top of page

859 results found with an empty search

  • Seyahat

    Haziran 2020 | Seyahat | Türkiye LOKALE SAYGILI, SAKİN, YARATICI, YENİ SEYAHAT TOPLULUĞU SLOW Yazı | Onur Baştürk D esign Hotels 1993’te kurulduğunda sadece 10 üye otele sahipti. Bugün ise yüzlerce destinasyonda 400’den fazla tasarım otel topluluğun çatısı altında. Bağımsız otelcilerin orijinal deneyimlerini belli bir standarda oturtmaya çalışan, onlara konumlandırma konusunda rehberlik eden Design Hotels sayesinde hayatımıza ‘tasarım otel’ ve ‘butik otel’ kavramları girmişti. Hatırlarsınız, ikibinli yılların başlarında dünyadaki birçok otel artık butik ve tasarım otel olmak istiyordu. Çoğu zincir otel bile bu tarza yönelik yeni alt markalar yaratmaya başlamıştı. Seyahat kültürünü bu denli etkileyip değiştiren Design Hotels’in üst kademe yönetiminde son 10 yıldır bir Türk’ün de imzası vardı: Serdar Kutucu. 2008 yılında İş Geliştirme Direktörü olarak şirkete katılan Kutucu, yıllar içinde markanın COO’luğuna kadar yükseldi ve birçok üye otelin konumlandırılmasına rehberlik etti. Geçtiğimiz nisan ayında ise ortağı olduğu ‘Slow’un CEO’su olarak karşımıza çıktı. Berlin’de yaşayan Serdar Kutucu’yla çok merak ettiğim yeni markası Slow’u tüm detaylarıyla konuştuk. Kutucu’nun konuşmamızın bir yerinde dediği gibi, umarım artık daha kolektif bir kültüre doğru yol alırız. Çünkü başka kurtuluşumuz yok! Devamı için: YUZU MAGAZINE Volume.I / YAZ PDF olarak görüntülemek ve kaydetmek için tıklayınız! HIGH LOW STİL | Kategorinin diğer yazıları Bir Edition üçlüsü: Sanat, parti ve iyi yemek Bodrum’a sürpriz: Dioriviera pop-up Emre Buga’nın stil atlası İçinden Aman stili geçen bir rüya Janus mu alırdınız Glassafe mi? Köprü + Heykel + Galeri: The Twist İstanbullu Tilda Swinton’ın ‘athleisure’ tarzı Fütüristik otel ‘Svart’ın açılmasına az kala Murat Süter’in ‘lacivert’ sırrı ‘Parazit’in evi aslında gerçek değildi Evi değiştir: Blush mı Green Benjamin mi? Edwina Sponza’nın stil kodları Korona Sonrası Şehir Tabelaları ‘Beslenme farkındalığınız’ ne durumda? Bodrumlu Uzakdoğulu: Leleg Living Bu yazın başrolünde: Soho Roc House Korona günlerinde yaratıcı bir ‘karton’ masa!

  • TASARIM-1

    February 2023 | Design & Interiors english below PIERO LISSONI Yazı | Onur Baştürk İ talyan mimar ve tasarımcı Piero Lissoni Milano'da büyüdü. Çevresi ve ilgi alanları doğal olarak onu mimar ve tasarımcı olmaya yöneltti. 1986'da mimari, sanat yönetimi, iç tasarım ve ürün tasarımına odaklanan global stüdyo Lissoni Associati’yi kurdu. Daha sonra markası Milano ve New York’ta birer ofisi bulunan Lissoni&Partners'a evrildi. Kısa sürede üst düzey otel ve konut projelerinin aranan ismi olan Lissoni’nin portföyünde Ayer alan en parlak projeler Amsterdam’daki Conservatorium Hotel ve Hırvatistan’daki Grand Park Hotel. Kariyeri boyunca Cappellini, Alessi, Flos, De Padova ve Kartell gibi prestijli mobilya markalarıyla da çalışan Lissoni, bu yılın başında köklü İtalyan mobilya markası B&B Italia’nın kreatif direktörlüğü görevini de üstlendi. B&B Italia’nın küresel imajını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bu güçlü işbirliğinin aslında bir geçmişi var. Lissoni son dört yılda B&B Italia için çeşitli tasarımlar yaratmıştı. Bu tasarımlar arasında modüler Dock kanepesi, Liagò depolama sistemi ve Borea dış mekan koleksiyonu yer alıyordu. 54 yaşındaki Lissoni şimdi B&B Italia’nın tüm görsel kimliğini, stilistik kodunu geliştirmeye hazırlanıyor. Lissoni yeni pozisyonunda hem markanın mirasına saygı duyan hem de geleceğe taşınmasını sağlayan bir strateji üzerinde çalışmayı planlıyor. O stratejilerden biri de daha sürdürülebilir bir tasarım markası olmak. Nitekim Lissoni'nin marka için daha önce yaptığı Borea tasarımı bunun ilk adımlarından biriydi. Borea, geri dönüştürülebilir alüminyum ve geri dönüştürülmüş pet şişelerden elde edilen polyester elyaf minderlerden oluşuyordu. Çok popüler olan Borea için Lissoni, “1920'lerden kalma bir bisikletin, yarış arabasının ve hatta bir kanepenin melezi” demişti bir röportajında. Lissoni’nin yeni pozisyonunu konuşmak için Milano’daki ofisine bağlandım ve ünlü tasarımcıya B&B Italia özelindeki hedeflerini sordum. “BOREA’NIN HER BİR ÖĞESİ YENİDEN KULLANILABİLİR” B&B Italia’daki yeni pozisyonunuzdaki ana hedef hem markanın geçmişine saygı duymak hem de geleceğe taşımak. Bunu nasıl yapacaksınız? Benim işim daha çok bir ince ayar meselesi. Şirketin modern olana yönelik yeteneğini daha fazla ortaya çıkarmak istiyorum. Belki tarz konusunda biraz daha risk alarak bunu yapacağım. Ama bunu geçmişle süreklilik içinde ve markanın tarihine saygı duyan bir dille gerçekleştireceğim. Tüm bunların yanı sıra iletişim üzerinde sürekli çalışmak da stratejilerim arasında. Markanın geleceğe uzanmasını sağlayan ilk adımını Borea koleksiyonuyla attınız aslında. Borea tasarımı geri dönüştürülebilir ve geri dönüştürülmüş malzemelerden oluşuyordu. Borea’nın çıkış noktası tamamen sürdürülebilirlik üzerine kuruluydu diyebilir miyiz? Kesinlikle! Borea tasarım, konfor, dayanıklılık ve sürdürülebilirlik gibi sıra dışı özelliklere sahip bir eko-tasarım koleksiyonu. Kullanım ömrü bittiğinde ayrılabilen, geri dönüştürülmüş ve geri dönüştürülebilir malzemelerden oluyor. İstenirse Borea’nın her bir öğesi yeniden kullanılabilir ya da çevreye zarar vermeyecek şekilde bertaraf edilebilir. Çünkü Borea’nın ana malzemesi alüminyum son derece güçlü ve dayanıklı. Kolayca geri dönüştürülebilir ve bu nedenle sonsuz sayıda ürün üretmek için tekrar tekrar kullanılabilir. “TASARIM SORUMLU VE DÜRÜST OLMALI” Bir yandan tüm dünya iklim krizinin etkileriyle boğuşuyor. Bu anlamda tasarımın yakın gelecekte gideceği yön sizce nasıl olmalı? Tasarımın sorumlu ve dürüst olması gerektiğine inanıyorum. İnşa eden, çabalarını ve hayallerini yaptığı işe adayanların çeşitli sorumluluk seviyeleri var. Bu nedenle tasarım, olabildiğince dürüst olmanıza, malzemeleri en iyi şekilde kullanmanıza, güvenilir ve profesyonel olmanıza yardımcı olabilir. Bir yandan Lissoni&Partners devam ediyor. Sizin için hangisi daha öncelikli ve kreatif olarak ağır basıyor? Mobilya mı yoksa bir iç mekanı baştan sonra tasarlamak mı? Bir ailede bir çocukla diğeri arasında nasıl seçim yaparsınız? Yapamazsınız. Biri daha güzeldir, diğeri farklıdır, öteki daha özeldir; ama hiçbirini seçemezsiniz. Çünkü her birinin harika nitelikleri ve bazen de kusurları vardır. Onları olduğu gibi kabul edersiniz. Ben de bu işler arasında hiçbirini o şekilde düşünüp birbirinden ayırmıyorum. Geçmişte yaptığınız Eda-Mame tasarımı çok sevdiklerimden biri. Tasarım yaparken sizi neler etkiliyor? Dönemden döneme etkilendiğiniz, ilham aldığınız şeyler değişiyor mu? Genel olarak hayat diyebileceğimiz şeyden ilham alıyorum. Hayat o kadar çok şey içeriyor ki: Edebiyat, şiir, fotoğraf, sinema, yemek, seyahat, kokular, kıyafetler, insanlar… Bir proje üzerinde çalışırken tek bir referans noktası seçmek benim için imkansız. “GELECEK, TASARIMCININ DEĞİL KARMAŞIK BİR SİSTEMİN ELİNDE” Dünya pandemiyle beraber değişti ve değişmeye devam ediyor. Bu anlamda tasarım nasıl etkilendi? Daha mı sadeleşti? Hem bireysel profesyoneller hem de şirketler adına sürekli bir değişim araştırması öngörüyorum. Artık en sorumlu şirketlerde bile kalite arayışında sürekli bir kararlılık, çevreye ve malzemelere karşı akıllı ve saygılı davranma, her şeyden önce de yüksek kaliteli kaynakları mümkün olan en iyi şekilde kullanma arzusu var. Bu nedenle gelecek tasarımcıların elinde değil. Şirketlerin ve bizim sadece bir parçası olduğumuz karmaşık bir sistemin elinde.

  • ART

    Nisan 2020 | Art | Türkiye Hangi yetişkin bir ‘Gam’zede’ değil ki artık? Yazı | Onur Baştürk K emal, online sergiye verdiğin isme bayıldım: Gam'zede. Tatyos Efendi'nin “Gam’zedeyim Deva Bulmam” eserini hali hazırda çok severdim. Ama en son Gaye Su Akyol bambaşka bir düzenlemeyle yorumladı ve günlerdir onu dinliyorum. Neden sergiye bu ismi seçtin? (Online sergi sayfası için tıklayınız!) Onur, öncelikle bu iletişim kanalını bana açtığın için teşekkür ederim. Bu platform yeni bir oluşum olmasına rağmen güçlü bir külliyat oluşturmaya başladı bile. Bu birikime katkıda bulunuyor olmak benim için değerli. Soruya gelecek olursam; izleyicilerin de dikkat edeceği gibi sergi bu zamana kadar yaptığım işlerden oluşan bir seçki. Son dönemlerde atölyemde çalışırken sürekli taş plak kayıtlarını dinlediğimi farkettim. Bu kayıtlardaki nostaljik his, müzikteki ahenk ve dinginlik bana iyi geldi. Önceleri çalışırken elektro, pop-synth, dark wave, ambient türü müzikler dinlerdim. Ancak içinde yaşadığımız coğrafyada yaşanan hareketli ve hararetli dönemden sıyrılmak ve motivasyonumu artırmak için kulağım bu sessiz ve duru tınıları arar oldu. Bu tınıların en gösterişsiz ve mütevazı olanlarından biri de Tatyos Efendi’nin eserleri. “Gamzedeyim Deva Bulmam” parçasının tınısı ve sözleri son dönemde içinde bulunduğum durumlara o kadar paralel ki, şarkıyla karşılıklı dertleniyor gibi hissediyordum. Bu eseri daha çok Müzeyyen Senar’dan dinledim, ama Gaye Su Akyol’u da çok başarılı buluyorum. Hem yaptığı iş hem de duruş olarak. Senden sergi teklifi geldiğinde de sergi başlığı olarak direkt bu isim geldi aklıma. Bu şarkıyı dinlerken Gam’zede kelimesiyle bir sergi ya da eser üreteyim diye hiç düşünmemiştim, ama işlerimden bir seçki yapıp geneline baktığımda tüm o geçmiş ve şimdiki kırgınlıklar, hüzünler, melankoliler tekrar canlandı gözümde. Bunu kısa ve öz, en iyi anlatacak kelimenin Gam’zede olacağını hissettim ve bu hisse de hiç direnmedim, çok sevdim. Hem geçmişe göndermede bulunması hem de geçmiş ve şimdinin duygu durumlarını hisseden birine atfedilecek güçlü bir sıfat. Bir de hangi yetişkin bir Gam’zede değil ki artık? Serginin içine girince aslında herkes kendinden bir şeyler bulacak diye düşünüyorum. İlişkiler, seks, yalnızlık, din, gündelik hayatta yüceltilenlerin parodisi, geleneksel roller altında ezilenler… Sanatçının işlerini yaparken çıktığı kendi yolculuğunu da hep merak ederim. Farklı zamanlarda yapılan bu işlerde hangi dönemlerin var? İyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Konuşmaktan çok dinlemeyi severim. Dinlemenin hem karşı tarafın bana açtığı kapılardan geçmek hem de o açılan kapılardan kendime yeni kapılar açmak gibi bir perspektifi var. Bu zamana dek çok aktif bir hayatım oldu. Sekiz yaşımda karateye başladım ve 19 yaşıma kadar sürdürdüm. Sonra halk oyunlarına merak sardım, yedi sene halk oyunları oynadım. Bunları anlatmamın sebebi şu: Karate ve halk oyunları kendi içinde kuralları olan disiplinler. İkisinde de her hareketin bir hikayesi, soyut bir sembolizmi var. Bu gizil anlatımcılık hali bilinçaltıma da işledi. Tüm bunlarla uğraşırken birçok yerde çalışıp birçok şehir gezdim. Hep bir topluluğun içindeydim. Sergide herkesin kendisinden bir şey bulacağı sihri, sanırım bununla alakalı. Çünkü çalışmalarımın esin kaynağı herkes ve her şey! Gülten Akın’ın dert yandığı kişi ben değilim diye düşünüyorum. Küçük şeyler, küçük detaylar benim için önemli. Ben dertleşir gibi resim yapan, yoluna yoldaş arayan bir sanatçıyım. NORMALLEŞTİRDİĞİMİZ BİRÇOK ABSÜRT DURUM… “Huzursuz Yatak” işi üzerine konuşmak istiyorum. Detay detay incelenesi işlerden. Asla huzur bulamayan yatakların sorumlusu kendini tam olarak bulamayan ya da bulduğunda kaybeden bireyler mi? “Huzursuz Yatak” ve öncesinde yaptığım “Günah Keçisi” isimli çalışmalar bir nevi duygusal boşalım. İki resimde de ilk olarak bir iç mekânda gerçekleşen olaylara dikkat çekiyorum. Bu olaylar dışarıya doğru bağlantılı bir şekilde devam ediyor. Birey, aile ve toplum ilişkisi… “Günah Keçisi” geçmişe yönelik olaylar barındırırken “Huzursuz Yatak” daha güncel olayları ele alıyor. “Huzursuz Yatak”ın ortasında kalplerle bezeli yatağın üzerinde birbiriyle kavga eden iki fare var. Bu yatağın sudaki yansımasında da sıradan bir yatağın üstünde sevişen iki kişi görünüyor, ama bu kişilerin kim olduğunu göremiyoruz. Farelerin olduğu yataktaki semboller (kalpler, altın varaklı yatak) bize yatakta yaşanan aşkın ne denli ateşli olduğunu vurguluyor. Ama yatağın üstünde iki sevgili yerine iki tane kemirgen görüyoruz. Bunlar birbiriyle kavga içinde, ancak sudaki yansımada da olayın gerçek hali yansımakta. Olayın olağan akışı iki sevgilinin seviştiği üzerine ama içsel duygular çok farklı. Burada bilinçaltının ters düz edilmesi var. Bu kurgunun birçok hikâyeye kapı açacağını düşünüyorum. Buradaki diyalektik gerilimi Kubrick filmlerinin ve Freud’un bilinçaltı okumalarının kucağına bırakıyorum. “Huzursuz Yatak”ta çoğu yüzü tam olarak görmüyoruz. Birçok insan var, ama kimin kim olduğu belli değil. Sadece küçük jestlerle niyetlerini belli eder halleri var. ‘Spirit Animal’ını arayanlar, tatminsiz bireyler, iktidar savaşı içinde olan siyasi güç metamorfileri, ensest ilişkiler, günlük hayatın hengamesi içinde süregiden ve artık normalleştirdiğimiz birçok absürt durum… Bu resimde geçen olayların tek bir çıkış noktası olduğunu söylemek ya da tüm kurguyu tek bir yere bağlamak izleyiciye haksızlık olur. BİR ÇEŞİT ANTİK VOLTRAN “Gelecek Nesiller için Yeni Mitler” serisinden konuşalım. Bu serinin devamı var mı? Senin mitlerin umut verici mi yoksa karamsar mı? Dahası: Şu an içinde bulunduğumuz süreçten bakarsan yakın geleceğe dair öngörülerin ne? Gelecek Nesiller İçin Yeni Mitler serisi iki farklı kurgudan oluşuyor ve devamı yok. Seri, üç parçadan oluşan “Adem Oğulları” ve iki parçadan oluşan “Tuzak” isimli çalışmaları kapsıyor. Bu çalışmalarımı 2017’de kurduğumuz KİMERA isimli grubumuzun 2018’de gerçekleştirdiğimiz ilk sergisi için hazırlamıştım. KİMERA Antik Yunan hikayelerinde geçen bir canlı. Farklı hayvan uzuvlarının bir araya gelerek oluşturduğu yeni bir canlı türü. Bir çeşit antik Voltran yani. Bu antik hikayelere gönderme yapan ama güncel konuları işleyen bir seri yapmak istedim. Ortaya bir çeşit resimsel feeri çıkmış oldu. İçinde insan olan her şey beni karamsarlığa itiyor sanırım. 35 yaşımdayım ve bu dünyada beni kötü hissettiren her şeyde insan eli var. Doğal seleksiyonun daha belirgin olacağı bir geleceğe doğru gidiyoruz. Toplumsal sınıf farkları daha çok derinleşecek. Teknoloji bizim yüzümüze gülen gizli bir düşmanımız gibi. Teknoloji yine kapitali elinde tutanların paçasını kurtaracak, onlara güvenli bir liman sağlayacak. Bu limana giremeyen kişilerin sonunu da hiç iç açıcı görmüyorum. Neden hep daha fazlasını istediğimizi kendimize sormamızı ve buna bir son vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Biliyorum ki bunu hiçbir zaman başaramayacağız. Teknoloji bu noktada insanlık için olmasa bile dünya için yararlı olabilir. Yapay zeka gibi tamamen mantıksal bağlantılar kuran ileri teknoloji birimleri insanlığın yerini alırsa dünyada adaletli, sürdürülebilir bir yaşam kurmak mümkün hale gelebilir. ÇORAP, YENİLENMENİN METAFORU “Çoraptan Çıkan Sevgili” serisi de favorilerimden. Her şeyden öte çok samimi bulduğum için favorim. Bir yandan çorap fetişini anımsatmıyor da değil. Doğru muyum yoksa fesat mıyım:) Çalışmalarımı üretirken demlemeye bırakıyorum. Bu demlenme süresi bazen bir bazen beş yıl sürebiliyor. Çoraptan Çıkan Sevgili serisi de uzun bir süreç sonunda ortaya çıktı. Fikir dört yıldır aklımda dolanıyordu. Unutup unutup tekrar hatırladım ve sonunda benden ayrılması gerektiğine karar verdim… Bu ağır pişme hali gözü iyi olan izleyicinin de algıladığı bir durum sanırım. Samimiyet kurabilmek böyle mümkün oluyor. Ama bana her şey ilham veriyor. Her gün kullandığımız, kullanıp bir köşeye fırlattığımız, ayağımızda bir form kazanan, ancak çıkarıp bir köşeye attığımızda formunu/benliğini kaybeden bu gündelik eşya bende farklı bağlantılara yol açtı. Almadovar’ın “İçinde Yaşadığım Ten” filminde uç örneğini gördüğümüz gibi, ikili ilişkiler bizleri ister istemez şekillendiriyor. Özellikle uzun ilişkilerde durum daha ileri seviyelere gelebiliyor. Bu seride de bu tip ilişkilerin sonrasında kendini yenilemeye çalışan, öznel gerçekliğine sıyrılan biri var. Çorap yenilenmenin, kirli geçmişten sıyrılmanın bir metaforu. Zamanı geldiğinde yılanın derisini değiştirmesi gibi… YENİ SERGİ İÇİN FAP’LA ANLAŞTIM Şu an herhangi bir galeriye bağlı değilsin diye biliyorum. Bu bir tercih mi? Yoksa özgüven mi? Aslında senden sergi teklifi gelmeden iki gün önce yeni sergim için Ferda Art Platform ile anlaştık. Bu zamana kadar galeriyle çalışmak benim gibi İstanbul sanat merkezinden uzakta olan bir sanatçı için gerekli diye düşünüyordum, ancak günümüz iletişim kanalları o kadar çeşitli ve güçlü ki, galeri ile çalışmak elzem olmaktan çıktı. Bugün çoğu sanatçının instagram sayfası birer galeri işlevi görmekte. Galeri sistemi artı ve eksi yönleri değişen çok farklı ilişkilere evrilebiliyor. Ferda Art Platform’un kurucusu Ferda Dedeoğlu ve galeri direktörü Selin Akın ile yüz yüze ve internet üzerinden görüşmelerimizde iletişimlerindeki pozitif enerji ve güven veren his bana iyi geldi. Galerinin fiziki mekânı ve lokasyonunu da beğeniyorum. Hem ikili ilişkilerde bu denli iyi hissettiren hem de fiziki mekân olarak çok beğendiğim FAP dan gelen teklife kayıtsız kalamadım. SANAT TEKNOLOJİYLE BERABER HEP EVRİM GEÇİRDİ Salgınla beraber sanat da dijitale evrildi. Devamı gelir mi yoksa bu geçici bir mola mı? Dijital devrim kapımızı tıklatıyordu zaten, ama yaşanan son pandemi bu devrimi hızlandıracak gibi. Galerilerin mekanlarını internete taşımaları çok küçük adımlar. Endüstri 4.0, yani 4. endüstri devriminin startını gelişmiş ülkeler neredeyse 10 yıl önce verdi. Kitlesel üretimler ve büyük arz-talep ilişkisi yerine insanların daha spesifik ihtiyaçlarının karşılanacağı daha kişisel ürünler tasarlanacak, insanların kendi ihtiyaçlarını kendilerinin üreteceği ürünler hayatımıza girecek. Hatta girmeye başladı bile… Mesela Erdil Yaşaroğlu pandemi döneminde kendisi ve başkaları için evinde siperlik üretti. Evimizde çatal-kaşık, hatta tornavida bile üretir hale geleceğiz yakın zamanda. Bunun yanı sıra VR ve hologram teknolojisinin ileri örnekleri hayatımıza girecek. VR gözlüklerle galerileri evimizde kendi adımlarımızla ve fiziksel yakınlık uzaklık ilişkisiyle deneyimleyebilir ya da galeri duvarları hologram teknolojisi ile evlerimize girebilir. VR teknolojisinin güzel bir örneğini Yapı Kredi Kültür Sanat’ta Matt Collishaw sergisinde deneyimlemiştim. Heyecan vericiydi. Sanat bu zamana kadar varolan teknolojilerle sürekli evrim geçirdi. Bugün alelade duran boya tüpleri 1841’de ilk keşfedildiği zaman “İzlenimcilik” akımının doğmasına yol açmıştı. Boya tüpleri keşfedilmeseydi bugün Monet’nin ya da Van Gogh’un resimleri bu denli bizi etkiler miydi? Bilemiyorum… Sanat daima varoldu, varolacak. Hipokrat’ın da dediği gibi, “Ars longa, vita brevis (Sanat uzun hayat kısa)”. ART | Kategorinin diğer yazıları ‘Resimlerin kendi içinde tedirgin olmasını önemsiyorum’ Mahremiyeti sorgulamak daha erotik Yuzu & nom-studios sunar ‘LOOP’ sergisi Kemal Özen "Gam'zede" Online Sergi Hangi yetişkin bir ‘Gam’zede’ değil ki artık? Ali Elmacı’nın atölye günleri notları May Parlar "Collective Solitude" Online Sergi Lara Kamhi’yle paradokslar ve izolasyon üzerine... BASE’in yeni dijital projesi yakında Sessiz Odanın Çığlığı İtalya’daki müzeden salgına bakınca… Yıldızı daha da parlayacak: Salman Toor Online açılış yapan İstanbullu sergi

  • ART-129 | Yuzu Magazine

    August 2, 2025 | Art & Culture TR BELOW JOLINE KWAKKENBOS CREATING in LEROS WAS MAGICAL and TRANSFORMATIVE words Burcu Dimili, photos Eftihia Stefanidi Perasma’s (*) ongoing exhibition series in Leros continues this summer with a new group show on view until August 24. Titled “Folding the Sea Into Dresses That Dissolve Like Salt”, the exhibition brings together the works of 27 artists. Listening to the rhythms, transitions, and moments of collectivity that shape the island, the show centers on Leros’ multi-layered, shifting, and intuitive relationship with the sea. Among the featured artists is Joline Kwakkenbos, who contributed a series of self-portraits layered with striking color. Known for her practice exploring feminine and queer identity, Kwakkenbos spoke with us about her experience on the island, her inspirations, and what’s ahead. EVERY SINGLE WORK WAS COMPLETED ON LEROS Could you tell us about the works you presented in the show? All of the pieces in this series were created on Leros in the weeks leading up to the exhibition. They came about as a direct result of arriving in a completely new place—without a plan, without preconceptions—just openness and curiosity. I don’t begin with a fixed idea or narrative; I allow the place and time to shape the work. I painted when it felt necessary, and over time, the island itself began to determine the rhythm of the series. Every piece—whether drawing or painting—was completed on Leros and reflects that act of being there, the encounter between myself and the island. You also took part in an artist residency while preparing for the show. What was it like to create on the island? Magical and transformative! It was the first time I’d been invited somewhere with the specific intention of creating in response to my surroundings. That’s always how I work—but usually in a more self-directed or spontaneous way. On Leros, I began collaborating with the island itself—its hidden histories, its beauty, its people, and its light. It taught me a lot about my own process. A simple example: when it was too hot to paint, I let go and went for a swim. Sometimes I painted at night, when the island fell into such a silence that it felt like just me and Leros were still awake. Everything around me—what I saw, tasted, heard, felt—found its way into the work. My colors changed. The light changed me. BOTH FREEING AND FRIGHTENING How did your creative process connect to the island and the themes of the show? The exhibition explores rhythms of coexistence—finding personal freedom while remaining deeply connected, gestures without borders, presence without permanence. That’s exactly how my process unfolded. I painted self-portraits, but through them you can read a portrait of Leros too—how the colors shifted, how the days moved. You often place yourself at the center of your work. What is it like to focus on yourself in your practice? It’s both freeing and frightening! It allows me to say, “I don’t know exactly who I am—and that’s okay.” It’s a way of claiming how I exist, how I appear—in all my forms. Historically, self-portraits depicted the artist as a craftsman, holding a palette, proving their identity through their tools. For women in art history, that was a powerful declaration: “I exist. I, too, can be an artist.” What I’m exploring is a different kind of self-portrait—not one centered around the act of painting or how I look, but one rooted in self-awareness, queerness, freedom, and reclaiming identity. FOR ALL IDENTITIES THAT WERE NEVER ALLOWED TO TAKE UP SPACE Your work features a prominent presence of women and queer identity. What would you like to say about that? My practice is not only about self-representation, but also about reclaiming and rewriting narratives from which women and queer voices have historically been excluded. By using my own image—by playing with identity, clothing, and posture—I try to create space where those voices can exist on their own terms. There’s a force that shapes how we’re allowed to appear. With every brushstroke, I feel a connection to the women and queer figures in history who were denied that choice. It’s not just about my own identity—it’s about all identities that were never given permission to take up space. What inspires you? Two things, above all: clothing and other artists. I collect historical garments from between 1750 and 1930—I'm completely captivated by them. Each one feels like a portal into another life, another story. Through them, I step into different versions of self, and explore gender, identity, power, and vulnerability. I never studied art, so art history became my teacher. I spend time with books, exhibitions, stories—artists who followed their visions despite tradition. Sometimes I even write monologues or letters to them, as a way of figuring out what I’m searching for, and understanding their work more deeply. JOLINE KWAKKENBOS ADADAKİ ÜRETİMİM BÜYÜLÜ ve DÖNÜŞTÜRÜCÜYDÜ Perasma’nın (*) Leros’taki sergi serisi bu yaz da devam ediyor. 24 ağustosta sona erecek “Folding The Sea Into Dresses That Dissolve Like Salt” başlıklı sergi, 27 sanatçının eserini bir araya getiriyor. Adanın ritmine, geçişlerine ve birlikteliklerine kulak veren sergi; Leros’un denizle kurduğu çok katmanlı, değişken ve sezgisel ilişkiyi merkezine alıyor. Etkileyici renklerle katmanlanan otoportreler üreten Joline Kwakkenbos da sergide yer alan sanatçılardan biri. Kadın ve kuir kimlikleri sorgulayan işleriyle dikkat çeken Kwakkenbos ile adadaki üretim sürecini, ilham kaynaklarını ve yaklaşan projelerini konuştuk. HER BİR PARÇA LEROS’TA TAMAMLANDI Sergide yer alan eserleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu serideki tüm işler, sergiden önceki haftalarda Leros’ta üretildi. Tamamen yeni bir yere, herhangi bir plan ya da önyargı olmadan, yalnızca açıklık ve merakla var olmanın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktılar. Sabit bir fikir veya anlatıyla başlamıyorum; mekânın ve zamanın işi şekillendirmesine izin verdim. Gerektiğinde resim yaptım ve zamanla adanın kendisi de bu serinin ritmini belirlemeye başladı. Her bir parça -ister çizim ister resim olsun- Leros’ta tamamlandı ve orada bulunma hâlimi, ada ile aramdaki karşılaşmayı yansıtıyor. Sergiye hazırlanırken bir de misafir sanatçı programına katıldınız. Adada üretim süreci sizin için nasıldı? Büyülü ve dönüştürücü! Çevremden ilham almak amacıyla özel olarak yaratmaya davet edildiğim ilk yerdi. Her zaman bu şekilde çalıştım, ama genellikle daha öz-yönelimli ya da spontane bir biçimde. Leros’ta gizli tarihleri, güzelliği, insanları ve ışığıyla birlikte adanın kendisiyle üretmeye başladım. Kendi sürecim hakkında bana çok şey öğretti. Basit bir örnek: Resim yapmak için hava çok sıcak olduğunda kendinizi bırakır, yüzersiniz. Bazen geceleri, ada öyle bir sessizleşiyordu ki, sanki sadece ben ve Leros uyanık kalmışız gibi hissediyordum. Etrafımdaki her şey -gördüğüm, tattığım, duyduğum, hissettiğim- işin içine sızdı. Renklerim değişti, ışık beni değiştirdi. ÖZGÜRLEŞTİRİCİ VE KORKUTUCU! Üretim süreciniz, ada ve serginin temasıyla nasıl bir bağlantı kurdu? Sergi, birlikte yaşamanın ritimlerini, derin bir bağ kurarken kişisel özgürlüğü bulmayı, sınır tanımayan bir dokunuşu, kalıcı olmayan bir varoluş halini araştırıyor. Benim sürecim de tam olarak böyle ilerledi. Otoportreler yaptım, ama onlar üzerinden Leros’un da bir portresi okunabiliyor—renklerin nasıl değiştiği, günlerin nasıl aktığı. Çalışmalarınızın ana konusu genellikle sizsiniz. Sanatsal pratiğinizde kendinize odaklanmak nasıl bir his? Hem özgürleştirici hem de korkutucu! “Tam olarak kim olduğumu bilmiyorum ve bu sorun değil” deme cesaretini veriyor. Nasıl var olduğumu, nasıl göründüğümü sahiplenmenin bir yolu bu—tüm formlarımla. Tarih boyunca otoportreler sanatçıyı bir zanaatkâr olarak, elinde paletiyle, kimliğini araçları üzerinden kanıtlayan biri olarak gösterirdi. Sanat tarihindeki kadınlar için bu, güçlü bir deklarasyondu: “Ben varım. Ben de sanatçıyım.” Ben ise farklı bir otoportre türünü keşfetmeye çalışıyorum—sadece resim yapma eylemine ya da görünüşüme odaklanmayan, özfarkındalık, queer’lik, özgürlük ve yeniden kimlik kazanma üzerine yoğunlaşan bir portre. YER KAPLAMASINA İZİN VERİLMEYEN TÜM KİMLİKLER…. Kadınların ve kuir kimliklerin çalışmalarınızdaki belirgin varlığı hakkında ne söylemek istersiniz? Eserlerim, öz temsiliyetin yanı sıra, kadınların ve kuir seslerin tarih boyunca dışlandığı anlatıları yeniden sahiplenmek ve yeniden yazmakla ilgili. Kendi imajımı kullanarak, kimlik, kıyafet ve duruşla oynayarak bu seslerin kendi şartlarında var olabileceği bir alan yaratıyorum. Nasıl görünmek istediğimizi yönlendiren bir güç var. Her fırça darbesiyle, bu seçimi yapma hakkı tanınmayan tarihsel kadın ve kuir figürlerle bağlantı kuruyorum. Bu yalnızca kendi kimliğimle ilgili değil—yer kaplamasına izin verilmeyen tüm kimliklerle ilgili. İlham kaynaklarınız neler? İki şey başrolde: Kıyafet ve diğer sanatçılar. 1750–1930 yılları arasından tarihi giysiler topluyorum; beni tamamen büyülüyorlar. Her biri başka bir hayata, başka bir hikâyeye açılan bir kapı gibi. Onlar sayesinde benliğimin farklı versiyonlarına adım atıyor; cinsiyet, kimlik, güç, kırılganlık gibi konuları araştırıyorum. Sanat eğitimi almadım, bu yüzden sanat tarihi benim öğretmenim oldu. Kitaplar, sergiler, hikâyeler, geleneklere rağmen kendi vizyonunu takip eden sanatçılarla vakit geçiriyorum. Hatta bazılarına mektuplar, monologlar yazıyor; ne aradığımı anlamaya çalışıyor ve onların sanatını daha iyi kavrıyorum. (*) Burcu Fikretoğlu ve Gizem Naz Kudunoğlu’nun eş yöneticiliğini yaptığı Perasma İstanbul, lokal ve global sanatçılarla iş birlikleri aracılığıyla çağdaş sanat ve kültür üzerine sorular sormaya ve bu alanları keşfetmeye odaklanan bir platform.

  • TASARIM-1

    Aralık 2020 | Tasarım | Dünya ‘EASY PEASY AKŞAM YEMEĞİNDE KULLANDIĞIMIZ TUZLUK YA DA BİBERLİK GİBİ’ Yazı | Onur Baştürk İ skandinav tasarım anlayışıyla İtalyan çizgisini bir araya getirmesiyle tanınmış, yıldızı her daim yüksek tasarımcılardan biridir Luca Nichetto. Nitekim bu iki anlayışı sentezlemesine uygun olarak bir ayağı İtalya’da bir ayağı İsveç’te. Uluslararası markalar için farklı ürün tasarımları gerçekleştirmiş Nichetto’nun en çok bilinen tasarımlarını şöyle hızlı bir şekilde hatırlatabilirim: De La Espada için yaptığı Elysia koltuğu, &tradition markasına tasarladığı Lato sehpa, Bernhardt Design için ürettiği Luca Koleksiyonu oturma grubu, Et al. adlı İtalyan markasına yaptığı Classy sandalyeleri ve tabii Venedikli aydınlatma markası Lodes için tasarladığı unutulmaz Jefferson aydınlatması. Nichetto şimdi yeni bir aydınlatma tasarımıyla daha gündemde. Tıpkı Jefferson gibi Lodes markası için tasarladığı Easy Peasy ile. İç içe geçmiş katmanlardan oluşan taşınabilir ve şarj edilebilir bir masa üstü lambası olan Easy Peasy’nin çıkışı dolayısıyla Luca Nichetto’yu Stokholm’deki ofisinde yakaladım ve hem tasarımları hem de kendisine dair merak ettiklerimi sordum. Devamı için... Print YUZU MAGAZINE - II Out of Stock View Details

  • TASARIM-296 | Yuzu Magazine

    October 9, 2025 | DESIGN & INTERIORS ISERN SERRA MEDITERRANEAN STILLNESS words Onur Basturk, photos Salva Lopez The first thing I felt when I came across Isern Serra’s work was: this is exactly YUZU. Why? Because there was no excess, no decoration—everything was pared back, clear, and at times sculptural. There were no loud colors either, just a soft, neutral palette. And most importantly, the atmosphere wasn’t cold; it carried a warm sophistication. It felt human—like something you’d want to touch and feel. That’s precisely why Isern Serra, whose interior design studio is based in Barcelona, is featured in this Aegean & Mediterranean-themed issue. His work is rooted in a distinctly Mediterranean form, one he has carefully cultivated over the years. Now, it’s time to get to know him and his projects up close. How would you describe your studio’s design philosophy in just three words? Serenity, essentiality, emotionality. How do the light, textures, and rhythm of Barcelona influence your design approach? I believe Mediterranean culture has had a profound influence on my work—reflected not only in the use of light, textures, and architectural volumes, but also in its vernacular traditions, artisanal construction methods, the respect for time in the creative process, and the appreciation for imperfection and the human trace. One of the most significant influences can be found in the work of José Antonio Coderch, a prominent Catalan architect active during the 1970s. At a time when the architectural landscape was dominated by rapid, large-scale concrete construction, Coderch made a deliberate shift away from these prevailing norms. He advocated for a more measured, human-centered approach to architecture, grounded in the use of traditional, locally sourced building techniques. His work represents a conscious effort to reclaim the cultural and material values embedded in Mediterranean architectural heritage, positioning tradition not as a constraint but as a meaningful foundation for contemporary design. How do you see Mediterranean identity evolving in contemporary architecture and interior design—and what role do you see your studio playing in that shift? I do not believe it is solely the concept of Mediterranean culture that connects us; rather, it is the concept of essentiality that unites us all. When applied across different cultures, this concept gives rise to creations that most of us recognize and find appealing. While I represent this idea through my own culture, given its proximity, I am confident that it could also resonate in places such as Mexico or Japan. I BELIEVE THAT MY PROJECTS EMPLOY A MINIMAL NUMBER OF ELEMENTS —EACH ELEMENT IS INTENTIONAL—NOTHING IS MISSING, AND NOTHING IS EXCESSIVE Your projects often feature a calm, tactile minimalism. What draws you to this aesthetic, and how does it connect with sustainability and craft? I believe that my projects employ a minimal number of elements—each element is intentional—nothing is missing, and nothing is excessive. The use of local artisans and nearby materials also enhances their sustainability. These spaces, which are not overly embellished and foster a stronger connection with individuals, tend to be more timeless—a characteristic that is intrinsically linked to sustainability. I consider the enduring quality of a project to be a crucial factor that interior designers and architects must always prioritize. ESTUDIO CASA: A STUDIO THAT FEELS LIKE HOME In the design of your own studio, Estudio Casa, what emotions or functions were most important to you? Does this space shape how you create? Indeed, this is undoubtedly the most personal of our projects. In this space, we have applied our expertise, moving beyond the traditional concept of an office—we designed a space that feels more like a home, surrounding ourselves exclusively with pieces that resonate with us. It is a stimulating environment, not only for work but also for moments of pause, cooking, sharing, conversing, and drawing inspiration. Embodying the core values of the studio, the design combines a functional, dynamic, and collaborative framework with an atmosphere akin to a gallery, where unique works—many created by friends—are showcased. Moreover, it is open to the city, to creativity, and to the dissemination of ideas. Acting as both a platform and a meeting point, it hosts dinners, events, presentations, and exhibitions for a diverse community within the realms of art and design. DESIGNING EMOTION: FROM CONCEPT STORES TO RESTAURANTS With projects like Yerse and the Moco Concept Store, there’s a recurring sense of softness and domesticity—even in retail environments. Why is that sense of ‘home’ important in your commercial work? For me, the concept of feeling at home is of utmost importance in all types of projects. The home is not only the space that provides us with the greatest sense of peace and comfort, but it also serves as a sanctuary where we can reconnect with ourselves. It is a space that shapes our well-being and offers a sense of security and belonging, making it crucial to translate this essence into every project we undertake. Moco, a project developed in collaboration with my friend Ezequiel Pini from Six N. Five, was an endeavor in which we aimed to fully manifest a dreamlike concept into a tangible reality. This project was an extraordinary challenge that allowed us to push the boundaries between art and functionality, resulting in a design that is as visually captivating as it is functional. The process of bringing this vision to life was deeply fulfilling, as it embodied our shared commitment to creating spaces that inspire and engage, while remaining rooted in a strong conceptual foundation. Fiskebar in Barcelona stands out for its raw materials and warm restraint. How did the local context guide your design process for this restaurant? Fiskebar is a project that I am particularly fond of, not only for its design but also for its exceptional location. Situated in one of the most privileged spots in Barcelona, it occupies a unique position at the port, offering panoramic views of both the Mediterranean Sea and the city’s skyline. The concept is inspired by Northern European culture—specifically, the traditional Fiskebar, a type of harbor-side seafood restaurant commonly found in Copenhagen. With this project, we aimed to reinterpret that spirit within the context of Barcelona, creating a space that feels authentic and rooted in its local context, while subtly nodding to its Nordic inspiration. Do you focus mainly on office and hospitality projects, or are there other types of spaces you’re eager to explore in the future? We engage in a wide range of projects, from designing a window display for Cartier to creating museums, residential spaces, and exhibition stands for the Milan Design Fair. This diversity not only keeps our work dynamic and exciting but also challenges us to explore new creative possibilities. It ensures that we remain inspired and engaged, as each project presents unique opportunities and requires us to adapt our approach, preventing any sense of monotony or repetition. What or who are some of your ongoing sources of inspiration—whether from architecture, nature, or beyond? José Antonio Coderch, César Manrique, Luis Barragán, but also James Turrell, Anish Kapoor, and ancient traditions. Can you share some of your favorite design spots or spaces in Barcelona—places that spark ideas or reflect the spirit of the city? Vasto Gallery in Poblenou, Studio Ricardo Bofill, Palau de la Música, a library called Terranova, a shop called “Curated by,” a discotheque called La Paloma, the restaurant La Font del Gat, and a cocktail bar called La Focacha—designed by us. for more Print VOL XVI - AEGEAN & MEDITERRANEAN 2025 Out of Stock Add to Cart

  • ART

    Şubat 2021 | Art | Türkiye Olağanüstü denklikler, ince benzerlikler Yazı | Alp Tekin F arklı jenerasyonlardan iki sanatçı. 1962’li Alp İşmen ve 1992’li Yüksel Dal. İkisi bu haftadan itibaren aynı sergide buluşuyor. Mixer’deki “Olağanüstü denklikler, ince benzerlikler” sergisinde. Sergi adını Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı romanından almış. Her şeyden önce, serginin sinema filmi ismi gibi duran uzun adına vurulduğumu itiraf etmem gerek. Bu uzun sergi isminin anlamı ise şu: İlk başta görünenin değil, daha derine inildikçe fark edilenin izini sürmek ve tabii iki farklı sanatçının işlerindeki birbirine eş ince detayları keşfetmeye çalışmak… Denklik ise şuradan kaynaklanıyor: İki sanatçı da pratiğini kalem ve kâğıtla yapmayı yeğliyor. Mürekkep her ikisi için de vazgeçilmez bir deneyim alanı. Alp İşmen’in çalışmalarına hayran olup işlerini yakından takip edenler için aslında bu sergi şunu da sağlıyor: Bonus olarak yeni bir sanatçı ve dünyasını keşfetme şansı. Bu nedenle yeni bir sanatçıyla yan yana aynı sergide yer alması İşmen’in mütevazı tavrı diyebiliriz. KAFATASI O KADAR GÜZEL Kİ… Yeni sergideki işlerinde de insan ve hayvan iskeletlerine sıkça rastladığımız Alp İşmen, bu konuyla ilgili bir röportajında şöyle diyor: “Şu işleyen mükemmel organizmayı ayakta tutan kemikler ve ona hareket katan beynin korunduğu kafatası o kadar güzel ki… Sanat tarihi boyunca da bir sürü anlam yüklenmiş. Çünkü gizemli ve ürkütücü”. O zaman, iki sanatçının dünyasından çıkma gizemli desenlere sahip bu serginin son kullanma tarihini de verelim: 3 nisan.

  • TASARIM-1

    Eylül 2021 | Tasarım | İtalya Tasarımın eylül mabedi SUPERSALONE Yazı | Oktay Tutuş S on iki yıldır pandemi sebebiyle yapılamayan, İtalya’nın ve dünyanın en köklü tasarım etkinliği Salone del Mobile, bu yıl hasrete daha fazla dayanamamış olacak ki 5 eylülde başlayan ve 10 eylüle kadar sürecek yepyeni bir etkinlik Supersalone ile geri döndü. Onunla birlikte Milano da canlandı ve yan etkinlikler, sergiler, konuşmalar, gösterilerle tüm dünyaya tasarımın köklü başkenti olduğunu yeniden haykırıyor. Peki neden haykırıyor? Nisan 2022'de Salone del Mobile eskisi gibi yapılacakken bu sabırsızlık neden? RAKİPLERİN ÇOĞALMASI VE DİJİTAL ETKİ Bunu anlayabilmek için öncelikle 2022 öncesi yapılan değişikliklerin en büyüğüne bakmak gerekiyor. Önümüzdeki yıl 60'ıncı yaşını kutlayacak fuarın tasarım arenasındaki sorumluluğu elbette çok büyük. Ancak son yıllarda Londra'nın, Viyana'nın, Brüksel'in ve Toronto'nun tasarım etkinlikleri de atakta. Hepsi dijital dünyanın nimetlerinden sonuna dek faydalanıyor. Başka şehirler de hemen her yıl kendi tasarım günleriyle pastaya ekleniyor. Hepsinden ayrı olarak yine İtalya kadar köklü bir organizasyon olan Fransa'nın Maison&Objet'si ve onun son yıllarda daha dijital, daha dinamik bir kimliğe bürünmesinin verdiği güçlü rakip imajı da hem çok gerçek hem de yıkıcı derecede baskın. Neden mi? Çünkü fuar katılımcılarının ürünlerini online görebiliyor, randevu alabiliyor ve dilerseniz sipariş veriyorsunuz. Bu imkanlar çağın hızlı ekonomisine ve iş yapan kuşağın isteklerine daha uygun. Bu nedenle İtalyanlar’ın öncelikle isimlerini yeniden duyurmaya ve bunun için de hem sürdürülebilir hem genç hem de dijital dönüşümünü tamamlamış bir fuara ihtiyaçları vardı. Supersalone bu çabanın bir ürünü diye düşünürseniz, az sonra anlatacaklarım daha anlamlı gelecektir. CLAUDIO LUTI YERİNE MARIA PORRO Salone del Mobile bu yıl bahsettiğim tüm bu süreçlerin hakkından gelmesi için öncelikle etkinliğe başkanlık edecek kişiyi değiştirerek işe başladı. Tasarım endüstrisinden deneyimli bir iş insanı olan Claudio Luti yerine, 1983 doğumlu girişimci Maria Porro geldi. Tiyatro, tasarım ve iş dünyası gibi eklektik bir kariyere sahip Porro'nun omuzlarında dünyanın en önemli tasarım etkinliği var. Tahminim o ki, böylesine büyük bir etkinliği iki parçaya bölerek hem ismi canlı tutmayı hem de yeniliği aşamalı yapmayı düşünüyor. Nisan ayında nasıl bir etkinlik olacak hep birlikte göreceğiz. Ancak şimdi önümüzdekine bakalım! SANDALYENİN YALNIZLIĞI VE NEŞESİ! Supersalone pandemiden beri ilk büyük İtalyan etkinliği, ancak büyüklüğü Salone del Mobile ile karşılaştırılacak düzeyde değil. 423 markanın sadece belli ürünlerini sergileyecekleri dört pavyondan oluşuyor. Ayrıca tüm dünyada daha çok ilgi gören genç ve bağımsız tasarımcıların seri üretim olmayan ürünleri de tıpkı köklü firmalar gibi burada yer bulmuş. Özel sergilerden biri, küratörlüğünü Anniina Koivu'nun yaptığı ve beş kıtadaki 22 farklı ülkenin 48 tasarım okulundan 2020 ve 2021 yılları arasında mezun olan öğrencilerin 170 projesini sergileyen “The Lost Graduation Show”. Böyle bir fuar için gençlere dokunmanın en doğru yollarından biri bu. Diğer sergi ise “Take Your Seat - Solitude and Conviviality of the Chair (Oturun-Sandalyenin Yalnızlığı ve Neşesi)” isimli ADI / Compasso d'Oro Ödülü ile ortaklaşa düzenleniyor. Küratörü ise Nina Bassoli. Compasso d'Oro ödüllü 30 adet sandalye tasarımına mansiyon ödülü almış 80 başka sandalyenin eşlik ettiği sergi, belki de tüm mobilya tasarımı ürünlerin içerisinde en ikonik olanına vurgu yapıyor. 100 AĞAÇLIK MİNİ ORMAN Supersalone programı dünyanın her yerinden tasarımcı, mimar, sanatçı, akademisyen ve yöneticiler tarafından yapılan söyleşiler, konferanslarla dolu. İsim istiyorsanız Humberto Campana'dan Bjarke Ingels, Carsten Höller, Paola Pivi, Beatriz Colomina, Cecilia Alemani, Formafantasma ve Philippe Malouin'e dek saymak mümkün. Gelelim “sürdürülebilirlik” faktörüne. Fuardaki tüm sergileme ve enstalasyon malzemeleri geri dönüştürülebilir ya da yeniden kullanılabilir olacak şekilde özel üretilmiş. Fuarın doğu kapısı girişindeki turnikelere dek Forestami tarafından yerleştirilen 100 ağaçlık bir mini orman da Supersalone'nin yeşil kimliğini vurguluyor. Sergileme alanlarında da bu ağaçlar görülebiliyor. Ihlamur, dişbudak, meşe, erik ağaçlarından oluşan bu ormanın tüm elemanları daha sonra Milano'nun farklı noktalarına dikilecek. Supersalone, “Daha dinamik bir etkinlik nasıl olur” sorusuna Milano’nun verdiği bir yanıt adeta. Genç ve kadın bir başkanın bu işin altından kalkamayacağını düşünenler muhakkak olacak. Ancak Porro tüm bunları savuşturacak bir ön gösterimle Nisan ayındaki büyük şovuna bizi hazırlıyor. Bakalım neler göreceğiz. videolar https://www.youtube.com/watch?v=M6xIoqYH3OY https://www.youtube.com/watch?v=LnxUuO-85T4 salonemilano.it

  • TASARIM-1

    july 2023 | Mediterranean | Vol 10 english below BAYOU VILL AS Bali efektli Akde nizli words Alp Tekin S on yıllarda yükselişte olan yeni bir tatil anlayışı var. Tamamen kişiye özel hizmetler ve ayrıcalıkların sunulduğu villalarda konaklayarak daha izole tatiller yapmak. Türkiye’nin Bodrum’la birlikte en çok bilinen tatil bölgesi Antalya’da yer alan Bayou Villas da bu akımın en yeni örneği. Her biri farklı büyüklükte 24 müstakil villadan oluşan Bayou Villas’nın anlayışını şu iki kelime özetliyor: Sana ait! ODAK NOKTASI BİTKİSEL TASARIM Tüm villaların kendine ait bahçesinin olduğu Bayou Villas’da bitkisel tasarım başrolde. Zengin bitki örtüsü nedeniyle Bali’yi anımsattığını düşündüğümüz Bayou Villas’daki peyzaj tasarımının odak noktasını ağaçlar oluşturuyor. Tasarımda kullanılan yüksek boylu ve dolgun formlu ağaçlar, villalarda kalan misafirlere hem görsel hem de işitsel anlamda doğal bir izolasyon sağlıyor. DS Mimarlık’tan Deniz Aslan’ın yaptığı peyzaj tasarımında 215 farklı bitki türüne yer verilmiş. Aslan, tüm bitkilerin birbiriyle uyum içerisinde olmasına özen göstermiş. Geniş yapraklı tropik bitkiler güçlü gövdeleriyle bulunduğu ortamın enerjisini yükselttiği için Strelitzia Reginea, Monstera, Cycas Revulata ve Alocasia türlerine de Bayou Villas bahçelerinde rastlamak mümkün. Hoş bir detay daha: Villaların önünde tatlı suyla deniz suyunun karışımı havuzlar var. Villaların içinde kullanılan malzemeler ise doğal tonlarda. Ahşap ve tik gibi organik malzemelerle birlikte keten ve ham kumaşlar kullanılmış. Villalar için oluşturulan modern sanat seçkisinin teması ise doğa-insan- zaman-yaşam ilişkisini irdeliyor. Bu seçki, genç ve uluslararası sanatçıların üretimlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Unutmadan: Bayou Villas’nın Weik isimli restoranında mevsimsel malzemelerle hazırlanan menü de ayrı bir gastronomik deneyim. Mediterranean with Balinese effect T here is a new sense of vacation on the rise in recent years. Making more isolated holidays by staying in villas where completely personalized services and privileges are offered. Bayou Villas in Antalya, Turkey’s most well-known holiday region with Bodrum, is the newest example of this trend. The understanding of Bayou Villas, consisting of 24 separate villas of different sizes, can be summarized by these three words: Belongs to you! FOCAL POINT IS LANDSCAPE DESIGN Plant design has the leading role in Bayou Villas, where all the villas have their own garden. Trees are the focus of the landscape design at Bayou Villas, which reminds us of Bali due to its rich flora. The tall and plump trees used in the design provide a natural and both visual and auditory isolation for the guests staying in the villas. The landscape, which includes 215 different plant species, includes mostly Arecastrum Rommanzoffionum (Queen’s Palm), Musa Cavendishi, Laurus Nobilis (Laurel) and Plumeria Rubra (Indian Shrine Tree) along with olive and cinnamon trees. Since broad-leaved tropical plants increase the energy of the environment with their strong trunks, it is possible to find Strelitzia Reginea, Monstera, Cycas Revulata and Alocasia strains in the gardens of Bayou Villas. MODERN ART IN VILLAS Another nice detail: In front of the villas are pools that mix fresh and seawater. The materials used inside the villas are in natural tones. Linen and raw fabrics were used along with organic materials such as wood and teak. The theme of the modern art selection created for the villas examines the relationship between nature-human- time-life. This selection was formed by piecing the products of young and international artists together. By the way: The menu prepared with seasonal ingredients in Bayou Villas’ restaurant Weik is also a separate gastronomic experience. for more Print VOL X - AEGEAN & MEDITERRANEAN EDITION - 2023 Out of Stock Add to Cart

  • Seyahat

    Temmuz 2021 | Volume IV - Y A Z PORTO FIRA Hikâyesi olan saf bir huzur Yazı | Sinem Işık Fotoğraflar | Giorgos Sfakianakis S antorini’deki Kaldera’nın sarp kayalıklarında yer alıyor Porto Fira Suites. Çok eskiden, hemen yakınında bulunan Saint John Theologos kilisesi için hizmet veren bir ev olan Porto Fira, uzun süredir 13 süiti olan bir otel olarak hizmet veriyor. Bir önceki sayfada Parilio işini gördüğünüz Interior Design Laboratorium tarafından yakın zamanda renove edilen Porto Fira’da, Yunan Adaları’nda sıkça karşılaşılan manastır mimarisi kurallarına uyulmuş. Tabii günümüzün bakış açısıyla... Manastır pasajlarına ve formlarına atıfta bulunan kemerler tasarım projesinin hali hazırda en baskın unsuru. IDL yöneticisi Stamos Hondrodimos, amaçlarının özel bir yaşlandırma sürecinden geçmiş ahşap ve metal gibi ağır malzemelerle saf sadeliği birleştirmek olduğunu söylüyor. Devamı için... Print YUZU MAGAZINE - IV Out of Stock View Details

  • PEOPLE

    September 2024 | People TR below KAAN BERGSEN ‘We are living through times of whining’ words Onur Basturk photos Elif Kahveci Jim Jarmusch has an iconic film called Coffee and Cigarettes consisting of 11 short stories. One day, Esquire magazine goes to interview Jarmusch about that film. Before the interview begins, the reporter is surprised to see Jarmusch drinking tea. Jarmusch says: “I used to drink over 12 glasses a day. I started to get very nervous. That's why I quit coffee years ago”. I wondered how many cups of coffee per day the founder of Petra Roasting Co., Kaan Bergsen, drank. Did he go up to 12 cups like Jarmusch? It was as I had predicted: Kaan was only drinking 2 or 3 cups pf coffee a day. Why was it as I had predicted? Because there is a calmness embedded in Kaan's face, attitude, and even in all his cells, like the smooth waters. There is another reason for this calm. He himself tells his secret: “I spend every day trying to slow down time”. I HAVE A LOVE-HATE RELATIONSHIP WITH THE FLOW OF TIME When I saw the typewriter and other vintage objects on your office desk, I thought, you are physically in this age, but your soul is back in the old times... I have always loved mechanical tools. I like to see how something works with all its springs and cogs. But I don't know if I would want to live in a period without penicillin! I am happy with where today's technology has arrived. I just love having a little more mechanical tools in my life. How would you describe the zeitgeist of today? For example, is not using Whatsapp a little brake from the fast-paced part of it? Exactly! I have a love/hate relationship with the flow of time. I spend every day trying to slow down time. It isn't easy. Raising awareness is like a full-time job. I think that's what Petra serves in essence. "Come, drink coffee, take 25 minutes for yourself". These are small checkpoints and life without them is boring and too fast. And we are living through times of whining. Whoever I look at expects a lot without doing much. So few people are trying to create value! We need to support and be proud of what exists instead of being sorry for what doesn't. Only through this we can be an energetic and progressive generation. Where, how and what do you imagine yourself doing in 10 years? And what do you think the world will be like ten years from now? I want to be in a place where I can still live the four seasons in 10 years! With the speed of global warming, it is increasingly difficult to achieve this dream. From an optimistic point of view, I think that in 10 years' time, the power of individuals will rise above institutions. I CAN STILL SMELL THAT COFFEE How was your relationship with coffee as a child and as a teenager? I come from a coffee family. I can still smell the coffee that was brewed when I was a child. I've always wondered, "How can something that smells so good be so tasteless?" I found out that I wasn't alone! Coffee has also evolved over time. Now we're able to access the best coffees in human history. The coffee industry has grown since you founded Petra in 2013. How would you evaluate the point reached as one of the first entrants in the sector? In the years you mentioned, the entrance barrier of the café industry was quite low. So, many cafes were opened, yes. We knew this would happen. This is why we started as a roasting company. Our primary goal was to supply products to cafes, restaurants and hotels that wanted to differentiate themselves. In fact, we really did not want to run a cafe, which is why we did not have a sign until recently. Petra, as you know it today, is a business that has adapted to the times and conditions and has grown in a controlled manner by responding to the wishes of its customers. Did you always have Petra in mind as an idea? Or did everything progress a little as you go after school in Boston? It materialized in the last year of the university. With the business plan and everything else, it took a year. Then we started step by step. But the real development was on the way. I read that you have a long-term goal of making Petra an unparalleled catering company in the world. How far or close are you to that goal? Our goal from the first day has been to be a unique, time-resistant and product-oriented food and beverage company. “Unparalleled” is a very broad goal. Unfocused goals destroy people on the way. But to be able to resist time, to set out with the aim of a 100-year-old company, this is an accessible effort. I GUESS I'D SAY ‘HE'S A COOL TYPE’ How long have you had a moustache? Why a moustache? I was a senior at Austrian High School in 2008. It's been there since May of that year. I don't think I have a good answer to “why”. It's been there for so long, it's hard to think of a scenario where I don't have a moustache. And it's fun to care for! How would you perceive Kaan if you looked at yourself from the outside? And what gossip would you tell about him? I think I would call him a cool type, specific. If I can get inspired, I will. I never gossip. I usually care about my fashion because I do it out of respect for the places I go, the people I meet, or my job. If I see someone with the same care, I'll think the same. THEY THINK I'M SERIOUS, I KEEP UP THE APPEARANCES How many coffees do you drink a day and which type of coffee is your favorite? 2 or 3 cups, I think. Every morning, we brew filter coffee at home with Nil. Afterwards, I usually drink cappuccino when I come to work. It's my favorite thing these days. Then, the day ends with tastings and tests. Which coffee shops abroad do you like the most for their coffee and ambiance? Copenhagen - April Coffee Paris - Dreamin’ Man and Telescope London - Prufrock NYC-Sey Berlin - Ben Rahim Finally, tell us a little secret about yourself! I'm actually a very sarcastic person, but the people I just met may not understand my sarcasm and think I'm serious, and I keep up the appearances! KAAN BERGSEN ‘Zamanımız mızmızlanma zamanı’ Jim Jarmusch’un 11 kısa hikâyeden oluşan “Coffee and Cigarettes” adlı ikonik bir filmi vardır. İşte o filmle ilgili bir gün Esquire dergisi Jarmusch’la röportaj yapmaya gider. Röportaj başlamadan önce muhabir Jarmusch’un çay içtiğini görünce şaşırır. Jarmusch şöyle der: “Günde 12 bardağın üzerinde içiyordum. Çok gergin olmaya başlamıştım. Bu nedenle kahveyi yıllar önce bıraktım”. Petra Roasting Co. kurucusu Kaan Bergsen’in de günde kaç tane kahve içtiğini merak ediyordum. Jarmusch gibi 12 bardağa kadar çıkıyor muydu? Durum tahmin ettiğim gibi oldu: Günde sadece 2 ya da 3 tane kahve içiyordu Kaan. Neden tahmin ettiğim gibi olmuştu? Çünkü Kaan’ın yüzüne, tavrına, hatta tüm hücrelerine sinmiş, sabahları çarşaf gibi olan deniz misali bir sakinlik var. Bu sakinliğin bir başka nedeni daha var. Sırrını bizzat kendisi söylüyor: “Her günümü zamanı yavaşlatmaya çalışarak geçiriyorum”. ZAMANIN AKIŞIYLA AŞK-NEFRET İLİŞKİM VAR Ofis masandaki daktilo ve diğer vintage objeleri görünce şunu düşündüm: Fiziksel olarak bu çağdasın ama ruhun eskilerden yana… Mekanik çalışan aletleri her zaman çok sevdim. Bir şeyin nasıl çalıştığını bütün yayları ve çarkları ile görebilmek hoşuma gidiyor. Ama penisilinin olmadığı bir dönemde yaşamak ister miydim, bilemiyorum! Günümüz teknolojisinin geldiği yerden memnunum. Sadece biraz daha mekanik ürünlerin hayatımda olmasını seviyorum. Bu zamanın ruhunu nasıl tanımlarsın? Mesela Whatsapp kullanmaman bu zamanın hızlı ruhuna karşı küçük bir fren duygusu mu? Aynen! Zamanın akışıyla ilgili bir aşk/nefret ilişkim var. Her günümü zamanı yavaşlatmaya çalışarak geçiriyorum. Kolay değil. Farkındalık artırmak full time bir iş gibi. Bence Petra da özünde bunu servis ediyor. “Gel, kahve iç, 25 dakikayı kendine ayır” gibi. Bunlar küçük check-point’ler ve onlarsız hayat sıkıcı ve fazla hızlı. Bir de zamanımız mızmızlanma zamanı. Kime baksam pek bir şey yapmadan çok şey bekliyor. O kadar az insan değer yaratmaya çalışıyor ki! Olmayan şeylere üzüleceğimize olanları desteklemek, onlarla gurur duymak lazım. Ancak böyle enerjik ve progresif bir jenerasyon olabiliriz. Kendini 10 yıl sonra nerede, nasıl ve ne yaparken hayal ediyorsun? Ve dünya sence on yıl sonra nasıl bir yere dönüşecek? 10 yıl sonra dört mevsimi hâlâ yaşayabildiğim bir yerde olmak istiyorum! Küresel ısınmanın hızıyla bu hayale ulaşmak giderek zorlaşıyor. Optimist bir bakış açısıyla 10 yıl sonra bireylerin güçlerinin kurumların üzerine çıkacağını düşünüyorum O KAHVENİN KOKUSU HÂLÂ BURNUMDA Çocukken ve ilk gençlikte kahveyle aran/ilişkin nasıldı? Kahveci bir aileden geliyorum. Çocukken pişirilen kahvenin kokusu hâlâ burnumda. Her zaman merak etmişimdir, “Bu kadar güzel kokan bir şey nasıl bu kadar lezzetsiz olabilir?” diye. Meğer yalnız değilmişim! Zaman içinde kahve de gelişti. Şu anda insanlık tarihindeki en iyi kahvelere ulaşabilmek mümkün. Petra’yı kurduğun 2013’ten bu yana kahve sektörü büyüdü. Sektöre ilk girenlerden biri olarak gelinen noktayı nasıl değerlendirirsin? Bahsettiğin yıllarda kafecilik sektörünün giriş bariyeri oldukça alçaktı. Bu sayede birçok kafe açıldı, evet. Bunun olacağını biliyorduk. Bu nedenle kavurma şirketi olarak başladık. Kendini ayrıştırmak isteyen kafe, restoran ve otellere ürün tedarik etmek birincil amacımızdı. Hatta o kadar kafe işletmek istemiyorduk ki, yakın zamana kadar bir tabelamızın olmamasının nedeni bu. Bugün bildiğiniz Petra, zamana ve koşullara adapte olmuş, müşterilerinin isteklerine yanıt vererek, kontrollü bir şekilde büyüyen bir işletme. Peki Petra fikir olarak kafanda hep var mıydı? Yoksa Boston’daki okul sonrası biraz yolda mı gelişti her şey? Üniversitenin son yılı şekillendi. İş planı, vesaire derken bir sene sürdü. Sonra adım adım başladık. Ama asıl gelişim yolda oldu. Petra’yı uzun dönemde dünyada eşi benzeri olmayan bir yeme içme şirketi yapmak gibi bir hedefin olduğunu okumuştum. O hedefe ne kadar uzak ya da yakınsın? Kendine has, zamana direnebilen ve ürün odaklı bir yeme içme şirketi olması ilk günden beri amacımız. “Eşi benzeri olmayan” çok geniş bir amaç. Odaklanılamayan amaçlar yolda insanı yok eder. Ama zamana direnebilmek, 100 yıllık bir şirket amacıyla yola çıkmak, bu erişilebilir bir efor. ‘COOL BİR TİP’ DERİM HERHALDE Bıyığın ne zamandan beri var? Neden bıyık? 2008’de Avusturya Lisesi son sınıftaydım. O yılın mayısından beri var. “Neden” kısmına güzel bir yanıtım yok sanırım. O kadar uzun zamandan beri var ki, bıyığımın olmadığı bir senaryo düşünmek zor. Bir de bakımı eğlenceli! Dışardan kendine dönüp baksan Kaan’ı nasıl algılardın? Ve onun hakkında nasıl dedikodu yapardın? Kendine has, cool tip derim herhalde. İlham alabiliyorsam alırım. Dedikodu hiç yapmam. Genelde giyimime önem gösteririm; çünkü gittiğim yerlere, görüştüğüm insanlara ya da işime olan saygımdan bunu yapıyorum. Birisini de aynı özende görsem bunu düşünürüm. BENİ CİDDİ SANIYORLAR, HİÇ BOZMUYORUM Günde kaç tane kahve içiyorsun ve hangi kahve türü favorin? Bardak olarak 2 ya da 3 sanırım. Her sabah Nil ile evde filtre kahve demliyoruz. Sonrasında işe gelince genelde cappuccino içiyorum. Bu aralar en sevdiğim şey. Sonrasında tadımlar ve testler derken gün bitiyor. Yurtdışında kahvesini ve ambiyansını en beğendiğin kahveciler hangileri? Copenhagen - April Coffee Paris - Dreamin’ Man ve Telescope Londra - Prufrock NYC - Sey Berlin - Ben Rahim Son olarak: Bize kendinle ilgili küçük bir sırrı anlat! Aslında çok sarkastik biriyim, ama yeni tanıştığım insanlar sarkazmimi anlamayıp beni ciddi sanabiliyor, onları hiç bozmuyorum! for more... Print VOL VI - 2022 Out of Stock View Details

  • ART

    January 2023 | Art & Culture Tek gece, tek eser: HUY Writer Onur Baştürk A karetler’deki Vision Art Platform’da tek gecelik özel bir sergi düzenlendi. Sanatçı Sefa Çakır’ın “HUY” isimli işi galerinin giriş katındaki duvarı tamamen kaplarken, geceye katılan davetli ve koleksiyonerler uzun uzun Çakır’ın işine bakarak kendi çıkarımlarını, hissettiklerini paylaştı. Beral Madra’nın Sefa Çakır’ın işi üzerinden kaleme aldığı özel bir yazı var, şimdi o yazıdan bir kısmı paylaşmak istiyoruz: “Sefa Çakır’ın özel olarak, alışılmamış bir sunumla tek bir gece ve birkaç saat sergilenmek üzere üretilen HUY başlıklı kâğıt üstüne marker tekniğiyle yapılan siyah-beyaz çizgi resmi, ilk bakışta sürrealist bir anlatımda olmasına karşın, gravür benzeri ince işlenmiş bir çizgi resim olarak geleneksel resmin yarattığı o bildik-tanıdık etkiyi bırakabilir. Rönesans gravürlerinde, Albrecht Dürer, Vasari gibi ressamların gravürlerinde izlenen ve zaman içinde klasik resim sanatında yerleşik kompozisyonları çağrıştıran bir görüntünün etkisidir, bu. Çağlar boyunca toplumlara yeryüzü gerçekleri ve gökyüzü düşleri arasındaki ilişkilerin, büyük anlatıların yarattığı metaforları yansıtan bir görüntünün etkisidir, bu. Resim, içerdiği düzen ve imgelerle üç aşamada bakmayı öneriyor. Resme alttan başlayarak bakıldığında bir grup insanın gökyüzüne doğru heyecanla ya da endişe ile baktığı, olağanüstü bir olaya tanık olduğu izleniyor. Bu bakış günümüzün beklenmedik olaylarında, savaş ve terör koşullarında hiç de yadırganamaz. İkinci aşamada bu bakışın sırrı açıklanıyor; bir kız çocuğu gökyüzünden aşağı doğru düşmektedir. Burada iki yorum geçerli olabilir: Çocuk, klasik resimlerde algılandığı gibi olası bir tanrının armağanıdır; ya da çocuk bir kaza, bir şiddet sonucu tehlikeli bir biçimde düşmektedir. Yerel ve küresel bağlamda “çocuk” olgusunda toplumların yaşadığı ikilemlerini düşününce bu imge de karşılığını buluyor. Bu anlatıya arka planda bir mekân kurgulanıyor; tarihsel geçmişi çağrıştıran sütunlu bir mimari, ki bu da klasik resimlerde var olan bir metafordur, burada bireysel ve toplumsal epistemolojideki “bellek” sorununa işaret ediyor. DİJİTAL ÜRETİMLE HESAPLAŞMA Sanat tarihindeki çizgi resimler günümüzde üretilen resimler için her zaman önemli bir altyapı oluşturur. Sefa Çakır’ın resimlerindeki geleneksel çizgi resim üretimi günümüzdeki görsel dilin içerdiği teknik ve dijital üretim ile bir hesaplaşmadır. Bilgisayar tekniklerinin ve dijital görsel dilin etkin olduğu sanat üretiminde çizimin, çizgi resmin nerede olduğunu sorguluyor Çakır, 2008’den günümüze ürettiği çocuk imgesinin çoğul örneklerini içeren çizgi resimlerinde. 2017’den günümüze ise çocuk imgeleri daha kalabalık kompozisyonlarda ve zaman-mekan ilişkisi içinde gösteriliyor. Kâğıt üstüne ve en sade biçimiyle çizgi resim hala dinamik bir görsel dil mi oluşturuyor? İnsan elinin ürettiği çizimin sürdürülmesinde nasıl bir yöntem uygulanmalı? Başka türden bir yapıt, -renkli resim ya da heykel için bir eskiz değil de -bağımsız bir üretim olarak çizgi-resim onun yapıtlarında bu üretimin günümüzdeki etkisi ve gücü hakkında bir güvence veriyor”

  • ART

    Şubat 2021 | Art | Türkiye Herkes kendi ‘kitsch’ine baksın! Yazı | Oktay Tutuş P era Müzesi’nde yeni açılan Zevk Meselesi isimli sergi, günümüz görsel sanatının gücüne sırtını yaslayarak herkesin kendi zevkinin olabileceği gibi, bunun bizimkinden farklı olabilmesinin de muhtemel ve tercih sebebi olduğunun altını çiziyor. Nasıl mı? Bir ara ‘kitsch’ kelimesini kullanmak ne kadar popülerdi hatırlayanlar vardır. Olur olmaz her durumu ya da bize hoş gelmeyen, abartılı bulduğumuz her şeyi/kişiyi tanımlamak için kullanılırdı. Derin bakılması gereken bazı kelimelerden olduğu için ben de daha derinine çok sonra vakıf olabildim bu kelimenin. O derinliğin de zevkler ve renklerin tartışıldığı bir TV stüdyosunda son bulduğunu sanmayın. Bundan ötesi var. Pera Müzesi’nde 6 hazirana kadar devam edecek olan Zevk Meselesi sergisi kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanıyor. Bunu da Ulya Soley’in küratörlüğünde bir araya gelen 13 sanatçı ve kolektifin, yerleştirme, kolaj, video, fotoğraf gibi farklı alanlarda ürettiği eserlerle yapıyor. Serginin küratörü Ulya Soley’in kitsch için kullanılagelen sıfatların çoğunun olumsuz olduğunu belirterek yaptığı şu değerlendirme dikkat çekici: “Kitsch, bazılarına göre çirkinliği ve bayağılığı kavramsallaştırarak güzelin mertebesine ulaştırıyor. Bazılarına göre ise güzelin tanımını sarsarak kendine alan açıyor. Yöntemi ne olursa olsun, kitsch, sistemin boşluklarına sızarak izleyiciyi etkilemeyi sürdürüyor”. Nick Cave’in 2011 tarihli bir videosunun da yer aldığı sergideki diğer isimler şöyle sıralanıyor: Alex Da Corte & Jayson Musson, Bruno Miguel, Cameron Askin, FAILE, Farah Al Qasimi, Gülsün Karamustafa, Hayırlı Evlat, Miao Ying, Nick Cave, Olia Lialina & Mike Tyka, Pierre et Gilles, Slavs and Tatars ve Volkan Aslan.

  • TASARIM-237 | Yuzu Magazine

    March 2025 | DESIGN & INTERIORS REDEFINING MODERN LIVING on the EAST COAST words Karine Monie photos Brian Wetzel interior design Melissa & Miller Color served as the driving inspiration behind this home, nestled just outside Philadelphia on the East Coast of the United States. Guided by the homeowners’ impressive art collection, the design team at Melissa & Miller expertly blended vibrant and moody hues—minty sage, deep plum, emerald, and duck egg blue—to create interiors that are both striking and highly functional. The result is a dwelling brimming with energy, character, and fresh ideas—perfect for those who value thoughtful design. The project was commissioned by a married couple in their 60s, who sought to downsize from a larger home while retaining a sense of sophistication and a flair for entertaining. “We wanted the house to reflect the creativity in both husband and wife: polished, well-traveled yet not flashy,” explains Melissa Urdang Bodie, co-founder of Melissa & Miller. Long-time residents of the Philadelphia area, the couple desired a single-level home that was warm, welcoming, and conducive to hosting guests. Their open-minded, decisive nature allowed the design team to explore bold, unconventional choices. A COLORFUL APPROACH Abandoning traditional white kitchens, Melissa & Miller embraced a non-traditional approach that celebrated color as a central theme. Starting with a neutral base in the central living area, the design team built out a spectrum of vivid accents across the home: - Kitchen: The calm kitchen features a refreshing minty sage hue (Farrow & Ball Eddy) paired with a soft sage De Gournay wallpaper, creating an inviting and serene atmosphere. - Living Area: The central living room is painted in a warm white, offering a subtle backdrop that allows bolder colors in adjoining spaces to shine. - Private Spaces: In the den, moody midnight tones (Farrow & Ball Hague Blue) create a contemplative setting, while the home bar and cigar room are awash in rich plum tones (Farrow & Ball Brinjal). The two bedrooms present contrasting moods—one with duck egg blue accented by hints of blush, and the other in crisp, burnt orange with wheat details. SPECIAL DETAILS AND LOCAL ARTISTRY In collaboration with architect Neil Young, the design of the bar area features lateral mesh metal shelves, setting the stage for the “Cigar” artwork that became the focal point of the room’s color palette. The team also placed a strong emphasis on incorporating artisans, small makers, and female designers into the project. Local woodworkers such as East Otis crafted the L-shaped bookshelves that flank the stepped-down living room, while pieces from Nat Fry, Hoffman Hardware, and large globe pendants from Cuff in LA add bespoke touches throughout the home. Luxurious throw pillows from Aldridge & Supple (London) and a curated selection of high-end fabrics, wallpapers, and rugs from renowned suppliers complete the layered, textured interiors. DETAILS - ENTRY: Wall lights by Apparatus. - LIVING ROOM: L-shaped Varickk sofa by Maiden Home with Schumacher fabric. Elyse freeform coffee table by Eternity Modern. Sumo chair and Sumo ottoman by Holly Hunt. 1960s vintage Czech chairs from 1stdibs with Rogers and Goffigan fabric. Maker’s chair by Lawson Fenning. Amber small Soda tables from Comerford. Suspended lighting by Cuff Studio. Potosi area rug by Erik Lindstrom. - DINING ROOM: Lance dining chairs by Palecek with Brook Perdigon fabric. Stave dining table by Black Creek Mountain. Mollino large tiered chandelier by Visual Comfort. Stella sconces by Lostine.

  • TASARIM-229 | Yuzu Magazine

    February 2025 | DESIGN & INTERIORS NATALJA KENT’s CHROMATIC VISION words Harper Ellis Project Images Jason O’Rear, courtesy of Beacon Capital Partners Portrait of Natalja Kent Dana Pleasant In the heart of West Los Angeles, a striking new public artwork is redefining the urban landscape. Commissioned for 1440 Sepulveda, this large-scale installation by Czech-American artist Natalja Kent injects bold color, movement, and vibrancy into the neighborhood, offering a dynamic visual experience that shifts with the viewer’s perspective. “This piece is a public homage to the delightful and healing power of light, color, movement, and play,” says Kent. Inspired by its surroundings, the work not only enhances the building’s architectural presence but also fosters a deeper connection between the space and the community. Originally built in 1986, 1440 Sepulveda was a solid structure in need of a transformation. Beacon Capital Partnersacquired the building with a vision to create inspiring workplaces, enlisting Ware Malcomb as the repositioning architect and Club Studio to consult on branding, art, and environmental graphics. BRINGING ART TO THE FACADE One of the biggest challenges of the project was translating Kent’s intricate, light-based work into a durable and maintainable facade-scale installation. The goal was to preserve the richness of color and detail while ensuring it could withstand time and elements. The process took nearly two years, with a deep exploration of materials and techniques. The final work, now an unmistakable presence in the neighborhood, is a testament to the transformative power of art in architecture. A PALETTE INSPIRED BY LOS ANGELES Kent drew inspiration from the surrounding environment—the ocean’s deep blues, the lush green park across the street, the golden sunlight filtering through trees, and the energy of West LA’s diverse community. “I meditated on these external elements and performed a movement meditation with lights in response,” she explains. Using light-sensitive paper, she recorded her movements, translating them into architectural-scale chromograms—her signature abstract, gradient-infused works. HONORING THE LIGHT AND SPAVE MOVEMENT For the mural, Kent created seven large-scale chromograms using a process she developed over seven years. Each composition reflects the rhythms of the neighborhood, the hues of the Pacific Ocean, and the play of nearby public spaces. The artwork was then scaled up, transferred onto powder-coated aluminum panels using a pigment process, and baked onto 12 x 4-foot panels for lasting vibrancy. Inside the building, the artistic experience continues. The lobby, with its soaring ceilings, is flanked by a full-length living wall on one side and Kent’s vibrant works on the other, infusing the space with creativity and energy from every angle.

bottom of page