vivarium_wide-265656e4d41cf1978a17a3e511

Aralık 2020 | İnsan

Ne olacak bizim ‘Vivarium’larımızın sonu?

Yazı | Onur Baştürk

Çok tatlı bir çift. Gemma ve Tom.

 

Ev bakıyorlar, birlikte oturabilecekleri bir ev. Bir gün yolda rastladıkları bir emlakçıya giriyorlar. Bir ev projesinden bahsediyor emlakçı. Ballandıra ballandıra. “İsterseniz bir görün” diyerek tatlı çifti ikna ediyor ve hep beraber yola çıkıyorlar. Ev projesinin olduğu alana geliyorlar. Birbiri ardına sıralanmış nane yeşili evler. Emlakçı onları 9 numaralı eve götürüyor. Tatlı çiftimiz evi gezerken emlakçı bir anda ortadan kayboluyor. Sonrası? Sonrasında çıkış yok! Ev projesinin tanıtım kampanyasındaki slogan gibi gelişiyor olaylar: “Burası eviniz. Sonsuz dek”.

Gerçekten de Gemma ve Tom, yani o tatlı çift, bu ev projesine hapsoluyorlar, kendi dünyalarına bir türlü dönemiyorlar. Arabalarıyla dönüp dolaştıkları tek yer 9 numaralı “müstakbel” evleri oluyor! Zaten bir noktada benzinleri de bitiyor. Evet, telefonları da asla çekmiyor!

Bir noktadan sonra bu duruma alışıyorlar. Aynılığa, tekdüzeliğe, bu sinir bozucu kısırdöngüye. Derken hayatlarında bir değişiklik oluyor. Yola bir paket bırakılıyor. İçinde bir bebeğin olduğu bir paket! Onları bu labirent dünyanın içine tıkıştıran/ sıkıştıran her kim ya da neyse, özetle diyor ki: “Artık bir çocuğunuz var, onu büyütün!”

Yeterince anlattım, gerisini anlatmayayım. Bu çılgın içinden çıkılmazlığıyla hayli iç karartıcı olan filmin finalinden hele hiç bahsetmeyeyim! Evet, bu bir film. Adı da “Vivarium”. 2019 yapımı.

Vivarium’u izlerken mart 2020’den beri yaşadıklarımız aklıma geldi. İster istemez. Aşamaları hatırlarsınız. Tüm dünya önce korktu, deli gibi endişelendi, evlere kapandı. Marketlerden gelen ürünleri silip arkadaşlarımızı bile görmekten çekindiğimiz, anne babalarımıza sarılmadığımız, kendimize kaldığımız zamanlar… Tek seçeneğimiz vardı, dijital sosyalleşme.

Derken ilk karantina dönemi bitti. Bu kez açıldık. Hiçbir şey olmamış gibi yeniden hayatımıza geri döndük. Çok geçmeden ikinci dalga, yani karantina dönemi geldi. Şimdi onu yaşıyoruz, ama ilk karantinadaki duygularımız yok. Evet herkes sağlığını elbette düşünüyor, ama o sıkıştırılmışlık, kısıtlanmışlık duygusu da psikolojileri yavaş yavaş kemirmek üzere.

Sabah olur olmaz, “Saat 21.00 olmadan eve girmeliyim” düşüncesi sizin de içinizi basmıyor mu yani? Tamam, belki bu kısıtlama olmadan evvel 21.00’dan çok daha önce evinizde oluyordunuz. Ama kendi isteğinizle.

Şimdi bir saat kuralı var, ona uymak zorundasınız. Tıpkı “Vivarium”daki tatlı çiftin tatlı yuvalarında yaşamak zorunda olmalarına yavaş yavaş alışması gibi. Önlerine, gizemli biri ya da birileri tarafından sunulan her aşamayı kabullenmeleri gibi.

Şu an sanki biz de “Vivarium”daki çift gibi sınanıyor ve gözlemleniyor gibiyiz. “Bakalım bu ikinci karantina durumunda ne yapacaklar, nasıl davranacaklar?” deniliyor sanki. Bir deneyde gibi ölçümleniyor her halimiz. Ve yavaştan şunun dedikodusu alttan alta yayılarak üstelik: “Üçüncü dalga olacakmış duydun mu? O zaman üçüncü kez karantina olacak”.

Bu arada “Vivarium” ne demek biliyor musunuz? Onu da söylemem gerek: Bilimsel amaçla hayvanların doğal davranışlarını gözlemlemek ve araştırmak için doğal hayat şartlarının oluşturularak muhafaza edildiği yere verilen isim. Karantina süreçlerinin hepsi, bir bakıma tabii, bizim Vivarium’larımız. Gözetleniyor, denetleniyor; davranışlarımızın, düşüncelerimizin nereye doğru evrildiğinin ipuçlarını etrafa yayıyoruz:

- Birbirleriyle bir araya gelmeden, evlere kapanarak nasıl yaşayacaklar?

- Bir noktadan sonra kendisiyle çok fazla kalanlar buna zihinsel olarak dayanamayacak mı?

- Evin içinde vakit geçirmeye alışacaklar ve artık hiç dışarı çıkmayacaklar mı?

- Birbilerine duydukları aşk, arkadaşlık, sevgi gibi duygular/kavramlar evrim mi geçirecek?

 

Hakikatan ne olacak bizim Vivarium’larımızın sonu? Bu labirentten çıktığımızda (ya da çıkamadığımızda) biz de Gemma ve Tom gibi kabullenmeyi mi seçeceğiz, hiç farkında olmadan…

0