI VAR Bodrum Torba’da 2006’da açılmış, “sanat oteli” olarak da bilinen meşhur Casa dell’Arte’nin yurtdışındaki ilk şubesi burası. Lizbon’daki otel her açıdan ilginç. Bir kere sadece üç odası var. Klasik bir otel gibi değil. Resepsiyonda sürekli birileri yok. Avlusu, ortak mutfağı ve her köşeden/duvardan fışkıran şahane sanat eserleriyle aslında bir sanat koleksiyonerinin evinde kalıyormuş gibi hissediyorsunuz. Otelin sahibesi Ahu Büyükkuşoğlu Serter’in asıl amacı da bu hissi yaratmakmış. Nitekim bunda başarılı olmuş da… Hem 18. yüzyıldan kalma tarihi doku hem de yerli-yabancı sanat eserleri sayesinde. Evet otelin içinde Türk sanatçıların eserleri ağırlıkta: Nuri İyem, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Neşe Erdok ve Nuri Bilge Ceylan o sanatçılardan sadece birkaçı. Bu koleksiyonu otelin diğer ortağı Gamze Büyükkuşoğlu yönetiyor. İKİ YIL BEKLEMİŞ Ahu Büyükkuşoğlu Serter’in aslında Lizbon’da otel açmak gibi bir planı yokmuş. Ama işleri için bu şehre sık sık gidip geldikçe şunu farketmiş: Lizbon’un giderek yükselen bir destinasyon olduğunu… 1783’ten kalma bu binayı gözüne kestirince Casa dell’Arte’yi Lizbon’a açmaya karar vermiş. Ama binayı satın alabilmek için tam iki yıl beklemiş. SANAT ÜSSÜ Çoğunluğu minimalist ve modern çizgide olan Lizbon otellerinin aksine, Serter kendi otelinde varolan tarihi dokuyu, çinili duvarları hiç bozmamış. Aynen korumuş. Bu yüzden de otel kısa sürede şehrin en hip otelleri arasına girmiş. Otelin altına açılan sanat galerisiyle beraber Casa dell’Arte Lizbon, tam anlamıyla bir sanat üssü haline gelmiş. SIRA DİĞER AVRUPA ŞEHİRLERİNDE Ahu Serter’in sürprizleri Lizbon’la sınırlı değil. Bu konsepti şimdi diğer Avrupa kentlerine de taşımak istiyor. Bu arada Lizbon’daki otelin müdürleri de Türk; Emre Çelik ve Karpat Deviren. Her ikisinin de Lizbon’a dair söylediği şey şu: “Buraya geleceğin Barselona’sı diyorlar. Gerçekten de öyle. Çünkü en çok yatırım alan Avrupa şehirlerinden biri. Aynı zamanda genç bir şehir. Sosyal hayat hareketli ve sanata çok önem veriyorlar”. SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey
- Seyahat-104 | Yuzu Magazine
January 2025 | TRAVEL TOKYO’s LUXURY LANDMARK: BVLGARI’s EIGHTH GEM words Laura Cottrell & Onur Baştürk photos Courtesy of Bvlgari Hotel Tokyo The Bvlgari Hotel Tokyo, the first Bvlgari hotel in Japan, is also the eighth gem in the Bvlgari Hotels & Resorts Collection. Occupying the 40th to 45th floors of the magnificent Tokyo Midtown Yaesu skyscraper, the hotel offers stunning views of the city, including the Imperial Palace Gardens and the iconic Mount Fuji in the distance. As with all Bvlgari Hotels & Resorts, the interior design of Bvlgari Hotel Tokyo was entrusted to the Italian architecture and interior design firm ACPV ARCHITECTS. Founded in 2000 by Antonio Citterio and Patricia Viel, ACPV masterfully translates Bvlgari’s grandeur, craftsmanship, and dedication to artistic details into the hotel, creating spaces that embody the sophisticated essence of Italian style. Even the transition from the world of Bvlgari to the streets of Tokyo embraces the spirit of Rome! A striking example of this is the typical Roman sanpietrino cobblestones, first used in 1725 in St. Peter’s Square to ensure the Pope’s carriage could travel safely, and now seen on historic streets throughout Rome. Guests enter the reception area through sliding doors covered with peacock-patterned fabric—a tribute to traditional Japanese architecture. Inside, a circular lobby with a black granite floor features the eight-pointed star, a symbol of the brand, crafted from travertine stone, which has been widely used in Rome since ancient times. Another elegant detail is the large elevator adorned with illustrations of colorful brooches from the Bvlgari Archives, including the legendary 1970 Bvlgari Mount Fuji brooch, now a symbol of the hotel. DESIGNED LIKE AN ANCIENT PAVILION Located between two rooftop terraces, the rooftop Bvlgari Bar is one of the hotel’s highlights. Designed like an old pavilion in a historic Italian garden, the bar features fully glass doors. In summer, the glass panels open entirely, seamlessly merging the indoors with the outdoors. The bar's floor is made of Venetian terrazzo, while the garden outside is adorned with glass mosaics representing a “Garden of Wonders,” specially created by Italian artist Bisazza and magnificently showcased behind the bar counter. FROM MILAN TO TOKYO The hotel’s star restaurant is Il Ristorante - Niko Romito, the Tokyo counterpart of the restaurant located in Bvlgari Hotel Milan, led by three-Michelin-starred chef Niko Romito. The restaurant is set in a lofty space surrounded by a curved wooden ceiling reminiscent of the windows and doors of traditional Japanese temples. The menu, featuring Italy’s most iconic dishes, has been reimagined by Chef Romito with a focus on purity and lightness. A FUSION OF JAPANESE AND ITALIAN STYLE Sushi Hôseki, meaning “jewel” in Japanese, is another standout dining option at the hotel, offering an intimate omakase experience. With just 8 seats, the sushi restaurant showcases luxurious materials like brushed wood and dark oak in its design. The lowered walls, ceilings adorned with vertical strips, and backlit milky-white glass panels made from traditional Japanese shoji paper evoke the aesthetics of traditional Japanese architecture. Meanwhile, Flos lighting and black marble flooring bring a touch of Italian contemporary design to the space.
- SEYAHAT-103-TR | Yuzu Magazine
December 2024 | Travel FOR ENGLISH 2025'in KAÇIRILMAMASI GEREKEN 5 LÜKS ETKİNLİĞİ words Pınar Yılmaz / Deliciae 1 - ST MORITZ POLO WORLD CUP ON SNOW (January 24-26, 2025, Switzerland) Buzla kaplı sahalarda oynanan bu eşsiz polo turnuvası, zarafet ve sporu bir araya getiriyor. Her yıl St. Moritz'in büyüleyici kış manzaraları eşliğinde sporun lüksle buluştuğu bu etkinlik, 2025'te de lüks yaşam tarzı meraklıları ve spor tutkunlarını ağırlayacak. 2 - THE I.C.E. ST. MORITZ (February 21-22, 2025, Switzerland) Dünyanın en zarif klasik otomobillerinin donmuş St. Moritz Gölü üzerinde sergilendiği The I.C.E. St. Moritz şubat ayında otomobil tutkunlarını büyüleyici bir ortamda buluşturuyor. Statik sergilerin yanı sıra, buz üzerinde düzenlenen dinamik geçit törenleriyle bu etkinlik, araçların zarafetini kışın soğuk ama görkemli atmosferinde gözler önüne seriyor. 3 - GOODWOOD FESTIVAL OF SPEED (July 3-6, 2025, UK Goodwood Festival of Speed, hız tutkunları ve motorsporları meraklılarını İngiltere'deki tarihi Goodwood House'un etrafında bir araya getiriyor. Festivalde hem klasik hem de modern yarış arabaları sergileniyor ve sürat gösterileri düzenleniyor. 4 - PEBBLE BEACH CONCOURS d’ELEGANCE (August 17, 2025, California, USA) Kaliforniya’da düzenlenen Pebble Beach Concours d'Elegance, dünyanın en nadir ve değerli klasik otomobillerinin sergilendiği prestijli bir otomobil etkinliği. 2025'te bir kez daha dünyanın en seçkin otomobil koleksiyonerlerini ve tasarım meraklılarını ağırlayacak olan bu etkinlik, otomobillerin estetik mükemmelliğini kutlayan bir sergi ve yarışma olarak öne çıkıyor. 5 - MONACO YACHT SHOW (September 24-27, 2025, Monaco) Denizcilik dünyasının prestijli etkinliği Monaco Yacht Show her yıl lüks yatları ve denizcilik sektöründeki son yenilikleri sergiliyor. 2025'te Monte Carlo'nun görkemli atmosferinde gerçekleşecek olan fuar, dünyanın dört bir yanından yat sahipleri, yatırımcılar ve deniz tutkunlarını bir araya getiriyor.
- Seyahat
Ağustos 2021 | Volume IV - Y A Z DENİZDEN SOFRAYA Sabah balığa çık, öğle yemeğinde ye Yazı & Fotoğraflar | Onur Baştürk S abah saat 06.00 dolayları. Susona Bodrum LXR’daki odamdan apar topar çıkıyorum. Öncesinde her şeyimi yanıma aldım mı diye son bir kez kendime yoklama çekiyorum. En önemli şey Canon fotoğraf makinem. O varsa tamam! Sonuçta sabahın bu vaktinde kalkmamın nedeni balıkçıları çekecek olmam. Makineyi unutursam yandım. Evet, balığa gidiyorum. Daha doğrusu balık tutanların yanına... Otelin iskelesine vardığımda ekip hazır, beni bekliyor: Frankie’nin sahibi ve aynı zamanda TURYİD Başkanı Kaya Demirer, otelin müdürü Funda Eratıcı, Susona Bodrum LXR Executive şefi Gökhan Sınmaz ve her şeyi organize eden Kiraz PR’ın sahibi sevgili Yeşim Aksoy. Elimde Funda’nın hazırladığı kahveyle bizi takaların balık tuttuğu yere götürecek tekneye bindiğimde, Torba koyuna vuran güneş ışığının yansımalarına bakıyor ve şöyle iç geçiriyorum: Sabahın bu saatleri şahane, yaz boyu erken kalk ve bu saatleri yaşa! İç geçirmelerime güveniyorum, kesin yapacağım. Devamı için... Print YUZU MAGAZINE - IV Out of Stock View Details
- Seyahat
Nisan 2020 | Seyahat | Türkiye Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Yazı | Onur Baştürk N e zaman seyahat edeceğiz? Seyahatler başladığında neleri değişmiş bulacağız? Bu soruların yanıtlarını eminim tüm seyahatseverler merak ediyor. İşinin ehli deneyimli bir isimle bu merak ettiğimiz konuları konuşmak istiyordum. İlk aklıma gelen kişi elbette Jules Verne Travel & Event Genel Müdürü Ayşe Yağcı Büyükpınar oldu. Çünkü Ayşe’ye güvenirim. Eğer bilmediğim bir şehre ya da ülkeye seyahat ediyorsam mutlaka ona danışırım, “Sen kesin gitmişsindir, önerilerin neler?” diye. Seyahat ve genel olarak turizmin yakın geleceği konusunda da öngörülerinin doğru olacağına inanıyorum. Sadece yurtiçi değil, yurtdışındaki dinamikleri de yakından takip edip iyi analiz ettiği için. Şimdi söz onda! Seyahatseverlerin en merak ettiği soru: Eskisi gibi seyahat edebilecek miyiz? Yoksa seyahatin artık yeni kuralları mı olacak? Evet, yeni kurallar hayatımıza girecek. 2020’nin ikinci yarısı ve 2021’in başlarında kısıtlamalar yoğun olacak. Havayolları, oteller, restoranlar ve turizmin tüm paydaşları hizmet verme şekillerini yeniden tanımlayacak. Nitekim 15 Nisan itibariyle Emirates Havayolları tüm yolcularına uçağa binmeden önce Kovid-19 testi yapmaya başladı. On dakika süren bu testin sonucuna göre yolcu aldılar uçağa. Her havayolu kendi uygulamasını yapacak. Bazıları son 24 saatte yapılmış test sonucunu bile isteyecek! Aşıdan sonra ise tüm seyahatlerde aşı karnesi istenebilir. Ayrıca uçaklarda satışı yapılan koltuk sayısı azalacak. Zaten şu anda uçuş gerçekleştiren havayollarında bu uygulama başladı. Ama sonrasında bir koltuk boş bırakılarak satış olacak. BİLET FİYATLARI ETKİLENECEK Bu bence şahane, rahat rahat uçacağız! Ama bu boş koltuk uygulaması bilet fiyatlarını etkileyecek. Otellerde ise dezenfekte işlemleri, odaların düzenli havalandırılması, otel restoranlarında sosyal mesafenin korunması gibi maddeler var. Turizm Bakanlığı bu maddeleri içeren bir duyuru yaptı. Bunun daha da genişlemesi muhtemel. Bir diğer konu da vize! Şartlar zorlaşacak, vize başvuru süreleri uzayacak. Yine de tüm bunlar uyum sağlaması zor olan konular değil. Sadece seyahatler daha erken planlanmak zorunda. Fiyatlar artacağı için özellikle paket turların etkileneceğini düşünüyorum. TEMMUZDA HAREKET BAŞLAR Peki 2020 turizm ve seyahatseverler için kayıp bir yıl mı? Turizm geneline sadece bireysel seyahat olarak bakmamalı. Kurumsal seyahat çok önemli bir segment. Kurumsal seyahatin temmuzda başlayacağını öngörüyorum. Şirketler çalışanları için farklı düzenlemeler yapmak zorunda kalacak. Sigorta poliçesinden tutun da dönüşte işe başlama protokolüne kadar. Bireysel seyahatlerde ise temmuz ve ağustostan itibaren kıpırdanma olacak. Önce yurtiçi seyahatler, sonrasında Avrupa’da yakın destinasyonlar… Uzun uçuş gerektiren programların 2021’de devreye gireceğini düşünüyorum. 2020 dünya genelinde turizm için kayıp olarak kabul ediliyor. Buradaki temel yaklaşım ağırlıklı olarak finansallardaki olağanüstü yıkım. Bu anlamda sektörün büyük yara aldığı bir gerçek. Bunun yanı sıra tüm paydaşların fiyatlamalarını, hizmet standartlarını yeniden tanımlamaları, stratejilerini yeniden belirlemeleri gerekecek. Özellikle teknolojinin sektördeki kullanımı artacağı için herkes bu konuyla yakından ilgilenecek. Kısacası sektör değişime odaklanacak. Binlerce kişilik gemi şirketleri, yüzlerce odalı oteller… Hepsi gözden geçecek. Butik otellerin şansı artacak diyebilir miyiz? Evet, butik oteller şanslı bir döneme girecek. Büyük oteller kendilerini aldıkları önlemler konusunda çok iyi ifade edebilir, ama özellikle bu yaz ve bahar için büyüklükten dolayı negatif bir algı olacak. Butik otellere karşı daha büyük bir güven oluşacak. BÖLGESEL SEYAHAT ÖN PLANA ÇIKACAK Uzun süre kimsenin içinden İtalya ya da New York'a gitmek gelmeyecek. En azından bir süre. Ne dersin? Her şey normale dönerse hangi destinasyonlara ilgi olur? Önce yurtiçi, sonra Avrupa. Çok kalabalık olmayan, daha ufak yerler. Bölgesel seyahat ön plana çıkacacak. Bunu dünya genelinde bir davranış olarak öngörüyorum. Bu yüzden Avrupa eskisi kadar kalabalık olmayacak. Roma’da mesela gruplar halinde Çinliler, Koreliler, Japonlar artık olmaz. Zaten Roma’dan ziyade daha az gidilen Perugia, Sicilya’nın iç tarafları, Güney İtalya’nın köyleri cazip olacak. Aynı şey tüm Avrupa için geçerli. Paris yerine araba kiralayıp Normandiya’ya gitmek trend olacak mesela. BU YAZ: TEKNE VE KARAVAN TATİLİ Bu yaz için konuşursak eğer, tekne ve karavan tatillerinin gözde olacağını söylemiştin. Bir de sakin beldelere gidileceğini… O sakin yerler neresi? Tavsiyelerini alabilir miyiz? Tekne ve karavan tatillerini çok önemsiyorum. Karavan tatili Türkiye’de yeni yeni gündemde. Kiralayacak karavan bulmak kolay ama güvenilir karavan kamp alanları olması önemli. Ege ve Akdeniz’de karavan rotaları çıkarmak güzel bir iş modeli olabilir mesela. Örnek vermek gerekirse Belek yerine Çıralı’da karavan kamp ya da Bozcaada yerine Geyikli’de karavan kamp neden olmasın? Bu yaz senin planların neler? Uçakla seyahat eder misin mesela? Ben ağustos sonu tekneyle Kefalonya tatili planlıyorum ama iki aktarma ile gidilecek olması beni biraz düşündürüyor. Ama yaz sonu hedefim tekne tatili. Kasım ayında ise araba kiralayarak bir Fransa programı yapabilirim. Alsace-Lorraine bölgesine. Aralık ayında ise Cannes’da gerçekleşecek bir fuara gitmeyi hedefliyorum.


