top of page

Search this site

774 results found with an empty search

  • Seyahat

    Şubat 2021 | Seyahat | Dünya En iyi 10 kabin otel Yazı | Mert Çam P andemi öncesi konforuna düşkün insanların tatil anlayışı, her şeyi sunan son derece lüks otellerle sınırlıydı. Oysa şimdi pandeminin bir sonucu olarak doğayla uyumlu yeni bir akım doğdu ve bu akımın geleceğin turizmini baştan yarattığını keyifle bildirmek isterim: Kabin oteller. Geleneksel otel anlayışından uzakta, her biri ayrı bir otel odası olan kişisel kabin oteller, birbirinden ilginç tasarımları ve sundukları deneyimlerle fark yaratıyor. Minimal, kompakt, kendi enerjisini üretip minimum atıkla doğaya dönüşümüzü sağlayan kabin oteller, her türlü konfor ihtiyacımızı da karşılıyor. Böylece, zihinlerimizde yer etmiş “doğa ve lüksün yan yana gelemeyeceği” inancı da kırılmış oluyor. “Slow-down turizm”in sembolü haline gelen kabin otellerin gelecek yıllarda daha çok tatil planlarımızda yerini alacağına şüphem yok. İşte dünyanın farklı destinasyonlarından, mutlaka görülmesi gereken kabin oteller. 1. The Woodhouse Hotel / Çin Çin’in Tuanjie bölgesinde bulunan The Woodhouse, ZJJZ mimarlık şirketi tarafından tasarlanmış. On adet ahşap kabinin yer aldığı projeyi farklı kılan en önemli özellik, her kabinin farklı bir mimariye ve manzaraya sahip olması. Böylece kişiye özel bir deneyim sunuyor. 2. Treehotel / İsveç Kent ve Britta Lindvall çifti meşhur kuzey ışıklarını görmeye gelen turistler için İsveç'in kuzey ormanlarında, farklı tasarımlara ağaç evler inşa etmeye karar vermişler. Zamanla, Snøhetta and Tham+Videgård Arkitekter gibi mimarlık ofislerinin katkısıyla toplam yedi kabin süitten oluşan bir yer olmuş Treehotel. 3. Vivood Landscape Hotel / İspanya Daniel Mayo'nun tasarladığı, 25 kabinden oluşan otel İspanya'nın Alicante şehrinin Guadalest vadisi üzerinde dağınık olarak konumlanmış. Her bir kabin doğa ile bütünleşecek şekilde tasarlanmış olsa da sonsuzluk havuzları ve terasındaki jakuzilerle oldukça lüks bir deneyim sunuyor. 4. 48°Nord / Fransa Eko-Otel konseptiyle Norveçli mimarlık ofisi Reiulf Ramstad Arkitekter tarafından inşa edilen 48°Nord, tasarım kabinlerden oluşan bir köyü andırıyor. Her biri “hyttes”, yani İskandinav tarzı köy evi şeklinde tasarlanan 14 adet kabin, doğayla uyumlu huzurlu kaçamaklar vadediyor. 5. Løvtag's Treetop Cabin / Danimarka Løvtag tarafından tasarlanan kabinler Danimarka'nın Als Odde bölgesindeki ormanlarda, yerden 8 metre yüksekteki platformlar üzerine ya da mevcut bir ağacın üzerine inşa edilmiş. Dolayısıyla kübik tarzdaki modern yatak odanızın tam ortasından bir ağaç gövdesi geçebiliyor. Haliyle bu durum doğa içinde olduğunuzu sürekli anımsamanıza vesile oluyor. 6. Mountain and Cloud Cabins / Çin Wiki World ve Advanced Architecture Lab şirketleri tarafından tasarlanan kabinler, Çin'in Yichang / Hubei bölgesinde bulunuyor. Dış cephesi tamamen aynalarla kaplanmış bu 18 adet ahşap dağ evinin her biri dağ yamacında konumlanmış. Uzay gemisini andıran tasarımla öne çıkıyorlar. Zaten tasarımcılar da tam olarak bunu amaçlamış. 7. Tree House / İtalya Milanolu stüdyo Peter Pichler Architecture tarafından tasarlanan bu kabin otel, Kuzey İtalya'nın Dolomit Dağları’nda yapılıyor. Firma tüm projeyi 'slow down' turizminin felsefesiyle tasarlamış. Her biri ayrı otel odası olan ve sivri çatılarıyla doğayla olan uyumu farklı bir noktaya taşıyan kabinler, tasarımları kadar nefis manzarasıyla da ilgi çekici. 8. Folly / Amerika Kabin otellerinin en etkileyici özelliklerinden biri bulundukları coğrafyayla uyumları. Kaliforniya çölünde bulunan Folly kabinleri kendini bu şekilde diğerlerinden ayırıyor. Joshua Tree National Park sınırındaki kabinler, metal yüzeyleriyle distopik bir film karesini andırıyor. Çölün ortasında olmasına rağmen ihtiyacınız olan her şeyi ve hatta daha fazlasını sunan projede, üst kattaki yatak odasında yer alan tavanın bir bölümü yok! Bu da berrak yıldızların ışığında uykuya dalma lüksünü tatmanızı sağlıyor. 9. Aka Patagonia Hotel / Patagonya Şili merkezli mimarlık stüdyosu Larrou tarafından tasarlanan otel, altı adet prefabrik kabinden oluşuyor. Diğerleri gibi konumlandığı bölgeyle uyumlu mimarisinde “mono-pitched”, yani tek eğimli çatılar kullanılmış. Ahşap kabin görüntüsünün yanıltacağı üzere bölgenin ekstrem hava şartlarına göre oldukça sağlam ve güvenli olarak tasarlanmış. 10. Floris / İtalya İtalyan tasarım stüdyosu Network of Architecture’in inşa ettiği otel İtalyan Alpleri'ndeki bir kasaba olan Siusi allo Sciliar'da. Kabinlerin tasarımındaki en ilginç detay, her kabinin farklı açı ve yükseklikteki kademesi sayesinde dışardan bakıldığında doğanın bir parçası gibi bir izlenim yaratması.

  • ART

    Aralık 2021 | Art | Türkiye Popüler kültürde Bizans etkisi Yazı | Oktay Tutuş P era Müzesi'nde İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan ve Bizans hakkında yapılmış bilimsel araştırmaları inceleyen “İstanbul’dan Bizans’a” adlı sergiyi gördünüz mü? Görmediyseniz, sizi Pera Müzesi'ne çekecek bir başka sergi daha var: “İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm?” İlk sergi İstanbul'un her yerine sinmiş tarihe tanıklık etmeye çağırırken, bizim bahsedeceğimiz ikinci sergi Bizans imgeleri ve esinlenmelerinden oluşan müthiş bir yaratıcı evrene bakmaya çağırıyor. Bu sergide 50’yi aşkın sanatçı, yazar, illüstratör, müzisyen, sinemacı ve moda tasarımcısının Bizans’a atfedilen eşsizliği ve egzotizmi farklı açılardan yorumlayan ve görselleştiren işleri yer alıyor. SERGİNİN İSMİ O ROMANIN BAŞ KARAKTERİNDEN… “İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm?” sergisi adını Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Panorama adlı romanından alıyor. Türkiye’nin yakın tarihinden bir dönemi, İkinci Dünya Savaşı sonrası yılların toplumsal ve siyasal karmaşasını konu edinen romanda, “Bu Ne Bizantinizm?’” ifadesini romanın baş karakteri kullanıyor ve yazar, kendi karakterinin ağzından çıkan bu sözle, genç cumhuriyetin vatandaşları arasındaki kültürel ayrışmanın giderek keskinleşmesini, kimlik bunalımını ve çare olarak kör inançlara tutunmasını dile getiriyor. Kartal Tibet filmlerinden Ayasofya'nın yakınlarda vefat eden kedisi Gli'ye, Facebook'un son dönemde nefret oklarına hedef olan sahibi Mark Zuckerberg'den moda tasarımcısı Özgür Masur'un defilesinden sahnelere dek sergide popüler kültürün hemen her yerine değinen geniş bir seçki yapılmış. Küratör Emir Alışık’ın İstanbul'da yaşayanların hafızalarında milliyetçi arkaik betimlemelerle yer edinmiş Bizans imgesi hususunda şu söyledikleri, özellikle bu imparatorluğu doğru hatırlamamız için önemli: “Bizans tarihi bazen tarihsel bilginin manipülasyonu yoluyla düşmanlığın uyandırılmasına alet edilse de, Bizans mirası karmaşık sosyopolitik meseleleri yansıtmak için de sıkça kullanılır oldu. Bu sergi, Bizantinizm’in, onu aramadığımız yerlerde bile ortaya çıkan etki alanı geniş bir olgu olduğunu ortaya koyuyor”.

  • SEYAHAT-2

    Matt Damon’ın oynadığı Marslı (The Martian) filmi sonrası daha da popüler hale gelen bir çöl Wadi Rum.  ​ Kum vadisi anlamına gelen Wadi Rum, Ürdün’ün güneyinde, Akabe’ye 40 kilometre uzaklıkta bir doğa harikası. Wadi Rum’un şöhretinin nedeni Mars yüzeyini andıran kızıl kumları, kayalıkları elbette. Buranın Marslı filminde neden set olarak kullanıldığını oraya gidince daha iyi anlıyorsunuz.    Gerçekten de vadinin iç taraflarına doğru ilerledikçe Mars yüzeyinde geziniyormuş gibi hissediyor insan. Çok acayip bir duygu!  Artık ya filmin yoğun etkisi ya da Mars’a karşı son dönemde gelişen popüler ilginin engellenemez hali. O kızıl kumların üzerinde gezinirken başka türlü bir havaya giriyorsun.    Bu Mars efektinin bir sonucu olsa gerek, Wadi Rum’da konaklamak isteyenler için yapılan kamp alanlarına balon kabinler (nam-ı diğer “bubble dome”) kondurulmuş. Bu balon kabinlerin alamet-i farikası tabii ki yattığın yerden gökyüzünü görebilmen. Doğayla bütünmüşsün gibi hissettirmesi. Yani alabildiğine şeffaf oluşu… Bir de tabii kendiliğinden uzay istasyonu efekti vermesi!   Son yıllarda çok moda olan bu balon kabinler dünyanın dört bir tarafında var aslında. İspanya’dan Avustralya’ya, İzlanda’dan Kanada ve Meksika’ya kadar...Sırf bunlarda kalmak için aylar öncesinden rezervasyon yaptıran var. Bir tür yeni deneyim çılgınlığı bu yani. ​ Peki o balonun içinde konaklamak nasıl bir şey?  ‘Aicha’ (@aichaluxury) adlı kamptaki balonda sadece bir gece kaldım ama şunları söyleyebilirim: Sanki çölün ortasında yatıyormuşum gibiydim.  Bir ara kuvvetli bir rüzgar çıktı. O garip uğultuyu iliklerime kadar hissettim!Sonra şakır şakır yağmur yağdı. O an dedim ki, galiba bu balonu sel alıp götürecek! Korkmadım desem yalan olur! Sabaha karşı ise yıldızlar göründü, ki o kısım nefisti işte… ​ Aicha dışında bir de Suncity Camp (@suncity_camp) var. O da biraz daha konforlu bir kamp. Ama her ikisinin de mantısı aynı: Konforlu bir balon kabin ya da çadırda gelenlere kızıl çöl deneyimini yaşatmak! ​ Benim kaldığım Aicha’da:    - Sabah saat 05.30 sularında kalkıp gün doğumunu izlemeye götürdü kampın çalışanı bedeviler. Arabalarla bir bir kızıl tepeye gittik. Sabah sabah bir tepeye tırmandık. Ama gün doğmaya başlayınca manzara olağanüstüydü!    - Sabah ve gece çok serin olduğu için dev bir kürk kaban veriyorlar. Onunla dolaşmak bile fantastikti!    - Gelelim eğlenceye! Çölün ortasında bedevilerin müziği eşliğinde çılgınca dansedeceğimi söyleseler inanmazdım, ama oldu! Hayatımda en çok eğlendiğim gecelerden biriydi. Bir süre sonra çöl soğuğuna aldırmadık, bedevilerin çaldığı canlı müzik eşliğinde deliler gibi dansedip göbek attık!  ​ Unutmadan:    - Wadi Rum’a gitmek için Amman ya da Akabe’ye uçabilirsiniz. Akabe daha yakın. Amman’dan Wade Rum arabayla iki ila üç saat sürüyor.    - Petra’yı görmeden dönmek olmaz. Wadi Rum’a çok yakın Petra. Günübirlik gidip dönülebilir.  January 2024 | TRAVEL TR below BEACH CLUB on TOP of the MOUNTAIN words Joel Nunez-Smith photos Gray Malin Could there be a beach club on top of the mountain? Of course it can! It could very well be! There is no sand at Aspenx Beach Club designed by Gray Malin, but there is more. Magnificent views of the Highland Bowl and Elk Range, the wonderful contrast of bright red&white stripes on white snow and a vintage atmosphere inspired by beach clubs in Miami. Aspenx opens its new season as of the end of this month. This mountain beach club, which has a ticketed entrance fee, is open on Fridays and Saturdays. Dağda beach club olur mu? Gayet olabilir! Gray Malin’in tasarladığı Aspenx Beach Club’ta kum yok ama fazlası var. Highland Bowl ve Elk Range'in muhteşem manzarası, kırmızı parlak çizgilerin beyaz kar üzerindeki şahane kontrastı ve Miami'deki beach club’lardan ilhamla yaratılan vintage atmosfer. Aspenx, ocak sonu itibariyle yeni sezonunu açıyor. Giriş ücreti biletli olan, dj performanslarıyla eğlencenin doruğa çıktığı bu dağ beach club’ı cuma ve cumartesi günleri açık. Bazen pazar günleri de…

  • :mentalKLINIK: Lunatic Poets Exhibition in Istanbul

    :mentalKLINIK presents Lunatic Poets at PILEVNELI Dolapdere in Istanbul from September 18 to October 18, 2025, alongside Almost Surprised at Lucca. September 16, 2025 | Art & Culture TR BELOW :mentalKLINIK TAKES OVER ISTANBUL portrait photo Nazlı Erdemirel From September 18 to October 18, 2025, PILEVNELI Dolapdere hosts a striking exhibition by Brussels-based artist duo :mentalKLINIK. Titled Lunatic Poets, the show distills four years of their practice into a multi-layered experience where the digital and the physical unfold simultaneously. Sculptures, robotic works, and spatial installations meet a meta-cinematic environment that invites audiences into a double-edged performative reality. With Lunatic Poets, the duo unleashes the excess of contemporary life as a hyper-charged ecosystem—like hacking into an algorithm caught in an endless loop after a panic attack on a nightclub floor. The result is an unbearably funny yet unsettling universe, transmitting an unapologetic consciousness in real time. The exhibition takes its cue from the archetype of the meczup—the “holy fool” of Anatolia, a figure carrying a wisdom outside the system. By channeling this spirit into an abandoned party atmosphere, :mentalKLINIK stages a scenario of resistance that directly challenges the Western tradition of normalizing madness. ANOTHER LAYER AT LUCCA On the very same day, a second :mentalKLINIK intervention opens at Lucca as part of the LUCCA × PİLEVNELİcollaboration. Running until September 28, Almost Surprised unfolds as a conceptual takeover, disrupting the venue’s everyday rhythm and reimagining it through the duo’s artistic gestures. By twisting function into fiction, Lucca becomes a stage for a parallel reading—one where nightlife and contemporary art collide. :mentalKLINIK ve İSTANBUL ÇIKARMASI 18 Eylül – 18 Ekim 2025 tarihleri arasında İstanbul’daki PİLEVNELİ Dolapdere’de dikkat çekici bir sergi var: Brüksel merkezli sanatçı ikilisi :mentalKLINIK’in dört yıllık üretim sürecinin ürünü olan MECZUP ŞAİRLER (Lunatic Poets). Dijital ve fiziksel düzlemleri aynı anda açımlayan sergide bir yanda heykeller, mekânsal yerleştirmeler ve robotik eserler yer alacak, diğer yanda ise izleyiciyi çift katmanlı performatif bir gerçekliğe davet eden meta-sinematik bir yerleştirme. Sanatçı ikilisi, bu sergisinde güncel insanın aşırılığını hiper-yüklü bir ekosistem olarak serbest bırakıyor. Sanki bir gece kulübünde panik atak geçirip sonsuz döngüye takılan bir algoritmaya sızmak gibi… Acı verecek derecede komik ve tekinsiz bu evren, utanmaz bir bilinci doğrudan aktarıyor. MECZUP ŞAİRLER, Anadolu’nun sistem dışı bir bilgelik taşıyıcısı olan meczup arketipinden ilham alıyor ve deliliği, :mentalKLINIK’in terk edilmiş parti atmosferinde bir direniş senaryosuna dönüştürerek, akıl hastalığını normalleştirmeye odaklanan Batı düşüncesine meydan okuyor. AYNI ANDA LUCCA’DA BİR BAŞKA PROJE Bu serginin açıldığı gün LUCCA × PİLEVNELİ iş birliğiyle bir başka :mentalKLINIK projesine tanık olacağız. 28 eylüle dek Lucca’da sürecek Almost Surprised adlı bu proje aslında kapsamlı bir kavramsal “takeover”. :mentalKLINIK, mekanı alışılmış ritminden çıkarıp bambaşka bir dünyaya açacak. Almost Surprised, sanatçı ikilisinin mekâna dönük jestleri ile işlevini sürdürmekte olan Lucca’yı sanat bağlamında farklı bir okumaya açacak.

  • TASARIM-1

    December 2022 | Design & Interiors below english YUZU’s TOP 10 INTERIORS of 2022 I- Sanayi 313 Project: Yalıkavak House Location: Bodrum Fotoğraflar: İbrahim Özbunar II- Erdem Hamza Project: Stone House Location: Alaçatı Fotoğraflar: İbrahim Özbunar III- Cisim Design Project: LU Bebek Location : Bebek/İstanbul Fotoğraflar: İbrahim Özbunar IV- Esra Kazmirci Mimarlık Project: Seba Taş Evler Location: Bodrum Fotoğraflar: Kadir Aşnaz V- Yeşim Kozanlı Architecture & Interior Design Project: Ladybug House Location: Yalıkavak/Bodrum Fotoğraflar: Kadir Aşnaz VI- escape from sofa Project: Kemer Country 03 Evi Location: Kemerburgaz/İstanbul Fotoğraflar: İbrahim Özbunar VII- Geo_ID Project: Casa by Maxx R oyal Location: Bodrum Fotoğraflar: Emre Dörter VIII- İlkay Ala Project: Çubuklu Mesa House Location: Beykoz-Çubuklu/İstanbul IX- Mehmet Öksüz Project: Kerpiç House Location: Bodrum X- Kitchen-Ist Project: i guru Location: Galata/İstanbul Fotoğraflar: Tamer Hartevioğlu

  • August: Antwerp Hotel by Vincent Van Duysen

    August is an Antwerp hotel designed by Vincent Van Duysen as a modern meditative haven, with a former monastery chapel bar and custom-made interiors. December 2024 | Travel ANTWERP’s HIDDEN HAVEN a u g u s t words Onur Baştürk When I hopped into a taxi at Antwerp’s central train station heading to August, the driver started chatting without me even asking: “Your hotel is right where all the different neighborhoods meet. On one side, there’s the Orthodox Jewish quarter, right across is the Arab neighborhood, and just nearby, you’ve got the Turkish community”. Once I stepped out of August and went for a walk, I saw he was spot on—the hotel really is nestled right in the middle of all these vibrant neighborhoods, in an area also known as the Green Quarter. When I hopped into a taxi at Antwerp’s central train station heading to August, the driver started chatting without me even asking: “Your hotel is right where all the different neighborhoods meet. On one side, there’s the Orthodox Jewish quarter, right across is the Arab neighborhood, and just nearby, you’ve got the Turkish community”. Once I stepped out of August and went for a walk, I saw he was spot on—the hotel really is nestled right in the middle of all these vibrant neighborhoods, in an area also known as the Green Quarter. In fact, August’s founder and owner, Mouche Van Hool, had envisioned this kind of interaction from the very beginning. Reflecting on the hotel’s fifth anniversary, she says: “Bringing locals and hotel guests together is something I always love when I travel. With August, that’s exactly what I wanted to create—a space for encounters, but also a place that feels like a warm embrace.” And she’s absolutely right about that “embrace.” The moment I walked into the hotel lobby, I thought, “This place feels like a sanctuary, an oasis.” Especially when I spotted the bar to the right of the reception! It’s located in what used to be the chapel of the old monastery, and its combination of grandeur and understated simplicity is nothing short of breathtaking. Right next to it, the restaurant stretches along a long, narrow corridor beneath a sleek black steel and glass roof. I didn’t get the chance to fully experience the restaurant, curated by head chef Gerd Govaerts, but I did sit at that stunning bar, sipping on a margarita while trying the Beef Bun and North Sea Crab Salad. Both were absolutely delicious—fresh, flavorful, and satisfying. A MODERN MEDITATIVE HAVEN August opened its doors in 2019, and its design is the work of Vincent Van Duysen, the legendary architect known for his mastery of “silent luxury.” With August, he’s created what he describes as “a modern meditative haven”—a place where the spirit of historic Belgian architecture meets a sleek, modern sensibility. It’s also a love letter to craftsmanship; everything, from the cabinets to the light fixtures, is custom-made. As for the rooms... I stayed in room 10 on the second floor. The first thing I noticed was the beautiful wooden ceiling panels—perfectly preserved and full of character. They give the room a warm, chalet-like feel. Sleeping under that ceiling at night was an experience in itself—simple, cozy, and utterly peaceful.

  • INSAN-2

    Haziran 2022 | İnsan | Vol VII İSPANYA’DA BİR UÇUŞ DENEYİMİ Yazı | Mert Çam B arselona’da yaşamaya karar verdiğimde kafamdaki birkaç seçenek arasında bulunan pilotaj eğitimi başta çok da mantıklı görünmese de, bir arkadaşım vasıtasıyla Barselona yakınlarındaki küçük, yerel bir havalimanına konuşlanmış pilotluk okulunu ziyaret ettiğimde kararımı verdim. Kapsamlı sağlık raporları ve sınavın ardından bu serüvene hemen başladım. Hobi olarak bile olsa uçmayı öğrenip kendi kullandığım uçakla istediğim her yere gidecektim. Bu süreçte aldığım geri bildirimlerin hemen hepsi zorlu şartlar, sert ve sıkıcı eğitmenler, hayli kısıtlayıcı havacılık kurallarıyla uçma hevesimin bir süre sonra eziyete dönüşeceği yönündeydi. Ancak unuttukları bir şey vardı. Burası belki de Avrupa’nın en rahat insanlarının yaşadığı İspanya’ydı! MOTORUMUZ ARIZALANDI, İNDİR BİZİ! Bu tatlı gerçekle yer eğitimlerinden sonraki ilk uçuşumda karşı karşıya geldim. 1996 model eski bir Cessna uçak ve yanımda o gün tanıştığım Paco adlı eğitmenimle beraber! Bir adrenalin bağımlısı olarak tedirginlikten çok heyecan duyuyor olsam da, bahsedilen o zorlu kurallar ve gereksiz kısıtlamalardan dolayı istediklerimi yapamayacakmışım gibi hissediyordum. Ta ki Paco her şeyin kurallara uygun olduğuna emin olduktan sonra tüm hakimiyeti bana bırakıp “Vamos! (Gidelim!)” diyene kadar. O telefonunda sosyal medyayla ilgilenirken ben de kendimi Barselona semalarında uçarken buldum. Tamamı için... Print VOL VII - 2022 Out of Stock View Details No product

  • A.K. Atelier: Country House Interior near Moscow

    A.K. Atelier shapes a serene 313 m² country house near Moscow with sculptural interiors, tactile materials, and a growing contemporary art collection. December 15, 2025 | DESIGN & INTERIORS the ART of QUIET PRESENCE words Elena Grabar photos Mikhail Loskutov interiror design A.K.Atelier A serene country house near Moscow blends sculptural design, tactile materials, and a growing collection of contemporary art. When a well-travelled couple invited interior designers Tatyana Alenina and Vladimir Krasilnikov, founders of A.K.Atelier, to shape their new home, they envisioned a space defined by quiet energy and intention. “From the start, we saw it as an opportunity to create something free of visual noise—where the landscape outside would become the central presence,” the designers recall. LAYOUT AND RHYTHM Set within a wooded plot near Moscow, the 313 m² house unfolds as a quiet sequence of rooms arranged along a single enfilade. The layout includes a sculptural entry, open-plan living spaces, a master suite, and a separate guest wing. A 101 m² terrace runs the length of the façade, extending the interior into the surrounding landscape. ARTS AS EXPERIENCE The interior is composed in a restrained palette of soft black, white, and natural wood. “Every element had to speak the same quiet language,” says Tatyana Alenina. This clarity set the stage for a slow, considered journey through contemporary art—built piece by piece, like moments of stillness. “For us, the architecture itself was a way into the world of contemporary art—something immersive and intuitive.” — Vladimir Krasilnikov The sequence begins with a flock of birds by Vladimir Kustov, floating above a bold wooden bench. Further along, Alexey Gan’s graphite landscapes and vertical metal reliefs establish a quiet rhythm. In the kitchen-dining area, his two-metre abstract canvas inspired a custom console in flowing metal—echoing its tone and stillness. In the living room, a fire crackles beneath a graphic drawing by Kirill Chelushkin. His imagined starship stretches across the wall like a constellation—inviting reflection on form, time, and space. FROM SKETCH TO PRESENCE Throughout the house, Tatyana Alenina and Vladimir Krasilnikov worked with natural materials: marble, engineered oak, thermally treated timber for the terrace, and ceramic granite in the bathrooms. Custom pieces—designed in collaboration with Sergey Kartashov—add sculptural texture: a monumental mirror and bench in the entry, a lava-like dining table, and metal wall lights on the terrace. Alongside these, the interior features carefully selected design icons: a Minotti sofa, PP Møbler armchair, and Provat 0204 rugs in the living room; Cassina chairs and a Philippe Starck barstool in the dining area; and a B&B Italia bed, Pierre Frey drapery, and a Baxter armchair in the master suite. “This is not a space for spectacle. It’s a black-and-white film—an empty page, open to family life and quiet moments.” — Tatyana Alenina

  • Eva Claessens: Grace Exhibition at Malhadinha Nova

    Eva Claessens presents Grace at Herdade da Malhadinha Nova, an exhibition of sculptures, drawings and installations shaped by Alentejo's landscape. December 3, 2025 | Art & Culture G R A C E: BEAUTY WITHOUT a FRAME words Onur Baştürk exhibition photos David De Vleeschauwer + Alejo Lihue García Rapetti In the sun-lit hills of Alentejo, Herdade da Malhadinha Nova brings architecture, gastronomy, landscape and hospitality into a single, considered whole. Under the direction of Rita Soares, the estate’s art programme has grown into a series of exhibitions and collaborations with Portuguese and international artists — each shaped by a strong sense of place. Grace, the new exhibition by Belgian artist Eva Claessens, emerged from one of these encounters. Dividing her time between Uruguay and Europe, Claessens is known for a quiet, instinctive practice — sculptures, drawings and installations that capture gesture, stillness and the fragile tension of a moment. Often drawing by candlelight, she works with real models and allows each piece to take form with a natural, unforced rhythm. The collaboration began with a simple dinner shared with Rita and João. A conversation about beauty, time and creation revealed an immediate affinity, laying the foundation for Grace. Only days later, Claessens arrived at Malhadinha to begin a new body of work conceived specifically for the estate and its landscape. GRACE BEGAN AS A FEELING How did Grace first take shape for you? When you think back to that initial meeting with the Herdade da Malhadinha Nova team, what emotions do you feel this collaboration grew out of? Grace began as a quiet stirring — not yet an image, more like a pulse beneath the surface of thought. When I first met Rita and João, there was a sense of recognition. What I felt in that moment was trust: a spacious, generous trust that gave the work permission to be born slowly, without the pressure of knowing its form in advance. The collaboration grew out of a shared devotion to beauty in its most humble guise. You often say that “feeling comes before seeing”. How does the starting moment of a sculpture or drawing reveal itself to you? The beginning always arrives as an emotion — usually with real-life models. Something moves gently inside me, something weightless yet insistent, as if asking to be held. I recognise it before I understand it. I stay with that feeling until it grows dense enough to take shape. The first mark or gesture in my drawings, and later in my sculptures, is simply a way of recreating that feeling. The work begins the moment I surrender and allow it to guide my hands. THE LIGHT OF ALENTEJO QUIETLY GUIDED THE WORK Grace carries a strong connection to nature alongside marble and bronze. How did the light, texture and rhythm of Alentejo find their way into these works? In what ways did Malhadinha’s setting guide you? Alentejo moves at the tempo of breathing. The light there is honest — it softens and sharpens at once. Malhadinha became a quiet mentor, offering not instructions but presence. The setting didn’t explain the work; it revealed it. What is the relationship between your sources of inspiration and your wider outlook on life? What feeds you most — small everyday moments, nature, relationships, silence? Inspiration, for me, is not an event but a way of paying attention. My outlook on life is shaped by the belief that nothing is too small to contain the infinite. Small things — moments most people walk past: a change in light, a silence between words, a tenderness in someone’s gesture. Nature grounds me; silence clears me; connection softens me. What inspires me most is anything that touches me without asking for attention. BEAUTY REVEALS ITSELF MOST CLEARLY WHEN ISN’T CONFINED In the Grace text, you mention the idea of “beauty without a frame.” What does this notion mean to you personally? Where do you encounter this kind of beauty in daily life? Beauty without a frame is beauty that refuses containment. I find it in the in-between spaces: early mornings, quiet rooms, honest conversations, the feeling just before you speak. It’s beauty that arrives gently and stays long after. It doesn’t announce itself; it simply happens. It’s the kind of beauty you feel before you have time to describe it. To me, this beauty is a form of truth. It has no borders and does not ask to be admired. It lives in unpolished moments — when nothing strives to be more than what it is. A shared way of living — through art, food, landscape and ritual. How would you describe the relationship between art and place in this exhibition at Malhadinha? And how has this experience shaped you personally? At Malhadinha, art does not stand apart from life; it circulates within it. The exhibition is not an interruption of the landscape but an extension. Art, food, the rhythm of the estate, the rituals woven into each day — together they create a kind of living ecosystem. Experiencing my work in this environment taught me something essential: that art becomes most alive when it is allowed to converse with its surroundings, when it becomes part of a shared way of being rather than a solitary statement. It reminded me that art is not just something I make — it’s something I live within.

  • TASARIM-1

    July 2024 | Design & Interiors FOR ENGLISH BU YAZIN 7 FAVORİ SAATİ words Pınar Yılmaz / Deliciae 1. BREGUET MARINE HORA MUNDI Breguet Marine Hora Mundi, saat kadranında farklı materyallerden yararlanarak büyüleyici bir dünya tasarlamış. Okyanus mavisi rengindeki güneş ışını desenli kadran, dalga motifleri sayesinde daimi valsin sergilendiği bir sahne gibi. 2. FRANCK MULLER VANGUARD YACHTING Vanguard™ koleksiyonundan ilham alan Yachting serisi, tekne ve saat tutkunlarının özellikle yaz dönemi için tercihi olarak ön plana çıkıyor. Yachting saati, derin mavi rengi ve kadranı süsleyen rüzgâr gülüyle denizcilik dünyasını hatırlatan tüm detaylara sahip. 3. IWC SCHAFFHAUSEN AQUATIMER PERPETUAL IWC, “Aquaman ve Kayıp Krallık” filminden aldığı ilhamla siyah kadran ve saat kollarıyla donatılmış 49 mm. çapındaki iki modelinde siyah kauçuk kayış ve Ceratanium® kullanıyor. IWC, şimdiye kadarki en büyük kasaya sahip bu saatinde dayanıklılık ve stili yeniden tanımlıyor. 4. OMEGA SPEEDMASTER CHRONOSCOPE PARIS 2024 Omega, 43 mm'lik yeni serisinde altın, siyah ve beyaz renklerinde sunulan dört farklı modeli tanıtıyor. Her bir saatin en dikkat çekici özelliği olan gümüş beyaz rengindeki opalin kadran, 1940'lı yılların "salyangoz" tasarımına sahip üç koyu gri ölçekle tamamlanıyor. Saatin arkasında ise “Paris 2024" yazısı ve Olimpiyat Oyunları’nın simgeleşmiş halkaları yer alıyor. 5. PANERAI SUBMERSIBLE ELUX LAB-ID Panerai'nın yeni modeli 49 mm. çapında ve Ti-Ceramitech isimli malzemeden üretilmiş ve 500 metreye kadar su geçirmezlik özelliğine sahip. Kadranda, kollarda ve bezelde yer alan ışıkları çalıştırmak için saat 8 pozisyonundaki butonun aktifleştirilmesi gerekiyor. Tam kurulumda saatin geneline yayılmış LED’ler 30 dakika boyunca ışık saçabiliyor. 6. ROLEX OYSTER PERPETUAL DEEPSEA Okyanus derinliklerine ışık tutmak üzere tasarlanan yeni Rolex Deepsea dalgıç saati, ilk kez 18 ayar sarı altınla sunuluyor. Mavi seramikten yapılmış Cerachrom bezel ve mavi lake kadranı üzerinde 'DEEPSEA' ismi sarı tozla işlenmiş durumda. Yeni teknoloji malzemenin sıkıştırma direnci ve deformasyon karşıtı özellikleri, saatin su geçirmezliğine katkıda bulunuyor. 7. ULYSSE NARDIN DIVER & SKELETON BLUE Ultra-teknik ve güçlü Diver X Skeleton, 200 metre su geçirmezlik sağlayan titanyum DLC kasasıyla, siyah ve mavi renklerdeki X ile işaretlenmiş dinamik iskelet kadranıyla spor bir çekiciliğe sahip.

  • Clément C Studio: Repulse Bay Duplex Interior in Hong Kong

    Clément C Studio designed this Repulse Bay duplex in Hong Kong with flowing wall panels, tactile materials and sculptural lighting for a calm interior. December 23, 2025 | DESIGN & INTERIORS INSIDE a REPULSE BAY DUPLEX words YUZU Editorial photos Courtesy of Clement C Studio production Karine Monié Set above Repulse Bay, this duplex apartment in Hong Kong unfolds as a quiet study in balance, tactility and flow. Designed by Clement C Studio, the project approaches domestic space as a sequence of carefully calibrated moments—softened edges, layered surfaces and deliberate pauses. The apartment looks out toward the crescent-shaped shoreline of Repulse Bay, framed by mountain views that shift with the day’s light. Inside, the atmosphere mirrors its setting: calm, continuous and subtly sculptural. Completed in just two months, the interior relies on restraint rather than excess, allowing material choices and spatial transitions to define the experience. Movement through the home is shaped by rounded corners and flowing wall panels that soften thresholds and slow the pace. Staircase landings and corridor edges are treated as moments of pause, while an archway between the living and dining areas opens the main structural wall. The staircase itself becomes a sculptural transition between the social spaces below and the private quarters above. Materiality underpins this sense of continuity. Marble surfaces, textured wall finishes and sculptural lighting establish a calm rhythm, while generous wall planes host restrained, zen-like artworks. Detailing in the paneling and stair construction adds subtle depth without visual excess. The palette moves between taupe, grey and bronze—muted tones that bring warmth to a contemporary framework. Texture paint is used extensively, catching and diffusing light throughout the day. In the bathrooms, full-body travertine basins introduce an artisanal weight, their organic forms echoing the apartment’s softened geometry. Across panels and furniture, wood-grain film is used for its durability and consistency. Common in Japanese residential and hospitality interiors, it resists humidity and UV exposure while maintaining a natural appearance, contributing to the home’s calm visual continuity. Lighting is treated as a spatial tool rather than an accent. A sculptural pendant anchors the main living area, while smaller fixtures trace circulation routes, casting gentle shadows across textured surfaces and enhancing depth without disrupting the overall quiet. Rather than pursuing drama, this interior finds its strength in measured decisions and tactile clarity. Architecture, material and light work quietly together, shaping a contemporary domestic environment defined by flow, restraint and calm.

  • TASARIM-1

    Mart 2022 | Tasarım | Türkiye for english click here Doğal, sakin ve yenilikçi KÜTÜK EV PROJESİ Yazı | Onur Baştürk B azı ev projeleri anında insana ilham verir ya, Kemer Country’deki bu kütük ev projesinin render’larını görür görmez şu an ve gelecekteki evime dair fikirler, çözümler kafamda uçuştu. Çünkü evle uğraşmayı sevenler bilir, “Acaba şurayı değiştirsem mi?” sorusu asla bitmez! Kütük ev projesi, Erdem İşler ve Emre Özücoşkun’un sahibi olduğu mimarlık ofisi cisimdesign tasarımı. Üstelik sadece evin tasarımı değil, render’larda gördüğünüz mobilyaların yüzde sekseni de onlara ait. Bir tek sandalye ve aydınlatmalar Diseno’dan alınma. DOĞAL MALZEMELERİN TEKRARI Tavandaki ahşap kütüklerin özellikle ham haliyle bırakıldığı projenin genelinde doğal malzemeler kullanılmış. Mesela yan yana, kereste mantığındaki dizilmiş lake yüzeyler, sanki tek başına evde yapılıp yerleştirilmiş duygusunu vermek için. Merdivenlerin korkuluklarında ve bazı kapılarda kullanılan ham demirler ise yine doğal malzemeye bir övgü niteliğinde. Bakır detaylar da var. Mesela mutfaktaki bakır davlumbaz, eski ocaklarda çekiçle işlenmiş bir havada. Keza tuvalette eski tip klozet ve mermer yüzeylerin kullanılması da dağ evi duygusunu daha çok yansıtmak için… “Mekan içinde doğal malzemeleri tekrar etmeye çalıştık” diyor Erdem ve Emre, “Ayrıca olabildiğince doğadaki renkleri kullanmak istedik.” AH O TAVAN PENCERESİ! Evin en seksi ayrıntısı yatak odasındaki tavan penceresi. Elbette bu pencere Cisim Design’cıların fikriymiş. Normalde evde öyle bir pencere yokmuş. Tatlı bir ayrıntı daha: Evdeki tüm anahtar prizler Berker’in 1930 serisinden alınmış. Natural, calm and innovative LOG HOUSE PROJECT Words | Onur Baştürk S ome house projects are instantly inspiring, but as soon as I saw the renders of this log house project in Kemer Country, ideas and solutions about my current and future house flew in my mind. Because those who like to deal with the house know, "I wonder if I change that place?”. The question never ends! The log house project is the architectural office of cisimdesign, owned by Erdem İşler and Emre Özücoşkun. Moreover, not only the design of the house, but also eighty percent of the furniture you see in the renders belong to them. Only the chair and the lights are from Diseno. Natural materials were used throughout the project, where the wooden logs on the ceiling were left in their raw form. The raw iron used on the railings of the stairs and some doors is again a tribute to the natural material. “We tried to repeat the natural materials in the space,” says Erdem and Emre. “We also wanted to use natural colors as much as possible.” Çapa 4

  • Bvlgari Hotel Tokyo: Luxury Hotel in Japan

    Bvlgari Hotel Tokyo occupies floors 40 to 45 of Tokyo Midtown Yaesu, pairing Italian design by ACPV ARCHITECTS with Japanese details and city views. January 2025 | TRAVEL TOKYO’s LUXURY LANDMARK: BVLGARI’s EIGHTH GEM words Laura Cottrell & Onur Baştürk photos Courtesy of Bvlgari Hotel Tokyo The Bvlgari Hotel Tokyo, the first Bvlgari hotel in Japan, is also the eighth gem in the Bvlgari Hotels & Resorts Collection. Occupying the 40th to 45th floors of the magnificent Tokyo Midtown Yaesu skyscraper, the hotel offers stunning views of the city, including the Imperial Palace Gardens and the iconic Mount Fuji in the distance. As with all Bvlgari Hotels & Resorts, the interior design of Bvlgari Hotel Tokyo was entrusted to the Italian architecture and interior design firm ACPV ARCHITECTS. Founded in 2000 by Antonio Citterio and Patricia Viel, ACPV masterfully translates Bvlgari’s grandeur, craftsmanship, and dedication to artistic details into the hotel, creating spaces that embody the sophisticated essence of Italian style. Even the transition from the world of Bvlgari to the streets of Tokyo embraces the spirit of Rome! A striking example of this is the typical Roman sanpietrino cobblestones, first used in 1725 in St. Peter’s Square to ensure the Pope’s carriage could travel safely, and now seen on historic streets throughout Rome. Guests enter the reception area through sliding doors covered with peacock-patterned fabric—a tribute to traditional Japanese architecture. Inside, a circular lobby with a black granite floor features the eight-pointed star, a symbol of the brand, crafted from travertine stone, which has been widely used in Rome since ancient times. Another elegant detail is the large elevator adorned with illustrations of colorful brooches from the Bvlgari Archives, including the legendary 1970 Bvlgari Mount Fuji brooch, now a symbol of the hotel. DESIGNED LIKE AN ANCIENT PAVILION Located between two rooftop terraces, the rooftop Bvlgari Bar is one of the hotel’s highlights. Designed like an old pavilion in a historic Italian garden, the bar features fully glass doors. In summer, the glass panels open entirely, seamlessly merging the indoors with the outdoors. The bar's floor is made of Venetian terrazzo, while the garden outside is adorned with glass mosaics representing a “Garden of Wonders,” specially created by Italian artist Bisazza and magnificently showcased behind the bar counter. FROM MILAN TO TOKYO The hotel’s star restaurant is Il Ristorante - Niko Romito, the Tokyo counterpart of the restaurant located in Bvlgari Hotel Milan, led by three-Michelin-starred chef Niko Romito. The restaurant is set in a lofty space surrounded by a curved wooden ceiling reminiscent of the windows and doors of traditional Japanese temples. The menu, featuring Italy’s most iconic dishes, has been reimagined by Chef Romito with a focus on purity and lightness. A FUSION OF JAPANESE AND ITALIAN STYLE Sushi Hôseki, meaning “jewel” in Japanese, is another standout dining option at the hotel, offering an intimate omakase experience. With just 8 seats, the sushi restaurant showcases luxurious materials like brushed wood and dark oak in its design. The lowered walls, ceilings adorned with vertical strips, and backlit milky-white glass panels made from traditional Japanese shoji paper evoke the aesthetics of traditional Japanese architecture. Meanwhile, Flos lighting and black marble flooring bring a touch of Italian contemporary design to the space.

  • Seyahat-86 | Yuzu Magazine

    June 2024 | Vol 12 FOR ENGLISH A SEVEN-DAY DOLCE VITA by SAILING BOAT words & photos Kristina Avdeeva IG:@seasouldiary SALERNO Costiera Amalfitana boyunca uzanan ‘dolce vita'mız, Dimora Copeta’nın pencerelerinden görünen büyüleyici Salerno manzarasıyla başladı. Yüksek tavanları orijinal fresklerle dekore edilmiş, Starhost’un yönettiği apartmanlardan biri olan Dimora Copeta’da rahat odalar, teraslı bir mutfak, antikalar ve Fornace de Martino tarafından restore edilmiş pişmiş toprak zemin yer alıyor. Dimora Copeta’nın en büyük avantajı Old Town’daki konumu. Ortaçağ'ın ilk ve en önemli tıp kurumu Scuola Medica Salernitana'ya ev sahipliği yapmış antik görkemli binaya ve Salerno Katedrali'ne kısa bir yürüyüş mesafesinde. Bu nedenle öğle yemeği için Hostaria il Brigante’ye, tatlı ve muhteşem pizzaları için Landi Pasticceria’ya, inanılmaz terasında akşam yemeği için Pizzeria Criscemunno’ya gitmemek olmazdı. Ve sonunda yedi günlük yelken gezimiz için buradan Marina di Areci'ye doğru yola çıktık. AMALFI + ATRANI + RAVELLO Atrani ve Amalfi, Salerno'ya 10 mil uzaklıkta. Yelkeni Collegiate Santa Maria Maddalena ve Spaggia di Atrani'nin karşısında demirleyebilirsiniz. Bir başka seçenek de burnun ötesine geçip turistler arasında popüler olan Amalfi'nin karmaşasına dalmak. Burada büyük bir marina yok, sadece küçük iskeleler var. Buradan Atrani'ye bir saatten daha kısa bir yürüyüşle ulaşılıyor. Her iki küçük kasabayı da keşfettikten sonra güne devam etmek için iki senaryo var. Kolay olanı geri dönüp limonlu dondurma yemek ve sokakların pitoresk labirentinde kaybolmak. Daha ilginç ve zor olanı ise -eğer yürüyüş sizi korkutmuyorsa- kendinize meydan okuyup Dragon Nehri vadisinden Ravello'ya tırmanmak! Bu başarının ödülü ise yukardan görünen manzara. “Müziğin şehri” olarak tanımlanan Ravello’da Villa Ruffolo dahil olmak üzere birçok güzel villa var. Bir de tabii ünlü Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer’in, parıldayan deniz ve gökyüzünü arka fonuna alıp yemyeşil kayalık tepelere bakan bir göz şeklinde inşa ettiği Oscar Niemeyer Auditorium’u. Ünlü mimar binayı, yakın arkadaşı olan Ravello müzik festivalinin başkanı Domenico De Masi için tasarlamış. Oditoryum, Niemeyer'in 30'lu yıllarda çalıştığı Le Corbusier'nin bazı eskizlerini hatırlatan duygusal ve güçlü bir şiirsel enerjiye sahip. Amalfi'ye gittiğinizde mutlaka deneyimlemeniz gereken şeylerden biri de Duomo di Amalfi kulesindeki çan seslerini gün batımı fonunda izlemek. Ve eğer Taverna Buonvicino’ya önceden rezervasyon yaptırırsanız, restoran sahibinden özel bir piyano solosu dinleme şansınız var. ISCHIA Şehrin gürültüsüyle dolup taştıktan sonra rotamızı Ischia adası yakınlarındaki görkemli Aragon Kalesi’ne çeviriyoruz. Bu rotadaki en uzun geçitlerden biri. Buradan sonra Napoli Körfezi'nin kapsamı hakkında hemen bir fikir edinebilirsiniz. Ischia'da kaplıcalar, verimli topraklar ve lüks plajlar bulunuyor. Altın Çağ Hollywood'u bir zamanlar buranın çekim gücüne kapılmış. Daha köhne köşelerinde ise “Yetenekli Bay Ripley”in çekilmiş. Günümüzde ise Napolililer buraya hafta sonu plajda eğlenmek, turistler ise kaplıcalarda gençlik ve sağlık arayışı için geliyor. Biz yelkenlide yeterince suyla tedavi olduğumuz için adanın kuzeybatısında yer alan ve besteci Sir William Walton ile eşi tarafından yapılan Giardini la Mortella Botanik Bahçesi’ne gittik. Bu şaheser bahçe 30 yılı aşkın süre boyunca patikalar, sarmaşıklar, ortancalar ve diğer muhteşem nadir bitkilerden sevgiyle yaratılmış. Bahçenin arasında İtalyan yönetmen Luchino Visconti'nin terk edilmiş villası da gizli. CASTELLO ARAGONESE Calo Degli Aragonesi isimli konforlu marinada derin bir uykunun ardından taze kruvasanlar eşliğinde kahve içtik ve Castello Aragonese'ye doğru yola çıktık. Kale, Romalılar gelmeden önce de varmış. Burada yaşanan olayların çalkantılı tarihçesini öğrenmek için Wikipedia'yı tıklamak yeterli. Ama biz modern tarihle ilgileniyoruz! Surlara bakan lagünde demirlemek için Regno di Neptuno'dan bir bilet satın almalısınız. Öğle yemeğinden önce ya da gün batımında kalenin labirentlerinde dolaşmak daha iyi. Kaledeki birçok teras adanın, komşu Procida'nın ve Miseno Burnu'nun nefes kesici manzaralarını sunuyor. Çoğu insan için esas amaç, kalenin en tepesinde bulunan bar. Evet, burada denize bakarak vakit geçirmek güzel. PROCIDA Ischia'nın en yakın komşusu Procida, Phlegrean Adaları'nın amiral gemisi ve gerçek bir sinematik set tasarımına benziyor. Biz yelkenle en eski sahil köyü olan Porto della Corricella'da durduk. Buradaki küçük evler pastel renklerden oluşan bir palette, birbirlerine yaslanarak sıralanıyor. Üzerlerinde genellikle Arap kökenli balkon ve kemerler bulunuyor. Burası en çok Massimo Troisi ve Maria Grazia Cucinotta'nın oynadığı "Il Postino" filmine ev sahipliği yapmasıyla tanınıyor. Yakındaki Ischia ve Capri'nin aksine Procida lüks oteller, gurme restoranlar ve seçkin kulüplerle dolu bir ada değil. Hatta bundan çok uzak. Burada zaman durmuş gibi. Ses yok, araba farları yok, gereksiz hiçbir şey yok. Balıkçılar, kalplerinin çağrısına ve doğanın kanunlarına uyarak gece balık avlamak için yanımızdan geçiyor. Martılar o meşhur zamansız şarkılarını söylüyor. SORRENTO Procida Adası’nın berrak sularında yüzdükten sonra baş döndürücü Sorrento'ya doğru hareket ediyoruz. Geceyi şehrin karşısında bulunan ve adeta bir pastayı andıran demirleme yerinde değil, Marina Grande'de geçirmeye karar verdik. Başlangıçta burada bir balıkçı limanı vardı, şimdi ise etkileyici büyüklükte süper yatlar ve yelkenli tekneler geceyi iskelede geçiriyor. Bugüne kadar değişmemiş eski pastel renkli evler ve uykulu sabah havası ise buraya nostaljik bir cazibe katıyor. Sorrento’nun, Sophia Loren ve Vittorio de Sica'nın 1955’te burada çektiği “Scandal in Sorrento (Pane, amore e…)” filmindeki zamandan çok da farklı olmadığına inanmak istiyorum. Sorrento bir tepenin üzerinde. Bu nedenle tırmanışa biraz zaman ayırmak gerekiyor: Vezüv Yanardağı ile Napoli Körfezi'nin manzarasına hayran kalmak için… Buradaki esas planımız ise gastronomik hayatı keşfetmek ve ertesi gün Pompeii'ye gitmek… İlk durak Michelin yıldızlı Il Buco. Burası; eski bir manastırın mahzenlerinde, tonozlu bir tavanın altında, lokal ürünlerden yapılan kaliteli yemekler ve Campania bölgesi şarapları vaat ediyor. İkinci durak, şehrin gürültüsünden kaçarken yanlış yöne döndüğümüz için tesadüfen keşfettiğimiz, eski gramofonlar ve bol miktarda fotoğrafla dikkatimizi çeken Ristorante Museo Caruso. POSITANO Amalfi Sahili'nin en işlek koyundayız. Her taraftan tekne geçiyor. Kıyıdaki en telaşlı yerlerden biri, ama bir yandan çok büyüleyici. Şehrin görüntüsü estetik hazzın seviyesini yükseltiyor. Bir deniz taksi sayesinde kıyıya ulaşıyoruz ve motorumuzu suya indirmek için çaba harcamamıza gerek kalmıyor. Positano geçmişte bir balıkçı köyüydü, şimdi cazibenin merkez üssü. Evler yoğun şekilde üst üste yerleştirilmiş. Pastel renkler -çuha çiçeği, pembe, pişmiş toprak, şeftali ve beyaz- şehre teatral bir cazibe katıyor. Şehrin ana kartviziti ise Piazza Flavio Gioia'nın tam merkezinde yer alan, majolika kaplı güzel kubbesiyle öne çıkan Santa Maria Assunta Kilisesi. Tahtın yakınında 12. yüzyıldan kalma, Siyah Madonna ve çocuk'u tasvir eden bir Bizans sunağı görebilirsiniz. Şafak vakti, sokaklar turistlerle dolmadan önce şehrin tadını çıkarmaya karar veriyoruz. Don Giovanni restoranının terasında bir kadeh beyaz Per Eva Costa d'Amalfi ile asıl gösteriyi, yani pembe gün batımını beklemek için yerimizi aldık. Bu büyülü yerde bir gece geçirmek istiyorsanız, Le Sirenuse Hotel'i tercih edin. Zarif, İtalya'nın ruhuyla dolu bu otel Sersale Ailesi’ne ait. Onlar da misafir kalabalığı arasında kaybolmayı ve bu harika yerin samimi bahçelerinde, Santa Maria Assunta Kilisesi'nin kubbesine bakan akşam yemekleri yemeyi seviyor. Özetle Amalfi sahili, sabah baştan çıkarıcı manzaralarla başlar, akşam gürültülü havai fişek gösterileriyle sona erer. Sadece İtalya'da bu kadar yüksek yoğunlukta güzellik, antik eser, inanılmaz lezzetli yemekler ve lokal şarap bulabilirsiniz. for more Print VOL XII - 2024 Out of Stock Add to Cart

  • ART-165 | Yuzu Magazine

    September 5, 2026 | Art & Culture INDIA MANY INDIAS, ONE EXHIBITION words Onur Baştürk photos Francisco Nogueira At the Palace of the Dukes of Cadaval in Évora, INDIA brings together contemporary Indian art with tribal and vernacular practices, tracing the many languages, traditions and contradictions that shape artistic life across the subcontinent today. On view until 25 October, INDIA brings together around fifteen artists from different regions and artistic contexts across the subcontinent. Contemporary practices appear alongside tribal and vernacular traditions, challenging the distinctions that have long separated these forms of expression and placing them within the same contemporary conversation. DIFFERENT WORLDS, SIDE BY SIDE The exhibition also draws on the long relationship between Portugal and India. More than five centuries of maritime routes, cultural exchange and mutual influence provide a historical backdrop, but INDIA is firmly concerned with the present. Rather than looking at the country through an exotic or purely historical lens, it considers how artistic practices rooted in very different cultural traditions continue to evolve and intersect today. At the heart of the exhibition is this coexistence of different worlds. Artists educated in India’s metropolitan art schools are shown alongside artists from tribal communities whose practices remain closely connected to ritual and inherited traditions. Curator Hervé Perdriolle approaches their relationship through the idea of “fertilisation”: not as opposing languages, but as practices that have continually informed one another. The range is deliberately broad. The animist-rooted paintings of Jangarh Singh Shyam and Jivya Soma Mashe sit alongside Parag Sonarghare’s hyperrealist portraits and tantric paintings in which abstraction meets spirituality. Tradition and experimentation, ritual and contemporary life, spirituality and social observation all occupy the same exhibition. A PARALLEL UNIVERSE TO THE REST OF THE WORLD For Alexandra de Cadaval, who oversees cultural affairs at the Palace and is also one of its owners, INDIA carries a deeply personal dimension. Her relationship with India spans more than two decades, shaped by repeated journeys through its urban and rural landscapes and by her work as co-director of the World Sacred Spirit Festival in Nagaur and Jodhpur. “It was thanks to Alain Weber that I first discovered the world of Indian arts, initially through music, and gradually through the visual arts, opening for me a lifelong journey into the immense cultural richness of the subcontinent. India has always felt to me like a parallel universe to the rest of the world, where ancient traditions and extreme modernity meet with remarkable intensity. After Portugal, it is the country that has most profoundly marked me.” That experience also explains the exhibition’s resistance to any single image of India. Alexandra de Cadaval describes a country of profound contrasts, where social inequality and complexity exist alongside extraordinary creativity, humanity and spiritual depth. Rather than attempting to define India, the exhibition leaves room for these contradictions to remain visible. BEYOND WESTERN NARRATIVES INDIA also continues a direction the Cadaval Palace has pursued since 2018, bringing contemporary art into conversation with vernacular, rural and tribal practices. The Palace is conceived here not simply as an exhibition space, but as a place where artistic traditions and geographies that are often kept apart can meet. Hervé Perdriolle has spent decades working precisely within this territory. A critic, collector and curator, he lived in India during the 1990s and has long researched practices that developed outside academic systems and dominant Western narratives. His curatorial position rests on the understanding that contemporary art is not exclusively Western, but emerges independently across many different cultural contexts. The collaboration between Perdriolle and Alexandra de Cadaval had been taking shape for years. As de Cadaval recalls: “I first met Hervé Perdriolle seven years ago, and from the beginning, we shared the dream of creating an exhibition together in Évora. I would also like to warmly thank Maximiliano Modesti, whose enthusiasm, encouragement and support helped make this project a reality.” TWENTY-FIVE YEARS WITH INDIA For the Palace, the exhibition also marks another chapter in a relationship with India that reaches well beyond the visual arts. De Cadaval adds: “Over the past twenty-five years, the Palacio Cadaval has maintained a close relationship with India through music, performance and artistic exchange. To present India today as a central focus of our programme, on the eve of Évora’s year as European Capital of Culture, carries special meaning for us.”

bottom of page