top of page

828 results found with an empty search

  • TASARIM-1

    December 2023 | Design & Interiors english below Nikita Bondar’dan dengeli bir tasarım words Alp Tekin photos Sergey Ananiev styling Milena Morozova İ ç mimar Nikita Bondar’ın tasarımı olan Moskova’daki bu daire; doğal malzemeleri ve zarif toprak tonlarından oluşan yumuşak renk paletiyle dikkat çekiyor. Bondar, ev sahiplerinin temel arzularından birinin doğayla uyum içinde yaşamak olduğunu söylüyor. Bu nedenle Bondar, evin tasarımında dış çevre ile iç mekan arasında bir denge köprü kurmak istemiş. Bu denge iç mekanın tasarımındaki ana referans kodu olmuş. Evdeki tüm mobilyalar WoodArt tarafından projenin çizimlerine göre özel yapılmış. Elegan avize Artemida’dan, Centersvet tavan lambasıyla meşe ve ketenden oluşan zemin lambası Modenature tasarımcısı Olga Silantieva imzalı. Pembe renkli çocuk odasındaki yatak Ascona, aydınlatmalar Centersvet ve Hinoo Aromas’tan. A balanced design from Nikita Bondar T his apartment in Moscow, designed by interior designer Nikita Bond ar; It draws attention with its natural materials and soft color palette consisting of elegant earth tones. Bondar says one of the main desires of homeowners is to live in harmony with nature. For this reason, Bondar wanted to establish a balance bridge between the external environment and the interior in the design of the house. This balance became the main reference code in the design of the interior. All the furniture in the house was specially made by WoodArt according to the drawings of the project. The elegant chandelier is from Artemida, Centersvet ceiling lamp and the floor lamp made of oak and linen are by Modenature designer Olga Silantieva. The bed in the children's room is from Ascona, and the lighting is from Centersvet and Hinoo Aromas.

  • TASARIM-1

    December 2022 | Design & Interiors below english ERIK JUUL “Hedonistik sürdürülebilirliğe inanıyorum” Yazı Onur Baştürk G eçtiğimiz haftalarda Salt Galata’da, küratörlüğünü In-Between Tasarım Platformu’nun üstlendiği Commons & Communities global mimarlık sergisi ve semineri dolayısıyla Danimarkalı mimar Eric Juul ile kısa bir röportaj yapma şansımız oldu. Eric Juul ilk olarak evsizler için yaptığı projeyle dikkatimi çekmişti. Daha sonra da “Küçülerek büyük yaşa” kavramından bahsettiği bir röportajıyla… Orada şöyle diyordu Juul: “Herkesin her şeye bolca sahip olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Bu nedenle artık hiçbir şeye sahip olmamanın büyük bir lüksü var”. Peki gerçekten küçülerek büyük yaşamak mümkün mü? Mesela eski dönemlerin üç oda bir salon evleri tarihe mi karışıyor? Ya da: Karışmalı mı?Mimar Juul şöyle diyor: “Yeşile ve doğaya fazla ilgi olması nedeniyle az tüketmeye dair artan bir ilgi var. Dolayısıyla mesele konut olduğunda küçük yaşamanın daha büyük bir yaşamla sonuçlanabileceğini gösteren çok fazla deneysel mimari göreceğiz. Çünkü ne kadar çok tüketirsek, tüketim o kadar hayatımızı yönetiyor. Daha az tüketmeye çalışın. Kendiniz ve aileniz için başka tür bir özgürlük yaratacaksınız. Ben hedonistik sürdürülebilirliğe inanıyorum. Bu da sürdürülebilir bir yaşamın daha keyifli bir yaşam yaratması gerektiği anlamına geliyor. Bizler sosyal yaratıklarız. Sahip olduğumuz en keyifli anlar diğer insanlarla beraber olduğumuz anlar. Mimarlık da buna hizmet eden alanlar yaratmalı”. Juul, bir mimar olarak dünyaya ve mesleğine bakış açısını şöyle özetliyor: “Bütün kıyamet teorileri geçersiz kaldı. Bu nedenle karamsarlık için istatistiksel bir kanıtımız artık yok. Üstelik küresel bir yeşil geçiş ihtiyacı ve enerji krizine rağmen… 50, 100 ya da 200 yıl geriye gidip ekonomik durum, tıp, çocuk ölümleri, yaşam beklentisi, cehalet, savaş sıklığı ve benzeri şeylere bir göz atın. Bu konularda en iyisine ulaşmak daha iyisini yapmaya devam ediyoruz. Bunu söylediğimde insanlar genellikle kızıyor ya da korkuyor. Korkuya sahip olanlar güce sahip olanlar! Ama lütfen, korkunun dünyayı yönetmesine izin vermeyelim. Bırakın pozitifliğin gücü dünyayı yönetsin”. ERIK JUUL “I believe in hedonistic sustainability” Writer Onur Baştürk W e had the chance to have a short interview with Danish architect Eric Juul for the Commons & Communities global architecture exhibition and seminar, curated by the In-Between Design Platform, in Salt Galata last week. Eric Juul first caught my attention with his project for the homeless. Later, in an interview where he talked about the concept of “Live big by getting smaller”. There Juul was saying: “We live in a time where everyone has everything in abundance. So there is the great luxury of not having anything anymore”. So, is it really possible to live big by getting smaller? For example, are the three bedroom and one living room houses of the old times vanishing into history? Or: Should it mix? Architect Juul says: “No its not over, but because of the green transition there’s an increasing interest for consuming less. And therefore, when it comes to housing, we will see more experimental architecture showing that small living can result in a greater life. Because the more we are consuming, the more the consumption rules our life. Try to consume less and you will create another kind of freedom for your self and your family. All this because of the demand for a green transition. But I believe in a hedonistic sustainability, which mean that a sustainable living should create a more joyful life. Otherwise the green transition would not happened, because no one, or only a very few, would like to sacrifice in the name of the climate. For instance: we are developing a concept called “Good Company architecture”, and the concept is to create smaller houses and instead get more shared spaces. We are social creatures and the most joyful moments we have is with other people. And because architecture is about to create the space for the life we would like to live, we should create architecture that’s invites to a conversation - a meeting”. Juul summarizes his perspective on the world and his profession as an architect: “All the doomsday theories have been put to shame, so we have no statistical evidence for pessimism. Despite the need for a global green transition and energy crisis. The joker is the Russian war in Ukraine. We have to be careful so it doesn’t escalate. But in general it’s amazing how we as a humankind are able to making things better for the most. Go back 50, 100 or 200 years and take a look at economical wealth, medical science, child mortality, life expectancy, illiteracy, frequency of war and so on. We continue to make it better for the most. People usually get angry or scared when I say so, (read Hans Roslings ‘Factfulness’). Those who own the fear -own the power! But please, don’t let fear rule the world. Let the power of positiveness rules the world. Also when we design houses and cities as architects.”.

  • TASARIM-1

    Aralık 2021 | Art | Türkiye FAAR CONCEPT EVLERİ Fahrettin Aykut’un sürpriz projesi Yazı | Onur Baştürk M imar ve tasarımcı Fahrettin Aykut yeni bir projeye başladı. Sadece konut mimarisi içermeyen bu projede arazi alım-satım ve yönetimini de üstleniyor. Aykut. Yeni projesinin ilk evini ise Bodrum Pınarbelen’de gerçekleştirmeye hazırlanıyor. İşte, Fahrettin Aykut’un deyimiyle, “İşin içinde azman bir ticaret kasması olmayınca her şeyi düzgün giden” bu yeni sürecin detayları… GÖSTERİŞLİ KOMŞULARIN OLDUĞU SİTELERDE YAŞAMAK İSTEMİYORLAR Arazi alım-yönetimi, kurulumu ve bir de üstüne yapılacak evin tasarım. Çok kapsamlı ve çok emek isteyen bir proje bu. Neden böyle bir işe kalkıştın? Öncelikle net ve dolaysız sorun için teşekkürler. Beni bu sürece iten şey, bugünün emlak yapım yönetim sisteminin kendi içinde yaşadığı girdap ve ortada kalan bir grup doğru beklentili insan. Ayrıca Türkiye’nin tasarım yaşam trendlerinin bu olgularla girdiği yaşam savaşı… Ben de yıllardır bu savaş içinde mücadele veren bir tasarımcıyım. Nedir bu girdap? Öncelikle korkunç pahalı araziler. Ardından bu araziler üzerinden maksimum kazancı elde etmeye çalışan girişimciler (doğal olan bu elbette). Dipsiz inşaat maliyetleri. Delinen, sürekli oynanan, tasarımda birincil belirleyici olan, birçoğu doğru ama bir o kadarı tuhaf olabilen imar notları… İşte bu muhteşem üçlünün sonunda sürekli yüksek gelir düzeyini hedeflemek zorunda kalan girişimcilerle, “luxury” adı altında gösterişli 3D sanal görsellerle bezenerek düş dünyaları hattını geçemeyen ve arazilerin adeta oyularak yapıldığı beton kültürlü yapılardan oluşan yüzlerce proje… Bunun karşılığında arada kalmış, hedef kitle olarak görülmeyen, alıcı dediğimiz gelir düzeyi belirli bir noktaya gelmiş, eğitimi-yaşam görgüsü ile ne istediğini bilen, bu isteği arazi, tarım, doğallık, sıfır atık, sıfır karbon ve kendi enerjisi ile yaşayan sakin evler olan bir grup insan yaşıyor bu ülkede. Onlar gösterişli komşulardan oluşan marka sitelerde yaşamak istemiyorlar. Ve inan azınlık değiller! Elbette milyon dolarları yok, ama döngüye yetecek imkanları var. İşte ben bu insanları hedef aldım ve gördüm ki arazi bulmak üzerine hafriyatsız, betonsuz, ekolojiyi tahrip etmeyen, hafif ama kalıcı, doğa dostu doğru yapıyı tasarlamak, perdesine kadar proje uygulama yönetimini yapmak ciddi bir beklentinin karşılığı. Hem tasarımcı olarak benim hem de bu formda hayatını geçireceği yerleşkeyi arayan insanların beklentisi bu. Bende arazilere, arazi sahiplerine ulaşıp kimi zaman satın alım, kimi zaman onları da içine alan küçük ölçekli arazide büyük yaşam önergeleri oluşturmaya karar verdim. İşin içinde azman bir ticaret kasması olmayınca her şey düzgün gidiyor aslında. Yağmur suyunu depolayıp kullanabilen, kendi atığını tekrar toprağa döndürebilen, elektriğini üretebilen, hafif konstrüksiyon ama görsel ya da yaşam alanları olarak son derece konforlu yapılar bunlar. UCUZ VE BÜYÜK ARAZİ, HAFİF AMA KONFORLU EV İlk proje Bodrum Pınarbelen’de olacak. Tüm konut projeleri bu durumda kişiye özel değil mi? Yani belli bir konsept çatısı altında toplanmış değil anladığım kadarıyla... Evet aynen. Tüm projeler perdesinden tülüne, en başta araziye ve kişinin isteklerine göre oluşacak. Aslında sabit olan tek şey strüktürel dil. Yani hafif inşaat teknikleri denebilir. Bodrum Kızılağaç olmasının sebebi şu: İlk proje kendi arazimde olacak. Ama şimdiden sipariş almaya başladım. Ve şunu gördüm; ucuz ve büyük arazi, hafif ama konforlu bir ev, ulaşılabilir ve sağlıklı bir hayat önergesi benim hedef kitlem için. KOMÜN YAŞANTISINA EV SAHİPLİĞİ YAPACAK İlk proje evin tasarım incelikleri ve çizgisine dair neler söylersin? Önceliğin neler oldu? Bu evin en önemli özelliği geleneksel komün yaşantısına ev sahipliği yapacak olması. Çünkü tüm odalar ve salon ortak bir avluya açılıyor. Tüm doğramalar da sonuna kadar açılıyor. Böylece yaz ve bahar ayları iklimlenme için nadir klima kullanımı ihtiyacı olacak. Evin içinde büyük bir ada mutfak var. Ortak bir yaşam alanı. Herkes orada buluşsun diye. Tüm cepheleri açılabilen bir salon mevcut. Böylece ılık bir bahar akşamı üstü kapalı terasta kahvenizi yudumlayabiliyorsunuz. O sırada kuşların ekolojik havuzdan su içmelerini kameraya almak için hamle yapıyorsunuz. Bunlar basit, ama ulaşılabilir düşler olmalı hepimiz için.

  • PEOPLE | Yuzu Magazine

    August 24, 2025 | DESIGN & INTERIORS TR BELOW BUNYAMIN ATAN ‘PEOPLE THRIVE in the SOIL THEY COME FROM’ words & portrait photos Onur Baştürk Mardin-born architect Bünyamin Atan, founder of Hiza Architects, is one of the rising names on today’s architectural scene. Drawing from a deeply layered cultural memory, his work invites us to reconsider notions of origin, belonging, and contemporaneity. As one of the most closely watched voices of his generation, Atan defines architecture not merely as the production of buildings, but as an ongoing dialogue with history, culture, and geography. As an architect from Mardin, you grew up with a multilingual, multi-layered cultural memory. How does that shape Hiza Architecture’s work? When I first left for university, I saw two paths: to set my Mardin identity aside and blend into a new life, or to carry it proudly as part of who I am. Both were hard. Over time, I chose to lean closer to Mardin—its languages, its history, its urban fabric that has no real counterpart in modern architecture. For me, belonging is relative. Sometimes it’s to land, sometimes to history, sometimes to culture. Mardin sits at the crossroads of all three. I believe origin always shapes architecture, directly or indirectly. I’m one of those who believe, deeply, that people thrive in the soil they come from. FINDING BALANCE IN ‘HIZA’ The word Hiza is poetic and philosophical. How do you balance the temporary and the permanent, the quiet and the visible? Hiza means the trace a camel leaves in the desert. We took this very physical description and pulled it into a more abstract realm, imbuing it with meaning and identity. Working with abstract concepts in architecture isn’t easy, because everything eventually becomes physical. Maybe we thought that in making these transitions, we could find our own hiza —our own measure. Looking back, I see how much this approach has helped guide and regulate our work. In a way, it defines the relationship between past and future. But we want to be temporary as much as permanent. The reason lies in the etymology of hiza: a mark appears in the desert, like a layer. Then the wind comes, covering it with new layers until the sand eventually loosens, scattering again. That image became our guide. In every project, we start from this frame: geography, history, culture. A NATURAL EVOLUTION Local materials and traditions play a role in your work. How should contemporary architecture relate to the local? The “local” often feels too symbolic today. Even when tradition is applied faithfully, the users are rarely local. Think of Mediterranean tourism hubs—everyone competes to perfect “local architecture,” but the users are short-term visitors. What’s new is that contemporary users, after adopting global culture, have reshaped the local in their own image. It’s a natural evolution, a generational shift. My approach is to bring local knowledge into the present without pretending, without social engineering, without a top-down gaze. ON THE BODRUM MOSQUE Your futuristic Bodrum Mosque project sparked discussion… Yes—there was already a replica Ottoman mosque under construction, heavily criticized for being out of scale and inauthentic. Without demolishing, we reworked the design to create a mosque that feels true to Bodrum, rooted in the Aegean. THE MARIN PROJECT IN MARDIN Tell us about your Marin project in Mardin. The site sits just below the castle, overlooking new settlements, with five caves within the land. That was thrilling. Instead of mimicking Mardin, we looked to the mountain villages of Mesopotamia, which evolve over generations. Our aim was not only to let people experience Mardin’s historic texture, but also to create cultural knowledge about Mesopotamia. The program includes a mosque, chapel, library, galleries, restaurants, hotel, housing, and offices—an ambitious mix for Mardin’s geography. HIGH EXPECTATIONS OF ARCHITECTS Which fields outside architecture feed your work? I’ll admit, I expect a lot from architects. They should know sociology, photography, geography, history—and bring it all together as culture. I push myself the same way, forcing myself to stay a student. Each new project makes me feel like a beginner, but I embrace that by collaborating with people who can guide me. INSPIRATION AND THE POWER OF ILLUSION What inspires you? Poetry, photography—and nature. Driving through the countryside, you crest hill after hill, expecting difference, but always finding the same winding roads. That illusion fascinates me. Imagine building a place that gives people that feeling. Is there a building that still overwhelms you? Yes: the 4th-century Mor Evgin Monastery in Mardin’s Tur Abdin mountains. Its rootedness, its hidden-yet-visible stance, its rough materials, its interior atmosphere… it never stops inspiring me. BÜNYAMİN ATAN ‘MİMARLIĞIN KÖKENLE bir İLİŞKİ HALİ VAR’ Mardin kökenli mimar Bünyamin Atan, kurucusu olduğu Hiza Architects ile mimarlık sahnesinin yükselen isimlerinden. Çok katmanlı kültürel hafızasından beslenen yaklaşımıyla köken, aidiyet ve çağdaşlık kavramlarını yeniden düşünmeye davet ediyor. Kendi kuşağının dikkatle izlenen mimarlarından biri olarak mimarlığı yalnızca yapı üretimi değil; tarih, kültür ve coğrafya ile kurulan bir diyalog olarak tanımlıyor. Mardinli bir mimar olarak çok dilli, çok katmanlı bir kültürel hafızayla büyüdünüz. Bu aidiyet hissi, Hiza Mimarlık’ın üretimlerine nasıl yansıyor? Sizce mimarlıkta kökenin rolü ne kadar belirleyici? Üniversite yıllarıyla beraber Mardinli olmanın benim için iki temsil biçimi vardı. İlki, Mardinliliği bir kenara bırakıp yeni dahil olduğum hayatın bir parçası olmak. Diğeri ise bunun kıymetli bir şey olduğunu görünür kılıp kimlik olarak taşımaya çalışmak… İki yol da kendi içinde zordu. İlkinde yeni bir hayatı tam anlamıyla öğrenmek zaman ve emek istiyordu. Diğeri ise bana eşlik eden bilgileri -dersini tekrarlayan bir çocuk gibi hatırlamaya çalışıp- mimarlık kimliğiyle bir araya getirmeye çalışmaktı. Ailemden de kaynaklı olarak Mardin kimliği ile daha yakın bağ kurmayı, dilleri ve tarihi daha görünür kılmayı, modern mimarlıkta karşılığı olmayan kentsel dokusunu incelemeyi tercih ettim. Aidiyet kavramı ise göreceli. Bazen bulunduğun coğrafyaya ait olmak, bazen tarihe bazen de kültüre… Bunların ara kesitine odaklanıyorum. Mardin bu üç başlığın da iyi kesiştiği bir coğrafya. Bu üç başlığın da etnik kökeni şekillendirdiğine inanıyorum. Bu yüzden mimarlık kökenle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişki halinde. Yani kesinlikle kökenle bir ilişki hali var. “İnsan toprağında yeşerir” kavramına inananlardanım! “Hiza” kelimesine yüklediğiniz anlam, şiirsel olduğu kadar felsefi de. Geçiciyle kalıcının, sessizle görünürün arasındaki bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Hiza, devenin çölde bıraktığı ize deniyor. Bu somut tanımlamayı soyut bir düzleme çekip mana ve kimlik yüklemeye çalıştık. Mimarlık üretimini soyut kavramlar üzerinden işlemek kolay değil. Çünkü yaptığımız her üretim fiziki eyleme evriliyor. Belki bu geçişleri yapmak bize ve üretimlerimize bir hiza getirir diye düşündüm. Kuruluşumuzdan bu yana yaptıklarımıza baktığımda, bu kurgunun bizi denetlediğini görüyorum. Ama geçici de olmak istiyoruz kalıcı da! Nedeni, hizanın etimolojik anlamında gizli: Çölde bir iz çıkıyor, bir katman gibi. Rüzgârla birlikte bu katman yeni katmanların altında kalıyor ve zaman içerisinde sıkılaşmış kum taneleri tekrar diğer taneler gibi ayrışıp dağılıyor. Bu tanım bize şahane bir rehber! Bir projeyi ele alırken tamamen bu bağlamda hareket ediyoruz. Coğrafya, tarih, kültür… BU ÇOK DOĞAL BİR EVRİLME Tasarımlarınızda yerel malzeme ve bölgesel mimari değerler belirgin rol oynuyor. Sizce çağdaş mimarlık yerel olanla nasıl bir ilişki kurmalı? Buna yanıtım biraz farklı. Yerel olanın çok sembolik kaldığını düşünüyorum. Çünkü yerel mimaride geleneği tüm normlarıyla ele alsak bile, kullanıcısı artık yerel olmuyor! Akdeniz’deki herhangi bir ülkenin herhangi bir turizm bölgesini ele alalım. Hepsi yerel mimariyi en iyi şekilde icra etmek için yarışıyor. Bu yapıların kullanıcıları ise çoğunlukla kısa dönemli kullanıcılar. O yapının yaz sıcağına verdiği yanıtı görüyor, ama kış rüzgârına olan dayanıklılığını görmüyorlar. Günümüzde yerel mimarlık inşaat ekonomisinde kendisine böyle yer bulabildi. Yeni olan şey, bu güncel kullanıcıların çağdaş mimarlık kültürünü benimsedikten sonra yerel olanı da kendilerine benzetmiş olması… Bu çok doğal bir evrilme. Aslında bir kuşak dönüşümü. Düşünün, köylüsünüz ve köyde eviniz var. Bakımı zor, bağı bahçesi bir dert. İlk fırsatta, daha kolay olduğu için şehirde bir apartman dairesi alırsınız. Ama bu da yorucu ve sıkıcı gelir. Derken ekonominiz düzeldiği llk anda müstakil yaşama geçersiniz. Çünkü bağ bahçe, sağlıklı ürün gibi kaygılarınız oluşur, tarih bilinciniz artar, geçmiş daha anlamlı ve güçlü gelir. Böylece öze dönüş başlar. Köydeki eve dönüp restore eder, oradaki eski yaşama dönersiniz. Ama tamamen yeni biri olarak… Sorunuza yanıt verecek olursam: “Mış” gibi yapmadan, toplum mühendisliğinden kaçınarak ve üstten bakmadan yerel bilgileri günümüz kullanıcısına sunmaya çalışıyorum. Kullanıcıların yeni olduklarını kabul ederek… BODRUM CAMİİ PROJESİ ÜZERİNE… Fütüristik Bodrum Camii projeniz de çok konuşulmuştu… Aslında mevcut bir proje yapılmış ve inşaatı başlamıştı. Yapılan proje, geleneksel Osmanlı camilerinin bir taklidi olduğu için Bodrumlular’dan eleştiri almıştı. Aynı zamanda iri bir yapı olduğu için doku açısından yanlış proje olduğu konusunda herkes mutabıktı. Yerel ve merkezi yönetimden bir talep oluştu ve ben öyle dahil oldum. Mevcut inşaatın geldiği yeri koruyarak, yıkmadan, Bodrum’a ait, Ege’nin içinde olduğunu hissettiren bir cami yapmaya çalıştık. MARDİN’DEKİ MARİN PROJESİ Bir de Mardin’deki iddialı Marin projesi var. O projeyi anlatabilir misiniz? Şöyle: Mardin’de yeni bir proje için bize ulaştılar. Yeri ilk öğrendiğimde çok şaşırdım. Çünkü Mardin’in yeni yerleşimine bakan, tarihi dokunun içinde olmayan, ama kalenin hemen dibinde konumlanmış bir arazi söz konusuydu. Üstelik arazi içinde irili ufaklı beş mağara da bulunuyordu. Bu da bizi epey heyecanlandırdı. Mardin’in geçmişiyle geleceği konusunu işleyebileceğimiz bir yer olduğunu gördüm. Biz de bir Mardin taklidinden ziyade, Mezopotamya’nın dağ köylerini referans aldık. Malum, bu köyler iki veya üç kuşak boyunca kurulur ve nihai görüntüsüne ulaşır. Mardin gibi şehirler ise binlerce yıllık bir zaman diliminde kendini var eder. Bu yerel tespit vesilesiyle yol haritamız daha belirgin hale geldi. Projenin amacı sadece Mardin’in tarihi dokusunu deneyimlemek değil, Mezopotamya’ya dair bir kültür ve bilgi oluşturma amacıyla kurgulandı. İçince mescit, şapel, konferans salonları, kütüphane, sanat galerisi, restoranlar, otel, konut ve ofisler bulunuyor. Bu kadar çok fonksiyonu bir arada bulundurması Mardin coğrafyası için çok şey ifade ediyor. MİMARDAN BEKLENTİM ÇOK! Disiplinler arası düşünmeye açık bir yaklaşımınız var. Mimarlık dışındaki hangi alanlar sizi besliyor ya da mimari düşünce yapınızı etkiliyor? Mimarlığı yaparken sakin kalmaya çalışıyorum, ancak başkalarının ürettiği mimarlığa sakin kalamıyorum! Hayranlık ya da eleştirimi en yüksek dozda yaşıyorum. Mimarlık okuması yaparken mimardan her şeyi beklediğimi itiraf etmeliyim. Hatta eleştirdiğim kavramları bile yapmalarını bekliyorum. Toplumu bilsin, topluma seslensin, yani toplum mühendisliği yapsın beklentisine giriyorum. Kendi projelerimde ise bu tavrı üstten bakış diye eleştiriyorum. Geriye çekilmeyi daha doğru buluyorum. O nedenle kendimi tenzih ederek söylüyorum. Mimar sosyoloji bilmeli, fotoğraf çekmeyi bilmeli, çok coğrafya görmüş ve anlamış olması gerekli, tarih bilmeli ve son olarak da bunların bir ara kesiti olarak kültürlü olmalı. Evet, mimardan beklentim çok! Ben de bu bağlamda öğretime devam ediyorum diyebilirim. Teknik olarak kendimi hâlâ bazı alanlarda öğrenci olmaya zorluyorum. Bu aslında öğrenmeyi sevmek. Yeni bir proje başladığında beceriksizmişim gibi bir his geliyor. Ama öğrenmeyi sevdiğim için hemen telefona sarılıp o alanda bana yol arkadaşlığı edecek olanları davet ediyorum. EN ETKİLEYİCİ YAPI MOR EVGİN MANASTIRI İlham aldığınız şeyler? Her şeyden etkilenen biriyim, ama doğayla tanımlayacak olursam: Taşrada, ardı sıra dizilmiş tepelerde yol almak. Taşrada yolda giderken, her tepenin ardında farklı bir şey var duygusuna kapılırım, ama her zaman birbirine benzeyen, kaybolan ve kıvrılan tekdüze yollar ile karşılaşırım. Bu benim için büyüleyici bir yanılma hissi! Düşünsenize bir mekanı böyle bir hisse sahip olacak şekilde kurgulamayı başarıyorsunuz. İnanılmaz olurdu. Sizi hâlâ büyüleyen ya da yeniden düşünmeye sevk eden bir mimari yapı ya da detay var mı? Abartılı gelebilir, ama dünya üzerinde benim için en etkileyici yapı Mor Evgin Manastırı. Mardin’de Turabdin Dağları’nda konumlanmış bir 4. yüzyıl yapısı. Yerine ait oluşuyla, hem saklanan hem görünen duruşuyla, yapı malzemesindeki nizami olmayışla, iç mekanda sunduğu atmosferiyle…

  • TASARIM-270 | Yuzu Magazine

    July 19, 2025 | DESIGN & INTERIORS TR BELOW WHERE DESIGN MEETS INNER WORK words Alp Tekin photos Furkan Uyan interior design Renda Helin Design Set atop the treetop-lined terraces of Ofton Elysium Es in Istanbul’s Beykoz district, The Awakening Space (In Turkish, it's called Uyandırma Merkezi) is more than just a beautifully designed loft—it’s a sanctuary where architecture and personal growth converge. Brought to life by personal development consultant Başak Akseki Doğan and designed by Renda Helin Design, the space was envisioned to support the journey toward balance of mind, body, and soul through thoughtful spatial energy. A DESIGN ROOTED IN NATURE AND BALANCE Every element in the space has been selected with intention. Raw natural stone and unfinished wood reflect the openness, simplicity, and honesty often found in the process of self-discovery. Framing it all is a lush forest view that brings a grounding stillness to the interiors. Renda Helin Design’s approach centers on balance—of light and shadow, color and texture. A palette of soft whites and pale pastels invites calm and clarity, while tactile materials like woven textiles, raw marble surfaces, and wooden accents engage both body and mind, layering the space with a quiet sense of presence. SYBOLISM IN THE SPACE More than just visual, the design weaves in layers of meaning: – Lofty ceilings nod to the idea of limitless personal potential. – A floor-to-ceiling curved and straight wall represents strength and structure, yet also flexibility and flow. – Three wooden sculptures—depicting a woman, a man, and a child—stand in for the family unit, evoking resilience, emotional depth, and the wisdom of lived experience. – A towering wall of bookshelves serves as a metaphor for lifelong growth and the ever-evolving path toward awareness. OBJECTS WITH PURPOSE Every corner of the loft is designed to deepen the experience. Enne’s tailored lounge seating and HAM Design’s armchairs bring comfort with restraint. Sound is grounded with Bang & Olufsen’s Beolit 20 speaker, while scent—through lavender, chamomile, and sandalwood incense and candles—helps balance the senses. Thoughtfully selected objects from Zara Home, Chakra, and Enza Home complete the space’s holistic narrative. TASARIMIN KİŞİSEL GELİŞİMLE BULUŞTUĞU MEKAN İstanbul Beykoz’da, Ofton Elysium Es’in orman manzarasına bakan teras katında konumlanan Uyandırma Merkezi, yalnızca estetik bir loft daire değil—aynı zamanda içsel dönüşümle mimariyi buluşturan bir sığınak. Kişisel gelişim danışmanı Başak Akseki Doğan’ın vizyonuyla hayata geçen projenin iç mekan tasarımı ve uygulaması Renda Helin Design imzası taşıyor. Uyandırma Merkezi’nde amaç; bireyin ruh, beden ve zihin dengesine odaklanan içsel yolculuğu mekanın enerjisiyle desteklemek. TASARIM DOĞALLIK VE DENGE ÜZERİNE KURULU Mekandaki her detay, her malzeme bilinçli bir şekilde seçilmiş. Ham doğal taş ve işlenmemiş ahşap gibi materyaller, kişisel gelişim sürecindeki sadeliği, açıklığı ve içtenliği temsil ediyor. Dört bir yandan içeri süzülen orman manzarası ise bu doğal dokuyu tamamlayarak mekana topraklayıcı bir huzur katıyor. Renda Helin Design’ın tasarım yaklaşımı ışık, gölge, renk ve dokular arasında bir denge kurmayı hedefliyor. Beyaz ve açık pastel tonlardan oluşan renk paleti, mekana ferahlık kazandırırken zihinsel dinginliği de destekliyor. Dokunma hissini pekiştirmek üzere kullanılan dokuma kumaşlar, ham mermer yüzeyler ve ahşap detaylar ise bedeni ve zihni devreye sokan sakinleştirici katmanlar yaratıyor. MEKANA İŞLENEN SEMBOLLER Uyandırma Merkezi sadece bir iç mekan değil, görsel bir metaforlar bütünü: - Yüksek tavanlar, kişinin potansiyelini hatırlatıyor. - Tavana kadar uzanan düz ve kavisli duvar, hem sağlam bir duruşu hem de hayatın akışına uyum sağlamayı simgeliyor. - Doğal ahşaptan yapılmış kadın, erkek ve çocuk figürleri; aileyi, tecrübeyi, yaşanmışlıkları ve duygusal esnekliği temsil ediyor. - Tavanı boydan boya kaplayan kitaplık ise gelişimin ve farkındalığın hiç bitmeyen bir yolculuk olduğunu hatırlatıyor. AMACA HİZMET EDEN MOBİLYALAR Mekanın her köşesi bu deneyimi derinleştirmek üzere tasarlanmış. Oturma alanlarındaki Enne imzalı mobilyalar ve HAM Design berjerler sade ve konforlu. Dengeleyici ses düzeni için Bang & Olufsen’in taşınabilir hoparlörü Beolit 20 tercih edilmiş. Lavanta, papatya ve sandal ağacı notaları içeren mum ve tütsülerle duyular desteklenmiş. Zara Home, Chakra ve Enza Home gibi markalardan seçilen objelerse bütünsel tasarım diline uyum sağlıyor.

  • DESIGN & INTERIORS | Yuzu Magazine

    July 2024 | Travel TURKISH BELOW MAGNIFICENT SERENITY on the edge of the CLIFF words Laura Cottrell T he view from Alila Villas Uluwatu, perched atop the limestone cliffs overlooking the ocean on Bali's Buket Peninsula, can be briefly described as follows: A perfect picture! Each of Alila's 65 villas overlooks the Indian Ocean. Designed by Singaporean architects WOHA, the villas have a natural feel with materials such as wood, stone and rattan. The wood is recycled from railroad ties and telephone poles. The bamboo ceilings and rattan in the modern interiors are locally sourced, and the roof of each villa is made from local lava rock. One of the most popular spots at Alila Villas Uluwatu is the Sunset Cabana Bar. At the Sunset Cabana Bar, where you can watch the sunset from the ocean view, it is possible to go to another dimension with the sound of the waves coming from below and a cocktail to sip! One of Alila Villas' standout features is its restaurants. The Mediterranean-inspired Cire, with its focus on fresh vegetables, fruits, legumes, fish and olive oil, and the Warung, serving healthy traditional Balinese dishes, are sanctuaries for foodies. www.alilavillasuluwatujourney.com UÇURUM kenarındaki ŞAHANE DİNGİNLİK B ali’nin Buket Yarımadası’nda, okyanusa doğru uzanan kireçtaşı kayalıklarının üzerindeki uçurumda konumlanan Alila Villas Uluwatu’nun manzarasını kısaca şöyle tanımlamak mümkün: Kusursuz bir resim! Alila’daki 65 villanın her biri Hint Okyanusu manzaralı. Singapurlu mimarlık ofisi WOHA tarafından tasarlanan villalar ahşap, taş ve rattan gibi malzemeler sayesinde doğal dokunuşlara sahip. Ahşap malzemeler demiryolu traversleri ve telefon direklerinden geri dönüştürülerek elde edilmiş. Modern stildeki iç mekanlarda yer alan bambu tavanlar ve rattanlar ise lokal üretim. Her villanın çatısında lokal lav kayaları kullanılmış. Alila Villas Uluwatu’nun en gözde noktalarından biri Sunset Cabana Bar. Günbatımının okyanus manzarasına bakarak görkemli bir şekilde izlenebildiği Sunset Cabana Bar’da, aşağıdan gelen dalgaların sesi ve yudumlanacak kokteyl eşliğinde başka bir boyuta geçmek gayet mümkün! Alila Villas’ın güçlü yanlarından biri de restoranları. Akdeniz'den ilham alan ve taze sebze, meyve, baklagiller, balık ve zeytinyağı odaklı Cire ile sağlıklı geleneksel Bali yemekleri sunan The Warung; yemek meraklıları için kutsal birer mabed niteliğinde. www.alilavillasuluwatujourney.com

  • ART

    Nisan 2022 | Art | İtalya Venedik Bienali gündeminde neler var Yazı | Onur Baştürk Fotoğraflar | Pavlo Makov & Maria Lanko (Photo Credit: David Levene/ The Guardian) Cecilia Alemani (Photo Credit: Liz Ligon) Türkiye Pavyonu (Photo Credit: Marta Tonelli) D ünyanın en eski ve uzun süreli bienali olan Venedik Bienali, pandemi nedeniyle bir yıl ertelendikten sonra 23 nisanda halka açılıyor. 27 Kasıma kadar sürecek olan bienalin 59. edisyonu için konuşulan gündem maddelerinin birinci sırasında şu var: Kadınların zaferi! Şimdiye kadar ana sergisinde ağırlıklı olarak erkek sanatçılara yer veren Bienal’deki kadın-erkek oranı bu yıl radikal bir şekilde tersine çevriliyor. Bienalin İtalya doğumlu küratörü, aynı zamanda New York High Line Art'ın yönetmeni olan Cecilia Alemani Bienal’in ana sergisi için 213 sanatçı seçti. Bu sanatçıların yüzde 90’ı kadın. Etkinliğin küratörlüğünü yapan ilk İtalyan kadın olan Alemani bir röportajında, #metoo hareketinin son birkaç yılda getirdiği radikal değişikliklere rağmen anavatanı İtalya'nın “çok fazla cinsiyetçi” kaldığını itiraf etmişti. Alemani'nin kadın sanatçılara ağırlık vermesi sanat dünyasında şık bir telafi olarak değerlendiriliyor. Büyük serginin ana teması ise ünlü sürrealist ressam Leonora Carrington’ın oğullarına anlattığı hikâyelere eşlik etsin diye yaptığı çizimler, yani “Düşlerin Sütü”. SEKİZ ÜLKE İLK KEZ SERGİ YAPIYOR Aslında Venedik Bienali bu yıl pek çok ilki yaşıyor. Mesela sekiz yeni ülke bienaldeki ilk sergisini yapıyor: Kamerun, Kazakistan, Kırgız Cumhuriyeti, Namibya, Nepal, Umman, Uganda ve Özbekistan. Özellikle Kazakistanlı kolektif sanatçı grubu ORTA’nın sergisi şimdiden konuşuluyor. Bir başka yenilik ise Norveç Pavyonu’nu yerli Sami sanatçılarının devralacak oluşu… TÜRKİYE PAVYONU’NDA FÜSUN ONUR Venedik Bienali’nin Türkiye Pavyonu’nda İKSV organizasyonuyla Füsun Onur’un “Evvel Zaman İçinde” adlı sergisi yer alacak. Merakla beklenen bir diğer süperstar sergi Amerikalı heykeltıraş Simone Leigh'in siyahi kadınları anlattığı güçlü işlerinin yer alacağı sergi. “TÜKENİŞ ÇEŞMESİ”NİN ANLAMLI HİKÂYESİ Bir yandan bu yıl tüm gözler Ukrayna Pavyonu’nda. Çünkü pavyonun ana sanatçısı Pavlo Makov’un “Tükeniş Çeşmesi” adlı yerleştirmesinin Venedik’e getiriliş hikâyesi yıllar sonra film olacak denli anlamlı. Rusya’nın 24 şubatta ülkelerini işgal etmesiyle Venedik Bienali’ne katılımlarının zorlaşacağını anlayan Pavlo Makov ve küratör Maria Lanko, hızlı bir karar sürecinden sonra arabalarının bagajına Tükeniş Çeşmesi’ni oluşturan bronz hunileri yüklemiş ve Venedik’e doğru yola çıkmışlar. Ama tabii yerleştirmede yer alan 78 adet huniyi bagaja sığdırmaları mümkün olmamış. Bu nedenle bir kısmını İtalya’da yeniden yaptırmışlar. Lanko ve Makov, The Guardian’a verdikleri röportajda onları o gece Venedik’e doğru yola çıkaran ana motivasyonu şöyle açıklıyor: “Rusya, Ukrayna'yı ve Ukrayna kültürünü ortadan kaldırmak istiyordu. Kültürü yoksa Ukrayna da yok! Sergiyi kurmak için o gece bizi İtalya'ya gitmeye zorlayan duygu buydu. Burada olduğumuzu, var olduğumuzu göstermek için kararlıydık”. UNUTMADAN Bienal, Venedik’in iki alanında gerçekleşiyor. Biri Giardini, diğeri Arsenale. Venedik Bienali 2022, Türkiye Pavyonu, Füsun Onur

  • ART

    Mart 2021 | Art | Dünya Nereden nereye: Beeple’ın kripto rekoru Yazı | Onur Baştürk B eeple’ın “İlk 5000 Gün” adlı kolaj dijital eseri, New York Times’ın manidar deyişiyle “JPG dosyası”, Christie’s müzeyede evinde yapılan açık artırmanın sonucunda 69 milyon dolara satıldı! Üstelik 255 yıllık müzayede evi tarihinde ilk kez bir satış için kripto para birimi Ethereum’u kabul etti. 100 dolarla başlayan eser için fiyat teklifleri aslında son gün 30 milyon dolarda kalmıştı. Ancak son anda teklifler hızlandı ve açık artırma iki dakika daha uzatıldı. Sonunda eserin fiyatı bir anda 60 milyon doların üzerine çıktı. Bu sonuca göre Jeff Koons ve David Hockney’den sonra yaşayan bir sanatçı için elde edilen üçüncü en yüksek açık artırma fiyatı elde edilmiş oldu. Peki Beeple ya da asıl ismiyle Mike Winkelmann kim mi? Aslında Mike düne kadar kendine asla “sanatçı” demiyordu. Hatta kendi halinde web sitesi ve instagramında takılıyordu diyebiliriz. Ama aralık ayında dijital eserlerinden kazandığı toplam para 3.5 milyon doları bulunca işler tabii ki değişti. HER GÜN BİR BAŞKA ÇİZİM 39 yaşındaki Mike’ın hikâyesi 5 bin kişilik bir kasaba olan North Fond du Lac, Wisconsin'de başladı. Burada büyüyen Mike, 2003 yılında bilgisayar bilimi derecesiyle mezun olduğunda herhangi bir sanat eğitimi almamıştı. Kurumsal web siteleri tasarladığı kısa bir kariyerin ardından Mike, İngiltere'de her gün bir eskiz yaparak dikkat çeken bir sanatçı olduğunu duydu. Bu fikir hoşuna gitti ve Cinema 4D adlı programı kullanarak “Everydays” adını verdiği projesine başladı. Kendi ismi yerine de Beeple ismini kullanacaktı. Peki Beeple ne anlama geliyor? Aslında 80’lerde meşhur olmuş bir oyuncağın adı. Işığa ve sese yanıt olarak burnu yanan Beeple’ı hatırlayan ‘boomer’lar mutlaka çıkacaktır aramızda. Neyse, hikâyeye geri dönelim… Beeple’ın günlük ürettiği seri ilk kez Mayıs 2007'de başladı. O zamandan beri değişmeyen tek şey ise şu oldu: Popüler kültürle distopik bir geleceği bir arada buluşturan çizimler yapması. Tuhaf, komik, yer yer rahatsız edici olabilen çizimler… VE KRİPTO SANAT PAZARI DEVREYE GİRER… Gerçekten de Winkelmann tam on üç yıldır hiçbir günü kaçırmadan “Everydays” için çizim yapmayı sürdürdü. Buna kendi düğünü ve iki çocuğunun doğduğu gün dahil! Sonunda çarpıcı görselleri ilgi çekmeye başladı. 2018'de Louis Vuitton’un sanat yönetmeninden görsellerini kullanma konusunda teklif aldığında şaşkındı. Çünkü moda dünyasından bihaberdi. İlk düşündüğü şey şuydu: “Louis Vuitton hâlâ yaşıyor mu?” Bundan sonrasında artan ilgi devam etti ama Winkelmann hiçbir çalışmasını satmayı düşünmüyordu. Daha doğrusu, “jpeg” olarak ürettiği bu dijital çizimleri nasıl satacağını bilmiyordu! 2020'nin ikinci yarısında Winkelmann, blockchain teknolojisi ve ortaya çıkan kripto sanat pazarı hakkında bilgi almaya başladı. Çünkü NFT, yani “Non-Fungible Token” piyasası 2021 yılında popülerliğini giderek yükseltiyordu. Özel bir kriptografik token türü olan NFT’yi değerli kılan ise bir başka örneğinin bulunmaması ve dolayısıyla karşılıklı olarak kendi türünden başka bir token ile takasının yapılmamasıydı. NFT pazarının dijital sanat oyuncularından Nifty Gateway'in bir temsilcisi, Eylül 2020'de Winkelmann’a Beeple'ın popülaritesine dikkat çeken bir mesaj attı. Aynı mesajda şöyle yazıyordu: “Bir gün bu üretimi bırakmayı düşünüyor muydu?” Çünkü eğer öyleyse bu eserler çok değerli hale gelecekti. Winkelmann önce bu mesajı ciddiye almadı, ama sonra kararını verdi: Evet, eserlerini bu pazarda satacaktı. Ekim ayında sadece test için üç eserini açık artırmaya çıkardı. Bu satış Nifty’yi anında çökertti! O dijital parçalardan biri olan “Kavşak” tam 66 bin 666 dolara satıldı. 1766’DA KURULAN MÜZAYEDE BİR JPEG SATIYOR Sonrası çorap söküğü… İlerleyen haftalarda açık artırmalarda yaptığı satışlardan 3.5 milyon dolar kazanmıştı. Üstelik geleneksel sanat piyasasının aksine, ikinci satışların da yüzde 10’unu yine kendisi kazanacaktı. Çünkü herhangi bir galeri temsiliyeti yoktu. Sonunda geleneksel sanat piyasası da Beeple’a kayıtsız kalmadı. En eski müzayedelerden biri olan Christie’s şubat başında MakersPlace adlı NFT oyuncusuyla birlikte ilk Beeple eserini açık artırmaya çıkaracağını duyurdu. Böylece Beeple, Christie’s’e kriptoyu getiren isim olarak da tarihe geçmiş oldu. İşin bir de şu kısmı var tabii: Beeple’ın yaptığı ne kadar sanat? Tüm bunlar hali hazırda var olan geleneksel sanata büyük bir darbe mi indirecek? Bekleyip göreceğiz…

  • TASARIM-1

    January 2024 | Design & Interiors english below G a m F r a t e s i POETRY, STORY AND WOOD words Onur Baştürk 1840’lar… Michael Thonet ahşabı sıcak buharla şekillendirerek kavisli, zarif, ahşap olması nedeniyle hem güçlü hem de gayet hafif bir mobilya ortaya çıkardı. Bu yeni ürün dönemin ağır tasarımlarını bir anda geri plana attı ve o noktadan sonra Michael Thonet’nin ilerleyişini kimse durduramadı. Özellikle de bir ikon haline gelen No.14 sandalyesi sayesinde. Bugün Michael Thonet’nin zarif ahşap geleneği modern dokunuşlarla yaşamaya devam ediyor. Çünkü Gebrüder Thonet Vienna (GTV) markası, uluslararası sahnenin önde gelen tasarımcılarıyla iş birliği yaparak bu yüzyılın ruhuna uygun koleksiyonlar ortaya çıkarıyor. O tasarımcılardan biri de GamFratesi Studio. Danimarkalı Stine Gam ve İtalyan Enrico Fratesi’nin 2006’da kurduğu stüdyonun tasarım anlayışı gelenek ve yenilenmenin birleşmesi üzerine kurulu. Nitekim Stine ve Enrico ikilisi, Danimarkalı mobilya ve zanaat geleneğinin yanı sıra klasik İtalyan entelektüel ve kavramsal yaklaşımını tasarımlarında kullanmayı ihmal etmiyor. GamFratesi’nin GTV için tasarladığı seriler arasında en çok öne çıkanlar ise Targa Sofa, Allegory Desk ve MOS serisi. ALLEGORY DESK’İN YAPIMI KARMAŞIKTI Hayranı olduğum ‘Allegory Desk’ tasarımıyla ilgili aklınızdan geçen alegoriyi merak ediyorum. Gerçekten bu tasarıma yüklediğiniz başka anlamlar var mı yoksa bu sadece dikkat çekmesi için konulmuş bir isim mi? Aslında “Allegory Desk”in yaratım ve yapım aşaması oldukça karmaşıktı! Ama şu kesin: Bir şiir ve hikâyeyle bağlantısı olan bir masa tasarlamak istiyorduk. Bu öyle bir hikâye olmalıydı ki, tamamen kendiliğinden gerçekleşmeliydi. “Alegori” de edebi, büyük, karmaşık fikirleri ulaşılabilir bir şekilde ifade etmek için kullanılan hikâye ya da görüntü anlamına geliyor. Bu projenin uygulaması ve tasarımıyla ilgili güzel bir metafor olur diye düşünüp bu ismi verdik. GTV markası Avrupa tarihinin büyük bir parçası. Tasarımcı gözüyle bu köklü markaya ve onun gelecek vizyonuna bakışınız nedir? GTV gelenekler ve zanaatkârlıkla ilgili hikâye anlatan bir marka. Bu nedenle DNA'sını her projede tutarlı bir şekilde ifade etmek gerekiyor. Onun haricinde tasarıma modern bir dokunuş yapmak bizim için esas olan nokta. Bükülmüş ahşap ve Viyana hasırı gibi geleneksel, doğal malzemeleri kullanarak hâlâ güncel olabileceğini de kanıtlıyor GTV. Bu nedenle gelecek vizyonunun yanı sıra bu tasarım tutarlılığını korumanın hâlâ mümkün olduğunu düşünüyoruz. Kendi tasarım anlayışınızla GTV’nin anlayışı hangi noktalarda birleşti? İlk projemiz Targa, kanepenin de içinde yer aldığı bir dizi mobilyaydı. Önceliğimiz bir kanepe yaratmaktı, ancak bizim için bu basit bir kanepe yaratmak anlamına gelmiyordu. GTV’nin tüm niteliklerini barındıran bir kanepe olması gerekiyordu: Ahşap, döşemeyi destekleyen güvenilir bir yapı ve hepsini şık bir şekilde taşıyan modern çizgiler. GTV için yapılan serilerde kullanılan malzeme genel olarak belli: Buharla bükülmüş masif kayın ağacı. Bir anlamda başrol malzemenin. Bu malzemeyle çalışmak nasıl bir şey? Malzeme doğal olduğu için projeyi yöneten de o malzeme oluyor. Biz projelerde dürüst olmayı seviyoruz. Bu nedenle malzemenin doğal kapasitesini zorlamak istemiyoruz. Malzemeye meydan okumayı seviyoruz ama projenin sonuna kadar da ona saygı duyuyoruz. Sonuçta ahşap ürünün son haline ulaşmak için bir araç. Dijital çağda tasarımlar hızla kopyalanıyor ya da insanlar Pinterest’te gördüğü her şeyin aynısını yaptırmak için uğraşıyor. Bu konuda ne hissediyorsunuz? Ne yazık ki çok kopya görüyoruz! Markalar için özgünlüklerini anlatmak kesinlikle çok önemli hale geldi. Mobilyaların da yaşanmışlığı olduğuna ve sık değiştirilmemesi gerektiğine inananlardanım. Hatta nesilden nesile aktarılan mobilyalar daha değerli oluyor. GTV için tasarladıklarınız da bana öyle geliyor. Peki GTV için yapılanlar arasında hangi parçanın sizden sonraki nesle aktarılmasını isterdiniz? Tasarımın sürdürülmesi ve gelecek nesillere aktarılması konusunda seninle hemfikiriz. Sahip olduğumuz parçaların çoğunu çok seviyoruz. Ama “Targa Sofa” bizim en değerli mobilyalardan biri. Stüdyo ve evde sürekli olarak onu görüyor, samimi bir şekilde değer veriyoruz! Sizi şu an istediğiniz bir tarihe ışınlayabileceğimi ve sadece bir aylığına gittiğiniz yılın yaşam tarzını görmenize olanak tanıyacağımı söylesem; hangi yıla gitmek isterdiniz? Kesinlikle 1950'lere ışınlanırdık. Bir ay boyunca Paris üzerinden Kopenhag’a, oradan Milano'ya geçip Avrupa’yı gezerdik. İnsanların savaş sonrası kendilerini keşfettiği, başarmak için çok sayıda olasılık bulduğu, olumlu bir ruhla karakterize edilen bir dönem olduğu için değil. Bu zaman dilimi aynı zamanda mobilyaları, projeleri ve mimarisiyle de çok dikkat çekici. 1840s… Michael Thonet designed wooden furniture that he bent with hot steam. It was curved, elegant at the same time robust and yet light. This new product pushed the bulky designs of the time into the background, and no one could stop Michael Thonet’s growth after that moment. The No.14 chair, in particular, has become an icon and helped him with this growth. Today, Michael Thonet’s elegant wooden furniture legacy goes on with modern accents, thanks to the Gebrüder Thonet Vienna (GTV) brand’s collaboration with top worldwide designers to develop collections in line with the spirit of the twenty-first century. GamFratesi Studio is among these designers. The design approach of the company, created in 2006 by Danish Stine Gam and Italian Enrico Fratesi, is focused on a blend of history and renewal. Stine and Enrico’s designs combine the classic Italian intellectual and conceptual style with the Danish furniture and craft heritage. The Targa Sofa, Allegory Desk, and MOS Series are among the most notable GamFratesi for GTV designs. ALLEGORY DESK WERE QUITE COMPLEX I am curious about the allegory that crosses your mind about the "Allegory Desk" design that I admire. Do you have other meanings for this design, or is it just a name to attract attention? In fact, the creation and construction of the “Allegory Desk” were quite complex! But one thing is certain: We wanted to design a table that had a connection with a poem and a story. It had to be such a story that it had to happen completely spontaneously. “Allegory” also means a story or image used to express literary, large, complex ideas in an accessible way. We thought that it would be a good metaphor for the implementation and design of this project, so we named it. The GTV brand is a big part of European history. What is your view of this well-established brand and its vision for the future? GTV is a brand that tells a story about tradition and craftsmanship. For this reason, it is necessary to express its DNA consistently in every project. Apart from that, making a modern touch to the design is the main point for us. Using traditional, natural materials such as bentwood and Viennese straw, GTV also proves that it can still be up to date. That's why we think it's still possible to maintain this design consistency alongside the vision for the future. Where did your design approach intersect with the GTV? Our first project was a series of furnishings that Targa sofa was part of them. The brief was to create a sofa, but for us, it shouldn't be just a simple sofa. We must create a sofa that contain all the qualities of GTV: wood rethought with contemporary lines with a simple construction that could support the upholstery. And the presence of the Vienna straw must be discreet yet elegant. I think the success of this product is related to the people who were able to read these values. We applied the same guidelines then to the other products. Let's say that we liked to range from seats to complement to upholstery: it was a complete journey. The material used in the series made for the GTV is generally clear: Steam bent solid beech wood. In a sense, it’s playing the lead. What is it like to work with this material? Since the material is natural, it is the material that manages the project. We are honest in projects we love. Therefore, we do not want to strain the natural capacity of the material. We like to challenge the material, but we respect it until the end of the project. After all, wood is a tool to reach the final state of the product. In the digital age, designs are copied rapidly, or people are trying to replicate everything they see on Pinterest. How do you feel when you see copies or similar designs of your designs? Unfortunately, we see too many copies! It has become absolutely crucial for brands to convey their authenticity. I am one of those who believe that furniture should be used and not replaced frequently. Furnitures passed down from generation to generation increases value. Your designs for the GTV for example... Which one of them do you want to pass down to the next generation? We agree with you that the design should be preserved and passed down to future generations. We adore most of our design pieces, but the "Targa Sofa” is our most prized possession. We see it all the time in the studio and at home, and we adore it! If I told you that I can teleport you to a date now, which year would you like to go and why? We'd teleport back to the 1950s. For a month, we would travel to Copenhagen via Paris, then to Milan, and then tour Europe. Not because the postwar period is characterized by a positive spirit in which people discovered themselves and discovered many opportunities to achieve. This period is also significant for its furniture, projects, and architecture.

  • ART

    February 2024 | Art & Culture TR BELOW AMERICAN GLITCH What can the world trust? words Alp Tekin Technology, memory, American mythologies and narratives are always at the center of the work of New York-based multimedia artist duo Orejarena & Stein. And they currently have an ongoing exhibition titled "American Glitch" at Palo Gallery in New York. Presenting a series of new and recent photographs, "American Glitch" explores the slippage between fact and fiction. Orejarena & Stein examine how society is forced to question what is real and what is fake in the midst of an endless sea of information available at all times. It makes us question that too: What can the world trust, and what is a ‘glitch’? According to Orejarena & Stein, screen domination, conspiracy theories, fake news, and the emergence of the metaverse call us to question our reality and our potential existence in "simulation". Orejarena & Stein transform tools that others would consider artistic mistakes into intentional elements to provoke reflection on the intersection of technology, perception, and human experience. Using digital elements such as Adobe Photoshop and artificial intelligence tools, the exhibition combines large-scale prints of Orejarena & Stein's photographs with smaller prints of their "archive of real-life glitches" in an installation. New York merkezli multimedya sanatçı ikilisi Orejarena & Stein’ın çalışmalarında teknoloji, hafıza, Amerikan mitolojileri ve anlatıları her daim başrolde. Ve şu an ikilinin New York’taki Palo Gallery’de devam eden “American Glitch” isimli bir sergileri var. Bir dizi yeni ve yakın tarihli fotoğrafın sunulduğu “American Glitch”, gerçek ile kurgu arasındaki kaymayı inceliyor. Orejarena & Stein, her an ulaşılabilen sonsuz bilgi denizinin ortasında kalan toplumun neyin gerçek neyin sahte olduğunu sormak zorunda kalmasını inceliyor. Bize de bunu sorgulatıyor: “Dünya neye güvenebilir ve aksaklık nedir?” Orejarena & Stein'a göre ekran hakimiyeti, komplo teorileri, sahte haberler ve Metaverse’ün ortaya çıkışı; gerçekliğimizi ve ‘simülasyon'daki potansiyel varlığımızı sorgulamaya çağırıyor. Adobe Photoshop ve yapay zekâ araçları gibi dijital unsurların kullanıldığı sergide, Orejana & Stein'ın fotoğraflarının büyük ölçekli baskıları ile 'gerçek hayattaki aksaklık arşivi'nin daha küçük ölçekli baskıları bir enstalasyonla bir araya getiriliyor.

  • TASARIM-1

    May 2024 | Design & Interiors english below The perfect tranquility in L.A.'s cool neighborhood words Karine Monie photos Neue Focus L os Angeles’daki Los Feliz, Hollywood bölgesinde yer alan şık bir yerleşim bölgesi. En iyi eğlence, restoran, butik ve iki nefis Frank Lloyd Wright evine ev sahipliği yapan Los Feliz, aynı zamanda kültürel kurumlara (Barnsdall Sanat Merkezi ve Autry Amerikan Batı Müzesi gibi) çok yakın. Louis & Rose'un müdürü, gayrimenkul geliştiricisi ve tasarımcı JD Irpino’nun evi de burada yer alıyor. "Şehrin bu bölgesini ve özellikle bu caddeyi - Nottingham Avenue - her zaman sevmişimdir” diyen JD Irpino’nun evinin tasarım ilhamı ise Kaliforniya sahili ve Fransız kırsalı. Bu nedenle mavi ve yeşil tonlardan oluşan yumuşak renk paleti, doğal taşlar ve ahşaplar; Güney Kaliforniya yaşam tarzına özgü rahat ama zarif bir atmosferde bir araya getirilmiş. Ev, İtalyan Arabescato şöminesi, ayrı bir kahvaltı köşesi ve eski İtalyan aydınlatma parçaları ile çarpıcı bir büyük odaya sahip. Yemek odası ise Pierre Frey'in el yapımı duvar kâğıdıyla süslenmiş. Ayrı kahvaltı köşesi hızlı yemek yemek, çalışmak ya da ders çalışmak için ideal. Büyük boy bir adaya sahip mutfakta ise Calacatta Monet mermeri hakim. Ayrıca Sub-Zero paslanmaz çelik aletler, Waterworks armatürler ve bir Wolf serisi bulunuyor. Tuvalet ise Calacatta Viola mermeri ile kaplanmış. Evde ayrıca Gregorius Pineo ve Hollyhocks'tan duvar kağıtları, çoğu İtalyan olan ve JF Chen ve Galerie Half'dan temin edilen vintage aydınlatma parçaları ile Visual Comfort ve Lightology'den bir seçki bulunuyor. L os Feliz in Los Angeles is a chic residential neighborhood in the Hollywood district. Home to the best entertainment, restaurants and boutiques, Los Feliz is also close to cultural institutions (such as the Barnsdall Art Center and the Autry Museum of the American West). It is also the home of real estate developer and designer JD Irpino, principal of Louis & Rose. "I've always loved this area of the city and this street - Nottingham Avenue - in particular,” says JD Irpino, whose home is inspired by the California coast and the French countryside. Hence the soft color palette of blues and greens, natural stones and woods are combined in a relaxed yet elegant atmosphere typical of the Southern California lifestyle. The home features a stunning great room with an Italian Arabescato fireplace, a separate breakfast nook, and vintage Italian lighting pieces. The dining room is adorned by a Pierre Frey handmade wallpaper. The separate breakfast nook is perfect for quick meals, work or studying. In the kitchen with an oversized island, Calacatta Monet marble prevails. There are also Sub-Zero stainless-steel appliances, Waterworks fixtures and a Wolf range. The powder room is filled with Calacatta Viola marble. All rooms feature custom fabricated steel windows and doors that open onto the expansive grounds and invite an abundance of natural light.

  • İNSAN-91 | Yuzu Magazine

    July 6, 2025 | VOL 15 JULIANA CAVALCANTI a CITY, a CALLING, a DESIGN JOURNEY words Laura Cottrell & Onur Basturk Is the city that makes you happiest also the one that leads you to your true calling? For Juliana Cavalcanti, the answer is yes. Born in Brazil, her journey took her from São Paulo to Lisbon, then London, and ultimately back to Lisbon—the city where she instantly felt at home and discovered her passion for interior design. A LONG BUT ORGANIC JOURNEY Juliana, let’s start from the beginning. You began your career in fashion, right? Yes, my journey has many different chapters, and each has taken me down a unique path. I graduated in fashion design in São Paulo and worked at a luxury brand in Brazil for a few years. But I always dreamed of living in Europe. I initially planned to move to Milan for a master’s in fashion marketing, especially since I have an Italian passport. But then I visited Lisbon to see my best friend—this was 18 years ago—and everything changed. I felt so incredibly happy here that I decided to stay. I met so many wonderful people who made me feel good, and I couldn’t see any reason to leave. I was young and very free-spirited! I started working at my friend’s fashion showroom, but I soon realized it wasn’t enough for someone like me, who thrives on hard work. So, I moved to London for a job at another company. However, after living there for a little over a year, I missed my life in Lisbon—its sunshine, its people—so much that I returned! I realized this was my happy place, no matter what. I stayed in fashion for a few more years. I launched my own brand and worked as a creative director, which I enjoyed. But Lisbon wasn’t a strong market for fashion, and I began feeling frustrated. Over time, I also started seeing the industry differently—it all felt a bit shallow to me. Around that time, I got an offer to rebrand a new hotel in Chiado owned by a French client. My role as creative director involved elevating the hotel’s image, and I loved it! I fell in love with hospitality and began consulting for other hotels, helping them with creative direction and experience design. Often, we’d also discuss interior design concepts, and that’s when I realized how much I enjoyed that aspect. One day, a client who couldn’t find an interior designer they liked asked me to create the entire space with them. That was my first full dive into interior design. From there, my career naturally shifted towards this field. Eventually, I decided to leave all my consulting work as a creative director behind and open my own studio dedicated entirely to interior design and decoration. It’s been a long but organic journey. There were many challenges, but I can confidently say I’ve found myself and love what I do more than ever before. Design should engage all of our senses. How do you incorporate this idea into your work? Absolutely! Engaging all the senses is at the heart of what we do. When you walk into a space, the first sense that comes alive is your vision. From there, so many details and choices influence how the space makes you feel—touch, sound, and even scent come into play. What’s your top priority in the design process? Colors and textures? Our main goal is to make people feel comfortable and welcome. We aim for subtle elegance—spaces that invite rather than overwhelm. Colors and textures play a huge role. Rich textures add depth and sophistication without being excessive. I love working with warm earth tones because they feel grounding and inviting. Even small details, like the thickness of a shelf or the softness of a curve, can completely change the way a space is experienced. Your designs have a calm elegance. Would you take on a project that prioritizes extravagance? It depends on how far it deviates from our style. I love a challenge, but if a project doesn’t align with my aesthetic or values, I’d rather not take it on. When you’re creative, you need to be passionate about what you’re working on—people can feel that energy in the final result. How does Lisbon influence your work? Lisbon inspires me with its understated beauty, which we try to reflect in our projects. The light, the sense of space that comes from the river, the hills that create varying levels—there’s so much about this city that sparks creativity. Do you prefer designing homes or public spaces like hotels and restaurants? I think I love both, but in different ways. Clients who value design are often more willing to invest in their homes, which allows for more unique pieces. In public spaces, there are sometimes restrictions due to the risk of damage to high-value items, but these constraints can push you to be more creative. The process is also different—public spaces tend to be more dynamic and professional, while home projects are slower and often involve personal family matters, which can make them more challenging. HIGHLIGHTS IN LISBON FOR DESIGN ENTHUSIASTS Which places in Lisbon would you recommend to design enthusiasts? You can find inspiration just by wandering around Lisbon, but here are some highlights: MAAT MUSEUM: The architecture is stunning, and the museum sits along the Tagus River, hosting incredible exhibitions. MUSEU NACIONAL do AZULEJO: Tiles are a signature of Portuguese design and history. This museum, set in a historic palace, showcases their evolution over time and contemporary approaches. GALERIA DACIANO DA COSTA: Daciano da Costa is one of Portugal’s most iconic mid-century designers. This gallery is a must-see. GALERIA BESSA PEREIRA: The best spot for vintage furniture design! Also, don’t miss the incredible ceramic studios (check ahead for appointments) or art galleries: CERAMIC STUDIOS: Studio Mirante, Main Edition + Marta Cypel, Joana Passos, Marta Raimundo, Persson & Miller, Grau Ceramica, Sedimento Studio, Oficina Marques. ART GALLERIES: Galeria Francisco Fino, Galeria Foco, Galeria Madragoa, Galeria Rui Freire, Galeria Vera Cortes, Galeria Filomena Soares. for more Print VOL XV - 2025 970,00₺ Price Add to Cart

  • ART

    Nisan 2021 | Art | Türkiye Melisa Tapan ‘Gate 27’yi anlatıyor Yazı | Alp Tekin H er şey New York’ta başlamış. Melisa Tapan, Columbia Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken New York’ta yaşayan sanatçıların kendini geliştirmeye odaklı ekosisteminden etkilenmiş. Master sonrası bu ilhamla İstanbul’a döndüğünde uluslararası sanatçı ağırlama platformu Gate 27’yi oluşturmaya karar vermiş. Yeniköy’de açılan Gate 27’yi ünlü mimar David Chipperfield tasarlamış ve peş peşe sanatçılar gelmeye başlamış. Kısa süre sonra ikinci bir konuk sanatçı ağırlama evi de Ayvalık’ta açılmış. Gerisini Melisa Tapan’dan dinleyelim…. Gate 27 sadece bir konuk sanatçı ağırlama programına sahip değil. Aynı zamanda sanat platformu olma hedefi de var. Bu konudaki çalışmalarınız neler? Gate 27, profesyonel ya da sanat kariyeri gelişme sürecinde olan sanatçılara İstanbul’un hareketli kültür sanat hayatının hem içinde hem de aynı zamanda üretimlerine odaklanabilecekleri izole bir alan sağlıyor. Program kapsamında öncelikli bazı konularımız var. Bunlardan en önemlisi bir kültür sanat kurumu olarak çevreyle uyumlu, doğaya karşı duyarlı olmak. Bu konuda bizimle paralel düşünen ve hareket eden kurumlarla işbirliği içerisinde, katma değeri olan projeler üretmek. Diğer öncelikli konu ise yereldeki zanaatkârların yaratıcı alanlarda üretim yapan kişilerle bir araya gelmesi için bir alan oluşturabilmek. Bu konuda Gate 27 Ayvalık’ta ağırladığımız Bilal Yılmaz ve Lydia Chatziiakavou’nun çok kapsamlı çalışmaları var. Ayvalık’taki bina daha sonra mı açıldı? Açılıştan kısa süre sonra pandeminin olması Gate 27’yi nasıl etkiledi? Şu anda konuk sanatçı programı devam ediyor mu? Gate 27'nin Ayvalık'taki konuk sanatçı programı pandemi sonucunda hayat buldu. Salgının başlamasıyla yurt dışından gelen sanatçılarımız geri dönmek zorunda kaldı. Böylece Ayvalık, programı devam ettirmenin alternatiflerini ararken hızlandırdığımız bir çözüm olarak ortaya çıktı. Pandemi dolayısıyla Ayvalık’a olan talep oldukça yüksek. Oranın varlığı hem bize hem de sanatçılara çok iyi geldi. Şu anda Ayvalık’ta bir aylık periyodlarda, aynı anda en fazla iki kişiyi ağırlıyoruz. İçinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle İstanbul ve Ayvalık’ta yaptığımız tüm buluşma ve etkinlikleri de dijital ortamda organize ettik. Ayvalık yerleşkemiz bu süreçte hep aktifti. Yeniköy ise daha yeni canlanıyor. Sanırım sanatçıları Beral Madra ve Ahu Antmen’in de içinde yer aldığı danışma kurulu seçiyor değil mi? Sanatçılar Gate 27’de kaldıkları süreçte üzerine çalışacakları bir proje ile başvuru yapıyor. Çoğu zaman belirli temalar üzerinde çalışan sanatçıları araştırıyor, onları davet ediyoruz ve genellikle benzer konular üzerinde çalışan sanatçıları bir araya getirmeye çabalıyoruz. Beral Madra, Nazan Ölçer, Ahu Antmen ve Selçuk Artut’tan oluşan güçlü bir danışma kurulumuz var. Adayları onlarla birlikte değerlendiriyoruz. Başvuru yapılan projenin ihtiyaçları genelde kalma süresini belirleyen ana faktör oluyor. Sanatçının programının yoğunluğu ve Gate 27’deki atölyelerin uygunluğu da diğer önemli faktörler. Genelde sanatçılar 3 hafta ile 3 ay arası bir süre misafir ediliyor. Aynı zamanda iyi bir koleksiyoner olduğunuzu okumuştum. Mesela dijital, yeni medya işlerine bakışınız nasıl? Onları da alıyor musunuz? Kendimi koleksiyoner olarak tanımlamak için çok genç olduğumu düşünüyorum. Sevdiğim ve değer verdiğim parçalarım var, ama bunlara koleksiyon demek için henüz erken. Benim için sanatta bir eserin tekniğinden ziyade hikâyesi önemli. Konulara farklı açılardan bakmamı sağlayacak ve bir hikâyesi olan üretimler ilgimi çekiyor. Gate 27’deki 27’nin bir alt metni var mı? Gate 27 konuk sanatçı programına ilk olarak Yeniköy’deki yerleşkede, 2019 sonunda başladık. 27 kapı numaramızdı. Gate, yani kapı kelimesi ise sanatçıların burada geçirdikleri süre boyunca kendilerine, çevrelerine değer katarak ilerleyecekleri bir yolu, bir geçidi temsil ediyor.

  • ART-101 | Yuzu Magazine

    July 2024 | Art & Culture FOR TURKISH 10 AMAZING THINGS about NOMAD Capri words Onur Baştürk Founded in 2017 by Giorgio Pace and Nicolas Bellavance-Lecompte, the traveling exhibition format NOMAD took place for the third time at the magnificent Certosa di San Giacomo in Capri. Here are 10 unforgettable things about NOMAD Capri. 1. The limited edition "Faraglioni" collection by Dubai and Milan-based architect, artist and designer collective Etereo Design for Nilufar Gallery. The "Faraglioni" collection, which includes a centerpiece table, dining table, coffee table and two consoles, is designed to bring the splendor of the sea into the home. The bronze legs of the dining table in the collection are a reference to rock formations. "We create beauty to change the world," say Etereo Design founders Stefania Digregorio and Mirko Sala Tenna, who worked with a Brianza artisan to make the bronze shell perfectly resemble a rock. The glass on the table comes from the best workshops in Venice, the capital of Italian glass art. 2. "Future Relics" by Mexico City-based design and architecture studio ATRA. The versatile Beluga L-shaped modular sofa, the luxurious Egge chairs upholstered in long-pile alpaca, the elegant Pebble coffee table in white onyx marble and the unique Menaad series lighting reflect ATRA's relationship with nature, technological prosperity, spirituality and the interactions inspired by these themes. 3. The NOMAD Capri Party at the home of Antonino Aiello, founder and CEO of 100% Capri, the brand that has made linen a mainstream luxury fabric and expanded to major continental markets from St. Tropez to St. Barts, Miami to Dubai. The party continued late into the night, with dancers greeting guests on the white roof of the house. The party in the white house overlooking the Faraglioni cliffs was truly unforgettable. 4. Christian Pellizzari, who has been experimenting with applied art for years in addition to his career as a fashion designer, created lighting designs using Murano glass, marble and iron table lamps... Pellizzari's main inspiration for the lighting exhibited at Nilufar Gallery is nature and its sudden changes to adapt to climate change. 5. CELO1, the design studio of Costantino Gucci and Edward Raneri, presents a stunning series of mirrors and glass at the Rossana Orlandi Gallery... Costantino and Edward focus on creating objects and installations that interact with the viewer's perception, often working with reflective surfaces such as glass and mirrors. These materials affect the viewer's reflection in unexpected ways. For example, "Glimpse" is a mirror inspired by cosmic phenomena that suggests the presence of a larger circular form. 6. "Copia Conforme" by Fonderia Nolana, a workshop specialized in the creation of sculptures that combine craftsmanship with advanced technology... The exhibition of bronze and resin reproductions of artifacts from the National Archaeological Museum of Naples, in particular from the Villa Papiri collection, documents the collaboration between Fonderia Nolana and the Museum for the production of replicas. 7. Project "Capri Perspectives" dedicated to memory and architectural perspectives… Inspired by the history of Capri, the project includes a table designed by Giuliano Andrea dell'Uva and produced by Forma & Cemento, as well as blue and white brushed ceramic plates on the table. 8. “City of Silence" installation by German artist Wolfgang Laib at the entrance to the Certosa di San Giacomo… The installation is inspired by both the architecture of medieval Italy and the towers of silence used in ancient Iran for Zoroastrian excarnation rituals. The installation consists of 20 wax sculptures that are also traces of cityscapes, a recurring feature of Laib's visual narrative. It is as if Laib is presenting us with a kind of utopian, ideal city that belongs to everyone, but at the same time belongs to no one. 9. Nuria Mora's hand-painted ceramic sculpture "Totem" on display in the Volumnia and Spazio21 spaces... Enrica De Micheli's project is the rebirth of a historical and iconic space whose beauty has been hidden for years in the city of Piacenza. Enrica De Micheli, a gallerist with experience in antiques and modern design, presents an exhibition space dedicated to Italian mid-century design in an old Renaissance church in the heart of Piacenza. Founded in 2016 in Reggio Emilia, SpazioC21 is a center for creative projects and a dynamic exhibition space. 10. In the space of the Milanese gallery CARLOCINQUE, the hyper-realistic ceramic works of Bertozzi&Casoni, the recycled works of Roberto Mora... CARLOCINQUE Gallery, which organizes thematic and multidisciplinary exhibitions, will open a new branch in an elegant 18th century villa in Positano.

  • TASARIM-227 | Yuzu Magazine

    February 2025 | DESIGN & INTERIORS JOANA & JOSHUA’s ECO-CONSCIOUS VISION words Onur Baştürk They prioritize eco-conscious design and refuse to take on projects that threaten sensitive ecosystems. For them, sustainability is more than just a buzzword; it’s a core value. They also incorporate handmade elements that bring depth and texture to their work, favoring these over mass-produced, soulless perfection. I’m referring to Joana Gomes and Joshua Beck. Are you ready for an inspiring conversation with the duo who founded CO-LAB in Tulum, Mexico in 2010, and quickly brought their vision of biophilic architecture to life? Joana and Joshua, how did you meet and how did you decide to found CO-LAB? We first met in Rotterdam - Joana was working at MVRDV and Joshua at OMA. Our first collaborations on design competitions quickly showed how our shared values - especially in sustainability, design and craftsmanship - complemented each other. As our personal relationship grew, we realized that we enjoyed working together and saw an opportunity to bring our ideas to life through a collaborative practice. What began as a few collaborations naturally evolved into the founding of CO-LAB. Our goal was to create a design studio that combines environmental consciousness with artistry, and modern design with handcrafted elements. We aim to make architecture not only functional, but also emotionally resonant, deepening the connection between people, space and nature. Is there a specific reason why you chose Tulum as the location for CO-LAB? By the way, you also had a plan to open a CO-LAB office in Costa Rica. Did it open? Tulum was an ideal choice for us because of its raw, natural beauty - a perfect setting for developing designs that are in harmony with nature. It allowed us to fully explore our vision of creating sustainable, biophilic architecture. The landscape, climate, and local materials provided a unique canvas for our work. As for Costa Rica, the plan is still a work in progress. Given Costa Rica's strong commitment to environmental sustainability and its rich biodiversity, it fits perfectly with CO-LAB's philosophy; we are working on some projects there, but the office hasn't opened yet. What is your division of labor? Are your ideas and dreams mostly the same, or do you create projects with different ideas? We are both actively involved in every phase of a project, especially during the conceptual stages. Our diverse ideas enrich the creative process and encourage us to explore various possibilities, leading to more refined and cohesive designs. This dynamic exchange enables us to create spaces that are both functional and shaped by different perspectives. What do you think are the 3 most important characteristics of CO-LAB? 1. Integration with Nature: Our designs aim to bring the beauty of outdoor spaces into indoor environments, allowing for a deeper, more meaningful connection with nature. We believe that incorporating natural elements into everyday life has a profound effect on well-being, fostering a deeper appreciation for the environment and motivating a stronger desire to protect it. 2. Artisanal Craftsmanship: In reaction to perfect mass-produced, soulless objects, we embrace handcrafted elements that bring depth and texture to our projects. The true beauty of a space lies in the subtle imperfections and marks left by human hands. This interaction between maker and material infuses a building with energy, making it feel more authentic, alive, and emotionally engaging. 3. Sustainability: We always prioritize eco-conscious design. We decline projects that compromise sensitive ecosystems and choose eco-friendly materials whenever possible. While we do use concrete in our Tulum projects due to the hurricane zone, we view this as a necessary balance between durability and sustainability. For us, sustainability is more than just material choices - it is a commitment to respect and protect the environment through mindful design. VILLA PETRICOR IN TODAY’S FAST-PACES WORLD, THE CONNECTION TO NATURE IS CRUCIAL, AS PEOPLE SEEK SPACES THAT PROVIDE OPENNESS, TRANQUILITY, AND NATURAL LIGHT LUUM TEMPLE The use of fluid transitions between interior and exterior spaces has increased in recent projects. You did this long before with the Villa Petricor project. Do we want to feel nature and natural light more now, what do you think? Absolutely. In today’s fast-paced world, the connection to nature is crucial, as people seek spaces that provide openness, tranquility, and natural light. Villa Petricor was an exploration of this principle, and we've continued to integrate these ideas into all of our projects. We believe the desire for biophilic design is growing because, deep down, we all crave a connection to nature. It offers not only aesthetic pleasure, but also emotional restoration. What are the common features of your projects so far? First, a strong connection to the environment. A direct relationship with the landscape, using operable windows, courtyards and other design elements to bring the outside in. Second, a minimalist yet organic aesthetic. Clean lines combined with natural, textural elements that reflect the raw beauty of the materials. The third is sustainability. From sourcing local materials and artisans to using energy-efficient systems, sustainability is at the heart of everything. What are the advantages and disadvantages of living and working in Tulum? Living in Tulum offers the incredible advantage of being immersed in nature, which continuously fuels our creativity. The pace of life is slower, which allows us to reflect deeply on our work and think more holistically about design. However, the logistical challenges can be significant—access to materials and infrastructure is often limited, which means we have to be resourceful and adaptive. But these challenges also drive innovation, pushing us to work closely with local artisans and craftsmen, enhancing the authenticity of our projects. What other projects are you working on at the moment, especially your latest project in the Seychelles? The Seychelles project is designed to celebrate the natural beauty of the island while embracing sustainability. We're using locally sourced materials and designing in harmony with the landscape to minimize environmental impact. We are also working on several other projects, including a large residence in India, a house in Jamaica, a house in Costa Rica, and several projects in Mexico. We love working in different regions as it allows us to research and experiment with local techniques, materials and cultural contexts. I'm curious about what inspires you both - it could be anything. JOANA: I find endless inspiration in nature - organic shapes, textures and the way light interacts with the environment. Whether it's the intricate patterns in leaves or the flow of water, these elements influence how I approach design. I'm also inspired by ancient architecture, especially structures that have stood the test of time and feel deeply connected to their surroundings. JOSHUA: I am inspired by spending time in nature. I enjoy long swims in the ocean, visiting different coral reefs and marveling at the complexity and creativity of natural forms-it never ceases to amaze me. Another source of inspiration is our almost 3-year-old daughter, who is the most incredible human being. for more CASA TEPUI Print VOL XIV - 2024 / 25 970,00₺ Regular Price 870,00₺ Sale Price Add to Cart

bottom of page