C53A8554.JPG

Temmuz 2021 | Volume IV - Y A Z

O SÖĞÜT AĞACININ ALTINDA

‘YEŞİLMİŞİK’ MUHABBETİ

Yazı | Onur Baştürk

Fotoğraflar | Elif Kahveci

Ne zaman şehirdeki binaları arkamda bırakıp Polonezköy yoluna girsem mutlu oluyorum. Özellikle ağaçların yola dek uzanan dalları arasından geçerken böyle oluyor. Anlık, çabasız bir mutluluk. En güzeli de bu değil midir? Bu nedenle o yoldan her seferinde daha yavaş geçmek istiyorum. Tadına tam varabilmek için... Cumhuriyet Köyü’ndeki Komşuköy’e geldiğimde de hep aynı hissiyatı yaşıyorum: Biraz daha mı kalsam, biraz daha mı şu yeşilliklere bakıp dalsam, biraz daha, biraz daha... Bu kez bunlara bir şey daha eklendi: Bu sohbet daha çok mu uzasa, sabaha kadar şu söğüt ağacının altında konuşsak mı? O zaman detay vereyim. O gün Komşuköy’deki o söğüt ağacının altında beş kişiydik. Moda tasarımcısı Aslı Filinta, Komşuköy’ün kurucu ortaklarından Özden Akyıldız, şef Maksut Aşkar, oyuncu Eylül Su Sapan ve ben. Ağacın altındaki sohbetimizde yiyip içtiğimiz şeylerden tutun da, doğanın bize ne hissettirdiğinden ve kendi hayatımızda doğaya saygı adına neler yaptığımıza kadar birçok ‘yeşil’ alt başlıkta konuştuk. Kimi zaman savrulduk, sohbetin akışına uyduk. Doğanın kendisi gibi işte, sohbeti sıkıcı bir moderatör gibi yönetmektense serbest bırakmayı tercih ettim. İşte o sohbetten seçtiğim anlar...

“NEOLOKAL’İ TAMAMEN VEJETARYEN YAPACAKTIM”

ONUR: Madem Komşuköy’deyiz. Güzel yiyip içiyoruz. Herkese önce nasıl beslendiğini sorayım...

 

EYLÜL: Ben et yemiyorum. Vejetaryenim. Vegan olmayı da denedim. Ama sonra yapamadım. Vejetaryen olmam hem köpek sahiplenmemle hem de aldığım ürünlerin içeriğini okumamla başladı diyebilirim. Sanırım herkes aynı döngüyü yaşıyor. İçeriğe bakınca, biz neler yiyormuşuz gerçeğinin farkına varıyorsun.

 

ASLI: Ben de bir buçuk yıldır et yemiyorum. Balığı da eşim Tolga’yla aramız bozulmasın diye yiyorum!

MAKSUT: Geçen yıl çok radikal bir fikir gelmişti aklıma. Ortağıma dedim ki, “Seneye Neolokal’i tamamen vejetaryen olarak açmayı planlıyorum”. Söyledim ve tabii yuttum o lafı! Çünkü bunu yaparsak batma ihtimalimiz çok yüksekti. Neyse ki menü içerisinde çok vejetaryen seçeneğimiz var. Ama ben, “Neden Türkiye’nin ilk vejetaryen fine-dining restoranı olmasın?” diye düşünüyordum.

 

ONUR: Sen et yiyorsun ama, değil mi Maksut?

 

MAKSUT: Evet, ama şöyle düşün: Viyana’da bir tane vejetaryen restoran var, adı Tian. Şefi Paul Ivic vejetaryen değil. Bana göre Avrupa’daki en iyi vejetaryen restoranlarından biri. Aslında her şey güllük gülistanlık olsaydı; yani bombalamalar ve kapanıp açılmalar olmasaydı, eminim vejetaryen Neolokal projesinin arkasında dururdum.

“CEKETİM ATIK PARÇALARDAN YAPILDI”

ONUR: Sosyal ve iş hayatınızda tabiata saygı adına neler yapıyorsunuz? Nasıl çözümleriniz var?

 

MAKSUT: Özellikle bu noktada insanlar kadar, etki alanlarını düşününce markalara, iş dünyasına da büyük görevler düşüyor. Mesela Anadolu Efes’in yeşil şişesinin arkasındaki QR kodu okuttuğunuzda bir tohum topu atılıyor. Elbette tabiatı koruyup geliştirmenin yanında insanların tabiatla bağlarını güçlendirecek, onlara tabiatın değerini hatırlatacak çalışmalar da çok önemli. Ben kendi markam Neolokal’i kurarken hayal ettiğim şey şuydu: Yeni nesil toprağa dokunmuyor, toprağı bilmiyor. Sanıyorlar ki domates süpermarkette yetişiyor. Onlara bunu öğretmeliyiz.

 

ONUR: Eylül 28 yaşında, ona soralım. Gerçekten öyle mi Eylül?

 

EYLÜL: Evet tabii, annemlerin nesline göre topraktan ayrı, asfaltta büyüyen bir gençliğiz.

 

MAKSUT: İşte benim için de toprağı tanımayan birinin mutfakta yemek pişirebilmesi soru işaretiydi. Bu nedenle Kilyos Gümüşdere’de altı yıl önce bir bahçe kurduk. Her yıl neyi, nasıl ekeceğimize karar veriyoruz. Mutfak ekibi gidip hasat ediyor. Malzemenin değeri çok önemli. Benim için tabiata saygı bu anlama geliyor.

 

ÖZDEN: Maksut’un bahsettiği konuyla bağlantılı bir şey söylemek istiyorum. Biz de Komşuköy olarak bu kaygılarla son beş yıldır USLA Akademi’nin müfredatındayız. Orada okuyan aşçı adayları her cuma buraya gelerek ekip biçip topluyorlar. Yaz sıcağında bir kilo fasulye toplamanın ne kadar zahmetli bir iş olduğunu görüyorlar. Bunu görünce de o fasulyeyi hemen çöpe atamaz bir hale geliyorlar. Sürdürülebilirlik dediğimiz şey bütünü kullanmak, israf etmemek aslında.

EYLÜL: Aynen öyle. Ben de sevgilimi motive ettim bu dönemde! Beraber çöpleri ayırıyoruz. Aslında etrafımızdaki birçok insan, özellikle benim yaşımdakiler, yaptığımız küçük bir şeyin çok da işe yaramadığını düşünüyor. İlla çok büyük bir şey yapılması gerektiğine inanıyor. Oysa bu da önemli.

 

ONUR: Peki sen neler yapıyorsun Aslı?

 

ASLI: Üzerimdeki ceket atık parçalardan yapıldı.
Bu yaptığımız şeyin adı ileri dönüşüm. Bu süreç anne olmamla beraber başladı. Çocuğuna bir tane kaşmir kazak alıyorsun. Sen onu alana kadar zaten çocuk büyüyor. Özellikle kadınların dolaplarındaki kıyafetlerin yüzde 60’ı kullanmadıkları ürünlerden oluşuyor. Annesinden kalmıştır ya da başka birinden. Veremiyordur ama giyemiyordur da... Bu yüzden web sitemizde bir ileri dönüşüm hizmeti başlattık. Hizmeti satın aldığın zaman ben o giyemediğin ürünü kapından aldırıyorum. “Nasıl olsaydı bu kıyafeti giyerdin?” diye soruyorum. Sonra onu ileri dönüştürerek, yani bizdeki atık kumaşları da kullanarak tekrar değerlendirip sana yolluyorum. Mesela geçen yıl martta New York’ta bir defile yaptım. O defilede annemin bütün çeyizlerini çıkarıp kullandım! Üzerimdeki gömleğin dantelleri de annemin zamanında eliyle yaptığı bir dantel örgüsü.

 

ONUR: Moda denilen kavrama inanıyor musun Aslı?

 

ASLI: Şöyle örnek vereyim: Beş buçuk yaşındaki oğlum online derse katılıyor. Öğretmeni oğluma soruyor, “Annen ne iş yapıyor?” diye. Oğlumdan şöyle bir yanıt geliyor: “Annem moda tasarımcısıydı ama modayı bıraktı”. Soranlara böyle diyorum artık, şahane değil mi?