top of page

879 results found with an empty search

  • ART

    Nisan 2020 | Art | Türkiye LARA KAMHİ ‘Aşırı kalabalık bizi özümüzden uzaklaştırdı’ Yazı | Onur Baştürk L ara Kamhi 10 yıldır sinematik sanatlar alanında üretim yapan bir çağdaş sanatçı ve yönetmen. “Transparency of Being” adlı belgesel filmini karantina günlerinde online olarak Youtube ve Vimeo’da herkesin erişimine açmıştı. Gündelik hayat, teknolojik iletişim ve ulaşım platformlarının istilası ile tinsellik üzerine karşılaştırmalı gözlemlerden oluşan belgeseli izledikten sonra Lara Kamhi’yi aradım ve merak ettiklerimi sordum. Yaptığın işi erişime açarak belgeselin adı gibi transparan davranmış oldun. Tıpkı müzelerin, galerilerin işlerini dijitalde erişime açması gibi, sanat sence tamamen dijitale mi evriliyor? Yakın zamanda aracı kurumlar ortadan kalkacak mı? Ne dersin? Uzun zamandır akımlardan söz etmiyoruz, dikkatinizi çekerim. Süreçler de paylaşım sistemleri de bireyselleşti. Özellikle son 15-20 yıldır küresel krizlerle ve dijital mecraların yaygınlaşmasıyla birlikte bireyler bir topluluğa dahil olmadan veya galerilere ihtiyaç duymadan seslerini duyurur oldu. Kısıtlamalara ve hatta galeri sisteminin tekdüzeliğine inat sokak akımları zirve yaptı! Çünkü engel olundukça sanat güçlenecektir. Bu sanatın doğasında var. Ve o engele rağmen sanatını icra etmenin yollarını bulan yine bireyler olacak. Kurumlar değil. Sanatın dijitale evrildiği bir gerçek, ancak bu dijital mecralar da el becerisi, teknik bilgi ve disiplinli bir çalışma gerektiriyor. Öyle sanıldığı gibi kolay değil, daha bile zorlaşabiliyor süreç. MİLYONLARCA GERÇEK VAR Belgeselin kalabalıkları, ulaşım ve iletişimin aşırı hallerini gösterirken bir yandan da yalnız kalan/kalabilen bireye de odaklanıyor. Ortasını mı bulmalıyız yoksa sil baştan yeni bir anlayış mı gelmeli? Şöyle olmalı, böyle olmalı diyemem. Gözlemim, bu aşırı kalabalığın bizi özümüzden uzaklaştırdığı yönünde. Ancak bir yandan da bu özünü kaybetme durumu bizi onu aramaya iten. Bu bir paradoks! Mesela gerçekliğimizi yitirdik ve bu yüzden sürekli onu yaratmaya çalışıyoruz. Benzer bir kısırdöngü bu. Tüm dijital paylaşımlar birer gerçeklik oluşturmaya başladıkça, fiziksel olan gerçeklik de niteliğini kaybetti. Bu durum da bizi yine paradoksal bir biçimde onun sayısız temsiliyetini yaratmaya sürükledi. Sinematik teknolojiler ne yönde gelişiyor dikkat edin: Gerçekliğin daha kusursuz halini nasıl yaratabilirim? Tüm mesele bu. Sosyal medyaya bir de bu gözle bakın: Milyonlarca gerçek var! Bazı temel kavramlar kaybolmaya başlayınca kaçınılmaz şekilde baştan tanımlanmaları gerekiyor. Böyle bir ara dönemdeyiz. Sonucuna kolektif bir biçimde hep birlikte karar vereceğiz! HAYAT TARZIMIN ADI BİREYSEL İZOLASYON! ‘Transparency of Being’i neden Japonya’da çektin? Bir yakınımın Japonya’da film çekimi vardı. Ön araştırma sürecinde yanına yardıma gitmiştim. Bu yolculuktan film çekerek döndüm. Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler uzun süredir radarımdaydı. Hem tinselliğin en geleneksel halinin korunduğu hem de son derece teknolojik sistemler… Bu iki zıt gözüken elementin birbiriyle barınma ve birbirini besleme biçimlerini araştırıyordum. Sonrasında aynı konuya değinen bir ikinci versiyonu katıldığım bir sergi için gittiğim Tunus’ta çektim. Japonya ve Tunus taban tabana zıt kültürler. Bu kavramları bir de ters köşeden irdelemek ilginç oldu. Ancak o projenin montajı henüz tamamlanmadı. Biraz daha vakti var! Senin için bireysel izolasyon zor mu kolay mı? Meğer benim hayat tarzımın bir adı varmış: Bireysel izolasyon:) Aslında bunu hâlâ çekinerek söylüyorum, çünkü senelerdir evden çalışmak, vaktinin büyük kısmını dışarı çıkmadan evde geçirmek bir nevi kolaycılık veya tembellik olarak kodlandı toplum tarafından. Ancak sanırım artık bunun bir geçerliliği yok. Herkes gördü bunun çok da kolay bir iş olmadığını! ‘Transparency of Being’ hangi festivallerde gösterildi? Belgesel ilk senesinde İstanbul Sonar Festivali’nde, Redbull Art Around projesi kapsamında ve Bilsart Galeri’de gösterildi. İkinci senesinde yolculuğuna İstanbul Experimental Film Festivali, yine İstanbul’da Adam Sanat Evi, Bolonya’da Weekend on the Moon etkinliği ve Atrabilious Amsterdam Experimental Film Festivali’nde devam etti. Şu sıra ne üzerinde çalışıyorsun? Son iki aydır bir müzik videosu üzerine çalışıyordum. Tam bitirecektim ve yayınlayacaktık ki, iki gün içerisinde dünya değişti. Aslında ilginçtir: Videoyu evde tek başıma minik setler, ışıklar kurup çekimler yaparak, çok bireysel bir süreçte üretmiştim. Bugüne kadar bu tip çok proje yapmış olmama rağmen bu video kendi özelinde bana pek çok şeyin bireysel bir şekilde yaratılabileceğini tekrar gösterdi. Kendimi bu hususta şanslı hissediyorum. Çalışma sistemim tüm projelerimi evden yürütmeme olanak sağlıyor! MÜZİĞİ BIRAKMIŞ GİBİ HİSSETMEDİM Yıllar önceki ilk karşılaşmamızda müzikle ilgili bir şey yapmak istiyordun. Zaman içinde yol seni çağdaş sanatçı olmaya doğru çıkardı. Seçimi sen mi yaptın yoksa hayat mı bu noktaya getirdi? Hayat da seçimler sonucunda bir noktaya gelmiyor mu zaten? Evet, bu benim seçimimdi. Hayat da destek oldu. Çok ilginç, kendimi hiçbir zaman müziği bırakmış gibi hissetmedim. Ya da ben çağdaş sanatçı oldum, ben yönetmen oldum da diyemedim aslında. Tüm süreçler birbirini besledi, yarattı. Son olarak: Kendini kalabalıklarda mı güvende hissedersin yoksa tek başınayken mi? Gerçek güven duygusunu içinizde hissedersiniz. Onunla olan meselenizi çözerseniz, kalabalıkta da tek başına da güvende hissedebilirsiniz kendinizi. Ben artık her ikisinde de güvende hissediyorum çoğunlukla. Ama bir tercih yapmam gerekirse tek başına daha huzurlu olduğum bir gerçek! ART | Kategorinin diğer yazıları ‘Resimlerin kendi içinde tedirgin olmasını önemsiyorum’ Mahremiyeti sorgulamak daha erotik Yuzu & nom-studios sunar ‘LOOP’ sergisi Kemal Özen "Gam'zede" Online Sergi Hangi yetişkin bir ‘Gam’zede’ değil ki artık? Ali Elmacı’nın atölye günleri notları May Parlar "Collective Solitude" Online Sergi Lara Kamhi’yle paradokslar ve izolasyon üzerine... BASE’in yeni dijital projesi yakında Sessiz Odanın Çığlığı İtalya’daki müzeden salgına bakınca… Yıldızı daha da parlayacak: Salman Toor Online açılış yapan İstanbullu sergi

  • PEOPLE | Yuzu Magazine

    April 2023 | People | Vol 9 TR BELOW ANATOMY of a BOTANIST Words + Photos Onur Baştürk Enverina Rina Qorraj is the manager and partner of Kandilli Botany in Kandilli, one of the historic districts on the Bosphorus side of Istanbul. Her acquaintance with the plant world began when her family started a nursery. Rina, who started to go to the nursery after high school, could closely observe the plants as she took care of them. “I walked around with a watering hose in one hand and a plant book in the other. My curiosity grew more and more; I learned the life stages of the plants and their Latin names”, she explains. Influenced by this childhood experience, Rina began studying at ITU’s Faculty of Landscape Architecture and graduated at the top of her class. During her studies, she began working in the family business, Kandilli Botany. In this way, she found the opportunity to combine theory and practice. After graduation, she both continued her occupation professionally and changed her view of landscape architecture. So much so that because of her landscape architecture work in the mansion gardens, she also did her master’s thesis on this subject. I GO AND SELECT ALL THE PLANTS MYSELF So what is it like to run a botanical business? Rina answers, “A botanical company is in a race against time. Our service involves living materials, and their needs vary depending on the season. These needs must be met in the right way and promptly”. Kandilli Botany sells native and imported plants. “Our first choice for plant supply is domestic production”, she says. “There are places in Turkey that produce well in certain regions, but the plant diversity is low and unfortunately the production capacity is limited. It is also difficult to find older plants from domestic production. This is because few production facilities go back many years, making this a tradition. Therefore, we import plants from abroad that we cannot find in Turkey. We supply outdoor plants from Italy and indoor plants from the Netherlands. Since the Italian plants grow and complete their root work in similar climatic conditions, there are no problems in adaptation when they come to us". SOME PLANTS MAY HAVE DIFFERENT NEEDS Rina says to consider the following when choosing plants for indoor use, “If your house is bright, choose Ficus Lyrata, Bucida, and Philodendron varieties; if it is semi-bright, you can go for Heteropanax and Dicksonia varieties. If you want to bring the feel of an outdoor garden indoors, you can consider strelitzia or palm species. Houseplants are normal plants that require less water, depending on the species. I do not think you will have a hard time when they are taken care of with love. Only the needs of some plants may be different. For example, the watering technique of the Dicksonia tree is different from other plants. Its whole body needs to be moistened. It is not easy to do this indoors”. THOSE WHO WANT THE SMELL OF THEIR GRANDMOTHER’S GARDEN... Rina lists the main points for a good garden landscape as follows: “Depending on the scale, tree outdoors is a must. The tree becomes determinant outdoors and creates its own space. You can spend pleasant hours in its shade and observe a tree. The type of plant we choose should also appeal to our senses. Especially our sense of smell. Based on my experience with my clients, I can say the following: people who want to create a new garden usually want the scent of their grandmother’s garden, choosing from their childhood memories. It might be the linden blossom or the peony blooming in the spring. The trees that have impressed me the most lately are Quercus (oak) species, Gingko Biloba (temple tree), Tilia (linden), Parrotio Persica (iron tree), and Platanus (plane tree). HOW THE SOIL OF THE PLANT SHOULD BE The choice of soil for the plant is also an important point. Take note of Rina’s opinions in this regard: “The soil for indoor and outdoor use is different. Especially indoors, peat rich in fiber should be used. In addition to soil, the pot size in which the plant is placed is also important. The soil loses fertility if the plant is in the same pot for a long time. For this reason, the soil must be renewed regularly. Outdoors, the mobility of the soil may cause it to fall over. In this case, additions must be made. In addition, organic and natural fertilizers can be used depending on the season and the plant’s needs”. BİR BOTANİKÇİNİN ANATOMİSİ Enverina Rina Qorraj, İstanbul’un Boğaz tarafındaki tarihi semtlerinden Kandilli’de yer alan Kandilli Botanik’in yöneticisi ve ortağı. Bitki dünyasıyla tanışması ailesinin fidanlık kurmasıyla başlıyor. Okul çıkışı fidanlığa gitmeye başlayan Rina, bitkilerin bakımını yaparken onları yakından gözlemleme fırsatı buluyor. O günleri, “Bir elimde sulama hortumu, diğer elimde ise bitki kitabıyla geziyordum. Merakım gittikçe artıyor, Latince isimleriyle birlikte bitkinin yaşam evrelerini öğreniyordum” diye anlatıyor. Çocukluğundaki bu deneyimin etkisiyle İTÜ Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nü okumaya başlıyor Rina ve bölüm birincisi olarak okulu bitiriyor. Üniversite yıllarında ise aile şirketi Kandilli Botanik’te çalışmaya başlıyor. Böylece teoriyle pratiği birleştirme şansı buluyor. Mezun olduktan sonra hem profesyonel olarak mesleğini sürdürüyor hem de peyzaj mimarisine bakış açısı farklılaşıyor. Öyle ki, yalı bahçelerinde yaptığı peyzaj çalışmaları nedeniyle yüksek lisans tezini de bu konu üzerine gerçekleştiriyor. Rina için bu sürecin ilginç bir yanı daha var. Tez çalışmasının konusu olan Komili ve Moniem Yalıları’nın peyzaj tasarımı ve uygulamasını bizzat yapmış olması. “Benim için inanılmaz bir öz eleştiriydi” diyor Rina, “Teorimi, pratikte hayata geçirmiştim”. TÜM BİTKİLERİ BİZZAT GİDİP SEÇİYORUM Peki bir botanik işletmesini yönetmek nasıl bir şey? Şöyle yanıtlıyor Rina: “Bir botanik işletmesi zamanla yarış halindedir. Sunduğumuz hizmet canlı materyaller içeriyor ve mevsime göre ihtiyaçları farklılaşıyor. Bu ihtiyaçlara doğru şekilde ve zamanında müdahale edilmesi gerekiyor ”. Kandilli Botanik’te yerli ve ithal bitkiler satılıyor. “İlk tercihimiz yerli üretim” diyor Rina. “Türkiye’de belli bölgelerde iyi şekilde üretim yapan yerler var, ama bitki çeşitliliği az ve üretim kapasitesi kısıtlı. Bir de yerli üretimde yaşça büyük bitki bulmak zor. Nedeni ise uzun yıllara dayanan ve bunu bir geleneğe dönüştüren üretim yerinin az olması. Bu nedenle Türkiye’de bulamadığımız bitkileri yurtdışından ithal ediyoruz. Dış mekan bitkilerini İtalya, iç mekan bitkilerini ise Hollanda’dan tedarik ediyoruz. İtalyan bitkilerinin benzer iklim koşullarında yetiştirilmiş ve kök çalışmasını tamamlamış olmasından dolayı işletmemize geldikten sonra adaptasyonlarında bir sorun yaşanmıyor”. BAZI BİTKİLERİN FARKLI İHTİYAÇLARI OLABİLİYOR İç mekan için bitki seçerken şunlara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor Rina: “Eviniz aydınlık ise Ficus Lyrata, Bucida ve Philadendron çeşitlerini tercih edin, yarı aydınlık ise Heteropanax, Dicksonia çeşitlerine yönelebilirsiniz. Dış mekandaki bahçe duygusunu içeriye taşımak isterseniz Strelitzai ya da palmiye türleri düşünülebilir. İç mekan bitkileri düzenli ve türüne göre az su isteyen bitkiler oluyor. Severek bakıldığında zorlanacağınızı düşünmüyorum. Sadece bazı bitkilerin ihtiyaçları faklı olabiliyor. Mesela Dicksonia ağacının sulama tekniği diğer bitkilerden farklı. Tüm gövdesinin ıslatılması gerekiyor. Bunu iç mekanda yapmak kolay değil”. BABAANNESİNİN BAHÇESİNDEKİ KOKUYU İSTEYENLER... İyi bir bahçe peyzajı için olmazsa olmazlarını şöyle sıralıyor Rina: “Ölçeğe bağlı olarak dış mekanda ağaç, olmazsa olmazım. Ağaç, dış mekanda tanımlayıcı oluyor ve kendi mekanını yaratıyor. Bir ağacı seyretmek kadar, gölgesinde de keyifli saatler geçirmek mümkün. Seçeceğimiz bitki türleri duyularımıza da hitap etmeli. Özellikle koku duyumuz. Müşterilerimle yaşadığım deneyimlerden yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Yeni bahçe sahibi olacak kişiler genellikle babaannesinin bahçesindeki kokuyu çocukluk anılarından seçerek arzuluyor. Bu koku ıhlamur ağacı çiçeği ya da ilkbaharda çiçek açan şakayığın kokusu olabilir. Son zamanlarda beni en çok etkileyen ağaçlar ise şunlar: Quercus (Meşe) türleri, Gingko Biloba (Mabet Ağacı), Tilia (Ihlamur), Parrotio Persica (Demir Ağacı), Platanus (Çınar). TOPRAK NASIL OLMALI Bitkinin toprak seçimi de önemli bir konu. Bu konuda Rina’nın görüşlerini mutlaka not edin: “İç mekanla dış mekanda kullanılan toprak farklı. Özellikle iç mekanda lif yoğunluklu torf kullanılmalı. Toprak ile birlikte bitkinin bulunduğu saksı ölçüsü de önemli. Bitki uzun süre aynı saksıda tutulduğunda toprak verimliliğini kaybeder. Bu nedenle periyodik sürelerle toprağın tazelenmesi gerekiyor. Dış mekanda ise toprak hareketliliğinden çökmeler olabilir. İlave yapılması gerekir. Ayrıca mevsime ve bitkinin ihtiyaçlarına göre organik ve doğal gübreler kullanılabilir”. for more Print VOL IX - 2023 Out of Stock Add to Cart

  • ART

    Ocak 2021 | Art | Türkiye YUZU Selections Vol - II shopi go ART Yazı | Onur Baştürk K olekta’yla ilkini gerçekleştirdiğimiz seçki serisinin ikincisine çok yeni bir sanat platformuyla devam ediyoruz: shopi go ART. Bağımsız sanatçıların cesur işlerinin yer aldığı bu seçkiye dair platformun kreatif direktörü Murat Süter’in söylediklerini okumak isterseniz sizi bu linke alalım. CHORUS OF BODY KEREM DURUKAN APRIL KEY OĞULCAN KUŞ MURAT ÖNEN HİLMİ CAN ÖZDEMİR ZEYNEP SEVERGE OĞULCAN SÜRMELİ YILMAZ ŞEN MARAL TAŞKIRICI BEGÜM YETİŞ BEYZA YILDIRIM ECEM YÜKSEL CHORUS OF BODY Resim // İsmet - 2020 Kâğıt üzerine yağlı boya Chorus of Body, yüzsüz erkek bedenleri resmetmesiyle tanınan İstanbul merkezli bir ressamdır. Çalışmalarının bir kısmı, İngiltere'de 2019 yılında gerçekleştirilen karma bir sergide ilk defa yer aldı. Resim tutkusunun yanında fotoğraf ve edebiyat alanında da çalışmalar göstermektedir. 2018'den beri duygularını ifade etmek için yağlı boya darbelerini kullanarak yüzsüz bedenler üzerinde çalışmaktadır. Kendisi ve yakın çevresi tarafından çekilmiş fotoğrafları resmetmektedir. Fırçasıyla bulanıklaştırdığı suretler, izleyicinin gözünde daha esrarengiz bakışlara bürünmektedir. Çalışmalarının gizemli bir ifade kazanmasını sağlayan bu tarzına ek olarak, ‘’avuç içine sığacak kadar’’ tabiri ile küçük boyutlarda ürettiği resimleri, bir bakışta tüm tasarıma hâkim olma ve o hazzın en doruğuna ulaşma amacı gütmektedir. Diğer bir deyişle, resimlerinin odak noktası doğrudan vücutlar ve bıraktığı izlenimdir. Tüm bu çeşitlilik, renkler ve hazlar vücut korosunu oluşturmaktadır. KEREM DURUKAN Resim // Trying to have an idea this time with Paul's persp, Tuval üzerine karışık teknik, 150 x 130 cm Kerem Durukan (Afyon, 1987), ilkokul yıllarında gittiği Necmettin İren Atölyesi’nde sanat kariyerine ilk adımını attığından habersizdi. İlerleyen yıllarda, sanat öğrenimine Eskişehir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Bölümü’nde devam eden sanatçı, lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nde 2008 yılında tamamladı. Sonrasında eğitimine aynı üniversitenin Grafik Tasarımı Bölümü’nde uzun yıllar devam etmiş olan Durukan, 2010-2011 döneminde Almanya’da bulunan Bauhaus-Universität Weimar’da Görsel İletişim Tasarımı ve Güncel Sanat öğrenimi gördü. Sanatçı, çeşitli kişisel ve karma sergilerde ve sanat-tasarım projelerinde yer aldı; birçok dergi, ajans ve tasarım ofisinde çalıştı. 2018 Bilkent Library Art Gallery’de davet üzerine gerçekleştirmiş olduğu serginin ardından kariyerini tam zamanlı bir sanatçı olarak sürdürmeye karar vererek hayatını buna adadı. Sanatçı şimdilerde, İstanbul’da yaşıyor ve çalışmalarını sürdürüyor. APRIL KEY Heykel // Harvey's Bar - 2019, Üfleme cam neon, 28 x 33 x 20 cm Küçük yaştan beri üretmeye ve geliştirmeye meyilli bir sanatçı olan April Key (Edinburgh, 1991), yaratıcılığın sınır tanımadığı mimari ve tasarım dünyasına duyduğu ilgininin izinden giderek lisans eğitimini Edinburgh College of Art’ta İç Mekân Tasarımı Bölümü’nde 2013’te tamamladı. Mezuniyetinin ardından İstanbul’a taşınan sanatçı, burada önde gelen iç mimarlık firmalarıyla çalıştı, ta ki iki yıl önce yola etkileyici ve bir o kadar da sıra dışı aydınlatma tasarımları yaratmak üzere tek başına devam edene kadar. April Key, etkileyici tasarımlarının yer aldığı Ocean Drive Collection’ı 2019 Milano Tasarım Haftası’nda izleyicilerle buluşturdu. Beğenilen işleri, Best of Isola Design District oyu alırken, Sothebys, Elle Décor UK ve Archipanic gibi önemli kurum ve yayınlardan da övgü topladı. Key, şimdilerde, Moda’daki atölyesinde markasını ve çalışmalarını geliştirmeyi sürdürürken, aynı zamanda birçok bağımsız projeyle de ilgileniyor. OĞULCAN KUŞ Resim // #18 - 2017, Ahşap panel üzerine akrilik boya, 20 x 20 cm 2011 yılında eğitimini almak üzere New York’a taşınan Oğulcan Kuş (İstanbul, 1993), Marymount Manhattan College’dan mezun oldu, lisans eğitimini ise Creative Media and Studio Art Bölümü’nde tamamladı. Kuş’un işleri akrilikten, heykele, ankostikten filme çeşitlilik gösteriyor. Postmodern estetiği Türk kimliği ve yakından analiz ettiği Amerika’nın popüler kültürü ile harmanlıyor. Sanatçı, şimdilerde çalışmalarını İstanbul’da sürdürüyor. Oğulcan Kuş, deneyimlerini kayıt altına almak için üretiyor; bunu yaparken en basit ve mümkün olan en renkli yolu tercih ediyor. Eserlerine sadece fiziksel değil, rüyalar ya da soyut düşüncelerini de yansıtıyor. Desenlere, canlı renklere, bilinçaltıyla bağlantılı gizemli, merak uyandırıcı imgelerle yakından ilgileniyor. Bu imgeler, beyaz eldiven giymiş bir çift el kadar somut ya da bir grup renk kadar soyut olabiliyor. Fikirlerinin tamamının bilinçaltıyla bağlantılı olduğunu düşünen sanatçı, pratiği vasıtasıyla somut ve soyut olan arasındaki boşlukları doldurmayı görev ediniyor. MURAT ÖNEN Resim // Schwitze - 2016, Tuval üzerine yağlıboya, 60 x 80 cm Murat Önen (İstanbul, 1993), eğitimine İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nin ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Resim Bölümü’nde devam etti. Üniversitede geçen ilk yılının ardından 2012’de öğrenci değişim programı ile Almanya’da bulunan Dresden Güzel Sanatlar Akademisi’ne geçiş yapan sanatçı eğitimini burada tamamlayarak 2017’de diplomasını aldı. Önen, kısa bir süre Leipzig’de bulunduktan sonra 2018’de misafir öğrenci olarak gittiği Düsseldorf Sanat Akademisi’ne kabul edildi. Sanatçı şimdilerde eğitimine Düsseldorf’ta akademinin Resim Bölümü’nde Yeşim Akdeniz’in öğrencisi olarak devam ediyor. HİLMİ CAN ÖZDEMİR Resim // 1943 - 2019, Tuval üzerine yağlıboya, 180 x 160 cm Hilmi Can Özdemir (Eskişehir, 1995) eğitimini ilk olarak Eskişehir Atatürk Güzel Sanatlar Lisesi, ardından da Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nde aldı. 2018’de tamamladığı üniversite eğitimi boyunca çeşitli karma sergiler ve workshoplara katıldı.2019 yılında başladığı Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Resim Bölümü’nde eğitimine devam ederken aynı zamanda üretimlerini Eskişehir'deki atölyesinde sürdürüyor. Sanatçı eserlerini ortaya çıkartırken, anonim fotoğraflardan yola çıkıyor. Kartpostallar, tarihi görseller, aile ve şehir arşivleri birikimlerini oluşturuyor. Buluntu fotoğrafları, kendi hayal gücünün mahremiyeti içinde yorumlayarak, gerçeklik ile çarpıtılmış gerçeklik arasındaki ayrıma meydan okuyor. Fotoğraf ve resim arasındaki sınırları yıkmaya çalışıyor. Özdemir, sıradan buluntular ile ortaya çıkartılmış etkisi yaratan kompozisyonlarını aslında özenle seçiyor ve odağına aldığı kavramlarla beraber kadrajı yeniden kurguluyor. Resimlerini teknik ve kavramsal olarak salt gerçeklerden arındırmış bir şekilde, eserlerinde yeni bir anlam bütünlüğüyle oluşturuyor. Tasfiyelerinde, bireyin farklı gerçeklikler teşkil ettiğini referans alarak eserlerinde ilk bakışta analiz edilemeyen kültürel ve toplumsal mesajlar, sembolik bir dille aktarıyor. Bu süreç doğrultusunda, her bir izleyici Özdemir’in eserlerini kendi yaşam deneyimleriyle birlikte toplumsal birikimlere ve kültürel kodlara göre yorumluyor... ZEYNEP SEVERGE Seramik // Zig Zag I Vase - 2020, Slip döküm ve bir araya getirilmiş sırlı seramik, 14 x 9 x 5 cm Zeynep Severge (İstanbul, 1992), küçük yaşta başladığı ve profesyonel olarak sürdürdüğü kayak kariyerini bıraktıktan sonra lisans eğitimini İstanbul Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık Bölümü’nde tamamladı. Bir süre eğitim aldığı alanda çalıştıktan sonra esas tutkusu olan endüstriyel tasarıma yöneldi; kendi atölyesini kurarak seramik üretimine yoğunlaştı. Sanatçı, İstanbul ve dünya çapında sergilerde yer aldı ve önemli koleksiyonlara dahil olmayı başardı. 2017'den beri devam ettirdiği Severj isimli markası ile Zeynep Severge, günlük kullanıma uygun, fonksiyonel seramik ve porselen koleksiyonlar üzerine Tophane’deki stüdyosunda çalışmayı sürdürüyor. OĞULCAN SÜRMELİ Heykel // Prestij - 2018 Hazır nesne üzerine karışık teknik 90 x 62 x 50 cm Oğulcan Sürmeli (Istanbul, 1995), çocuk yaştan itibaren resim pratikleri ile çevresini algılamanın derdindeydi. Dikkat eksikliği tanısı konduktan sonra bir süre psikolojik destek aldı. Ancak, sonradan anlaşıldı ki, sanatçı sadece olağan düzenin kendisini kalıba sokmasına izin vermiyordu. Lise yıllarında zihin ve davranış bağlantılarını araştırmaya başladı. Birçok yanıtı felsefe ile yorumlayabildiğini fark etti. Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni burslu kazandı. Çalışmalarında ''anlam'' üzerine pratiklerde bulunan sanatçı, bir süre sonra tuval ve boyanın kendisine yetmediğini düşünerek kavramsal bir zenginlik adımı attı. Tin ve gündelik yaşama dair kurduğu bağlantıların aktarımını hangi disiplin ile doğrudan aktarabileceğini düşündüyse o disiplinlerde teknik olarak uzmanlaşmaya başladı. Sanatçı, mezun olduktan sonra sanat ile ilgili yazdığı bir yazı Art Unlimited'da yayınlandı; birçok karma sergiye ve proje katıldı. İlgi alanlarından biri olan psikolojiyi sanatla birleştirip, bazı klinik psikologlar ile birlikte çalıştı. Şimdilerde ise plastik sanatlar üretimine İstanbul'da devam ediyor. Oğulcan Sürmeli’nin çeşitli üretimleri tinin dışavurumu olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda, insanın tanrısal yansımasından meydana gelen anlam kayıplarının incelenmesi sanatçı için temel bir konu. Sürmeli, tin ve gündelik yaşama dair kurduğu bağlantıları hangi disiplin ile doğrudan aktarabilecekse o disiplinlerde teknik olarak altyapıyı kuvvetlendiriyor. Böylece bulunduğu coğrafyanın yaşanmışlıklarını ve değerlerini kendi içinde öznelleştirip, metafor hale getirerek sanatsal değerlendirmeler oluşturmaktadır. Bu doğrultuda çalışmalar incelendiğinde bir “şey” ile “özü” arasındaki ilişkinin, gördüğümüz bir imgenin neye benzediğini inceler. Yani çalışmalarda bulunabilecek anlam kaybının ortama adapte olarak varolması, ilk bakışta mutlu bir ütopyacı olarak görünen bir imgenin, ne kadar da absürt olduğunu ortaya koymaktadır. Böylece ütopya ve distopyanın aslında aynı şey olduğunu da bize yine anlam üzerinden göstermiş olur. YILMAZ ŞEN Gif // Face_Worm v2 - 2019, 3D animasyon video, 1920 x 1440 pixel Yılmaz Şen(İstanbul, 1988)’in animasyon ve üç boyutlu tasarımlara olan ilgisi henüz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nde okurken başladı. Sanatçı, lisansını tamamladıktan sonra müzik festivalleri ve gece kulüpleri için sahne ve aydınlatma tasarımları yaparken bir yandan video jockey’lik yaptı. 2016 yılında Kopenhag’a yerleşen sanatçının, 2017’den beri odağında animasyon ve görsel efektler var. Şen, bugüne kadar bu alanda, Balenciaga, MTV ve Nike gibi markalarla çalıştı. Yılmaz Şen, eserlerinde insan algısının subjektifliği ve alternatif gerçeklik konularını derinlemesine işliyor. Sanatçının eserlerinin temelini öngörülemezlik olgusu, gerçeklik algısı ve hareket tasarımı kavramları oluşturuyor. Eserlerinin büyük bir bölümü hareketli görsellerde oluşuyor; üretim ve araştırma aşamalarında ise çoğunlukla dijital görselleştirme tekniklerine başvuruyor. MARAL TAŞKIRICI XYZ - 2019, Sırlanmış seramik Maral Taşkırıcı (İstanbul, 1996), School of the Art Institute of Chicago’da ve devamında da NABA Milano’da Designed Objects eğitimi aldı. Disiplinlerarası bir pratiğe sahip olan sanatçının resimleri insanların rastgele bir oluşum, dizilim olarak gördüğü motiflere verdiği bütünsel bir tepkinin yansıması gibidir. Psychedelic bir soyutlaştırma sonucu oluşturduğu karmaşalar serisinde kaosun içindeki basitlik, deformasyonun içindeki harmoni öne çıkar. Seramik çalışmalarında ise kendine desenleri için yeni yüzeyler oluşturarak plastik pratiğini boyutlandırır. 2019 yılında Ambidexter’da ilk solo sergisi Lost on Venus’ü gerçekleştiren Maral, Mamut Art Project 2020 edisyonunda seramik çalışmalarından oluşan serisi Not Proud’u sergilemiştir. BEGÜM YETİŞ Fotoğraf // Lulu - 2018, C Type baskı, Rulo - 50,8 x 35,5 cm Begüm Yetiş (İstanbul, 1987), lisans eğitimini University of Southern California’nın Film Bölümü’nde ve İstanbul Bilgi Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü’nde tamamladı. 2016 yılından beri Londra’da yaşayan ve çalışan sanatçı, moda sektöründeki çalışmalarının yanı sıra kişisel projelerini kimlik ve cinsellik üzerine geliştiriyor. Sanatçı ilk kişisel sergisini 2018 yılında Londra, Doomed Galeri’de gerçekleştirdi. Vücut geliştirme dergileri ve punk posterlerinden esinlenen, farklı kültür, yaş ve ırklardan insanları fotoğraflayan Begüm Yetiş, insan vücudunun dürüst, kendinden emin ve cesur hallerini öne çıkarıyor. Sanatçı, beden, cinsellik ve cinsiyet üzerine yaptığı çalışmaları ile günümüzün çağdaş erotik kavramlarına vurgu yapan işler üretmeye devam ediyor. BEYZA YILDIRIM Fotoğraf // Alev ruhu sarıyor, geliyor kalbe yakın IV - 2019, Fine Art baskı, Rulo - 60 x 40 cm İstanbul’da yaşayan ve odağına görsel sanatları alan fotoğrafçı Beyza Yıldırım (İstanbul, 1992), uzunca bir süre, 2012 ile 2020 arasında, projelerinin çoğunu hayata geçirme fırsatı bulduğu Londra’da yaşadı. Lisans eğitimini 2016’da, University of the Arts London, London College of Communication’da Fotoğraf Bölümü’nde, final projesiyle Michael Wilson Award'u kazanarak tamamladı. Mezun olduktan sonra yola sanat ve fotoğrafla devam eden Yıldırım’ın işleri, ağırlıklı olarak moda ve portre fotoğraflarından oluşuyor. Kariyeri boyunca, çeşitli projelerde farklı alanlardan birçok sanatçı ve yaratıcı isimle iş birliği yapan sanatçı, Vogue, Dazed, Beauty Papers gibi sektörün önden gelen dergileri ve dahasıyla çalışma fırsatı buldu. Fotoğraf sanatının dinamik yapısının izleyiciyle iletişim kurduğuna inanan sanatçı, estetik değerlerini fotoğrafladıkları aracılığıyla aktarmayı hedefliyor. Şimdilerdeyse, bir yandan kişisel projelerine odaklanırken bir yandan da markalara özel fotoğraf çekimleri yapıyor. ECEM YÜKSEL Resim // Büyük Umutlar - 2017, Tuval üzerine yağlıboya, 73 x 98 cm 2008’de Kocaeli Güzel Sanatlar Lisesi’nden mezun olan Ecem Yüksel (Zonguldak, 1989), lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Resim bölümünde aldı. 2016 yılında eğitimini tamamlayan sanatçı, Türkiye’de ve yurt dışında gerçekleşen çeşitli sergi ve sanat fuarlarında yer aldı. 2019’da çizimlerinin yer aldığı ilk kitabı Fan Page’in, ilki düzenlenen border_less Art Book Days'de gösterimini yaptı. Yasemin Yasu ile hazırladığı ikinci kitap Cat Days ise 2019 yılında çıktı, sanat tutkunlarıyla Torino’da organize edilen Flat Art Book Fair’da buluştu. Kitap, bu yıl Tasarım Bakkalı’nın organize ettiği bir lansmanla da İstanbul’da tanıtıldı.

  • TASARIM-266 | Yuzu Magazine

    July 6, 2025 | DESIGN & INTERIORS a BOHEMIAN PIED-À-TERRE in WEST CHELSEA words Laura Cottrell photos Patrick Xiong interior design Tannehill Interiors stylist Tannehill Interiors Samantha Tannehill, Oliver Rumney and Susan Van Tassel Nestled in the heart of West Chelsea—just steps from the High Line—this colorful pied-à-terre captures the spirit of Manhattan living with a laid-back, bohemian twist. Designed by Samantha Tannehill of Tannehill Interiors, the space offers a vibrant retreat that channels the energy of the city while feeling deeply personal, grounded, and serene. From the moment you enter, it’s clear that this home is all about mood and material. The walls are coated in Farrow & Ball’s ever-changing Dimity, setting the tone for a journey of texture and tone. Vintage finds meet playful patterns, and rich hues—from navy kitchen cabinetry to a bold green dining nook—anchor the apartment’s personality. Inspired by the homeowners’ extensive travels through Africa, the interiors weave together global references, curated art, and handcrafted details to create a layered, soulful space. Samantha Tannehill, who happened to live down the hall from the clients, recalls how the design process began almost by chance. “There was a flood in their apartment, and that led to conversations about contractors and flooring,” she says. “Eventually, we ended up creating a home that feels like a true extension of who they are.” Throughout the home, textures play a leading role. Bouclé chairs, velvet pillows, linen wallpapers, and natural woven baskets come together to form a tactile experience that’s both cozy and elevated. The guest bedroom features enveloping pink walls and a floral wallpaper from Mitchell Black, while the main suite is wrapped in a warm, textured Art Deco pattern from Dedar. In the hallway, a gallery wall showcases artwork collected during the family’s philanthropic travels in Africa—subtle nods to culture and craft that inform the color palette and overall mood. The kitchen underwent one of the most dramatic transformations: what was once standard-issue wood cabinetry is now painted in Hale Navy by Benjamin Moore, enhanced with classic Schoolhouse hardware. The result is a space that feels timeless, bold, and deeply personal. In the dining nook, a custom green banquette sits beneath a Lloyd pendant by Soho Home, adding another punch of color and comfort. Lighting and furniture throughout the home—from the scallop chandelier in the entry to the Theodore armchair in the living room—enhance the eclectic yet considered feel of the apartment. For Tannehill, the aim was always to create a space filled with positive energy. “We wanted the homeowners to walk in and instantly feel at ease,” she says. “It’s joyful, it’s grounded—and most importantly, it feels like home.”

  • TASARIM-1

    Ocak 2022 | Tasarım | Finlandiya 290 milyon yıllık ağaçtan ilham alan kütüphane Yazı | Alp Tekin N orveçli mimarlık stüdyosu Snøhetta’nın Pekin'de yapılacak bir kütüphane için açıkladığı tasarım projesi hem stili hem de alt metnindeki hikâyesiyle göz kamaştırıyor! Proje, kütüphanenin çatısını destekleyen ağaç benzeri sütunlardan oluşuyor ve tüm bu sütunlar 16 metre yüksekliğindeki camlarla çevrili. Snøhetta ekibi, ağaç benzeri bu sütunların 290 milyon yıllık bir ağaç türü olan Ginkgo’nun gölgesine atıfta bulunmak üzere tasarlandığının altını çiziyor. Gingko Biloba, yelpaze şeklinde yaprakları olan büyük bir ağaç. Çin, Japonya ve Kore bitki örtüsünde sıkça rastlanan Ginkgo Biloba, en uzun yaşayan ağaç türlerinden biri. Öyle ki, bu ağaçlar bin yıl kadar yaşayabiliyor. Çin’deki bazı ağaçların 2500 yaşın üzerinde olduğu söyleniyor! Hatta 1945 yılında Hiroşima'ya atılan atom bombasının düştüğü yerden sadece 2 kilometre uzaklıkta bulunan 6 adet Gingko Biloba ağacının patlamadan kurtulan tek canlı varlıklar olarak tarihe geçtiği biliniyor. Bitkinin kurutulmuş yaprakları ise çay yapmak için kullanılıyor ve faydaları say say bitmiyor! Projenin tasarım stili de tıpkı ilham kaynağı Gingko gibi. Doğrusal sütunlar zemin seviyesinden uzayıp açılıyor ve çatı seviyesine gelindiğinde Ginkgo yaprağı “kanopi”ye benzeyen katmanlara ayrılıyor. Snøhetta ekibi şöyle diyor: “Ağaç benzeri çevreye sahip basamaklı peyzaj alanları, insanları binadaki yolculuklarında oturup mola vermeye davet ediyor. Bir ağacın altında oturup en sevdiğiniz kitabı okuma fikrini yaratıyor”. — English below — Library inspired by 290 million year old tree Words Alp Tekin The design project announced by Norwegian architecture studio Snøhetta for a library to be built in Beijing is dazzling both with its style and its story in the subtext! The project consists of tree-like pillars that support the library's roof, all surrounded by 16-metre-high glass. The Snøhetta team underlines that these tree-like pillars were designed to refer to the shadow of Ginkgo, a 290-million-year-old tree species. Gingko Biloba is a large tree with fan-shaped leaves. Commonly found in the vegetation of China, Japan and Korea, Ginkgo Biloba is one of the longest living tree species. So much so that these trees can live up to a thousand years. Some trees in China are said to be over 2500 years old!In fact, it is known that 6 Gingko Biloba trees, located only 2 kilometers away from the place where the atomic bomb dropped on Hiroshima in 1945, went down in history as the only living beings that survived the explosion. The dried leaves of the plant are used to make tea and its benefits are endless! The design style of the project is just like the inspiration Gingko. The linear pillars extend and open from ground level, and by the roof level, the ginkgo leaf separates into “canopy-like” layers. Says the Snøhetta team: “The cascading landscape areas with tree-like surroundings invite people to sit and take a break from their journey through the building. It creates the idea of sitting under a tree and reading your favorite book”.

  • INSAN-2

    Şubat 2023 | People ALP ÖZCAN Words Onur Basturk Alp Özcan talks about founding Alen Yacht in 2004, the new Alen 77 model, and his lifelong passion for the sea. You’ve always been deeply connected to the maritime world, haven’t you? Yes, it’s been a part of my life for as long as I can remember. I’ve been sailing since I was six years old. When I was nine, my family sent me to a boarding school by a lake in Switzerland. I trained and competed in sailing races every day there. Then, in 2000, my father had a sailing yacht built in France. I spent half the year at sea with that boat. Besides sailing, I’ve also done kitesurfing and freediving, and I’ve been on countless boats. That exposure led me to believe that boats could be designed and built to offer better functionality and design. After all, only someone with extensive experience at sea can truly design and produce a more "sea-worthy" boat. THE FIRST "WALK-AROUND" BOAT CONCEPT What would you say are the standout qualities of your yacht company? What sets us apart the most is our unique designs. In 2008, we introduced the world’s first "walk-around" boat concept. This design maximizes usability from bow to stern. Unlike traditional boats where the space is often limited to seating around a table at the rear, the "walk-around" concept creates various functional areas on the deck, reclaiming previously wasted space. Another advantage is its safety, which is now a priority for many European and American manufacturers who have adopted the concept. Beyond design, our commitment to producing only 7-8 boats a year allows us to maintain strict quality control. Most of our team has been with us since 2004, and today we’re a group of around 100. We operate in a 10,000-square-meter facility equipped with the latest technology. STAYING PUT WITHOUT ANCHORING Which of your models are you most proud of? The Alen 55 is our best-selling model. Imagine driving an open-top Bentley along the coastal roads of Italy—that’s the feeling you get cruising at 35 knots on the Alen 55. At 17 meters, it’s neither too big nor too small—a seasoned sailor can handle it solo. It’s the perfect "weekend boat". What are the three key features of your new Alen 77 model? The Alen 77, which continues the "walk-around" concept, features four cabins and two crew cabins. Thanks to its advanced technological equipment and machinery, it’s 30% more fuel-efficient and faster compared to boats of similar size and weight. Additionally, it offers a DPS (Dynamic Positioning System) option that uses GPS coordinates to keep the boat stationary without anchoring. This feature simplifies maneuvering, even with a smaller crew. A HIDDEN GEM: AMORGOS AND PANTELLERIA What does sailing mean to you? Happiness, peace, adventure, and freedom! I could spend the entire year at sea. The ability to step off the boat into a bustling crowd whenever I want and then retreat back to solitude is incredibly liberating. I never stay in one place for more than two or three days—I’m always in discovery mode. So far, I’ve kept my boats at a size I could manage without a crew. Being alone or sometimes with friends on the water is a unique experience. There’s always something to do on a boat, which suits me perfectly since I can’t sit still. Where are you planning to sail this summer? This summer, I’ll likely visit the islands of Patmos, Arki, and Marathi in the Aegean. From there, I’ll head to Mykonos. In Italy, Capri is on the list. Since Alen Yacht has another shipyard in St. Tropez, I spend a few months in the South of France every year. For a hidden gem, I’d recommend the secluded Amorgos Island in Greece or Pantelleria Island, located between Sicily and Tunisia

  • ART

    Ocak 2022 | Art | İsviçre for english click here NOMAD ST MORITZ Dev fuarların devri bitiyor mu? Yazı | Oktay Tutuş D ünyada sayısız fuar var, ama katılımcıyla izleyici ve potansiyel alıcı arasındaki iletişimi sağlayabilen fuar çok az. En çok tartışılan şey ise fuar endüstrisinin markalara mı yoksa alıcılara mı daha çok hizmet ettiği. Geldiğimiz noktada çoğu marka, gelişen teknoloji sayesinde kendi tanıtımını hedef kitlesine yine kendisi yapıyor. Bu fuarlar adına kötü bir haber, çünkü gereklilikleri tartışmaya açıldı. Fuar için yapılan masrafların çok daha azını harcayarak, daha yüksek bilinirlik ve satış elde etmek, markalar açısından mümkün. Bu da bildiğimiz anlamda klasik fuarcılığın yakın geçmişte form değiştirmesine yol açtı. BİR ÇEŞİT MİKRO FUARCILIK 2017’den beri klasik kalıplar dışında bir tasarım ve sanat fuarı anlayışını benimseyen NOMAD, yeni nesil fuarlara güzel bir örnek. Seyahat, doğru insanlar ve kurumları bir araya getiren mekan odaklı sergileriyle NOMAD, şimdiden kendine özel ve küçük bir topluluk oluşturdu bile. NOMAD bugüne dek St. Moritz, Monako, Venedik gibi şehirlerde yapıldı ve bir edisyonu da Cannes’da sanal olarak gerçekleşti. Bu yıl ise 1-6 Mart tarihleri arasında yeniden St. Moritz’e geri dönüyor. NOMAD’i diğerlerinden ayıran şey, seçme galeri ve kurumları yine özenle seçilmiş bir davetli ve koleksiyoner listesinden kişilerle buluşturması. Aslında bir çeşit mikro fuarcılık. Giorgio Pace ve Nicolas Bellavance-Lecompte tarafından tasarlanan NOMAD sanat, mimari ve tasarım arasında çok kişisel ve benzersiz bir diyalog kuruyor. Önceden tasarlanmış, belirli ölçülerdeki fuar mekanları yerine St. Moritz'deki Chesa Planta'nın zarif tarihi iç mekanlarını, Monako'daki Villa La Vigie’yi ya da Venedik'teki Palazzo Soranzo Van Axel’in büyük odalarını kendine mesken tutuyor. Son üç yılda yapılan her bir edisyonuna dünyanın en kaymak tabakası diye rahatlıkla tanımlayabileceğimiz 4 bin misafir katıldı. Her biri 4 ya da 5 gün süren bu etkinliklere katılmak ise özel davetiyeyle sınırlanıyor. St. Moritz’deki yeni fuar ise Engadin Vadisi’nde bulunan Chesa Planta’da yapılacak. Zamanında Avrupa aristokrasisinin ileri gelenlerine hizmet vermiş bu barok binada geçen temmuz NOMAD’in yaz edisyonu yapılmıştı. SADECE SERGİLER YOK Bu fuarın farkı sadece mekanları değil, müşterilerine neler sunduğu. Sergiye ek olarak, katılımcılar kendi müşterileri için özel etkinlikler düzenleyebiliyor. NOMAD ekibi, galeri ve özel proje isteklerine göre akşam yemeği, kokteyl, parti, açık hava deneyimi dahil olmak üzere bir dizi sosyal aktiviteyi de düzenliyor. Burada sadece bir şeyler alıp satmak üzerine kurulu bir sistemden çok, zaten birbirine aşina bir grubun bir araya gelip kültür ve fikir alışverişi yapması söz konusu. Şimdi klasik fuarcılıkla NOMAD tarzı özel gezici fuarların nasıl aynı kulvarda var olabileceğini bir düşünün. Sizce hangisi kazanır? Is the era of big fairs coming to an end? Words | Oktay Tutuş T here are countless fairs in the world, but very few fairs can provide communication between the exhibitor, the audience and the potential buyer. The most debated issue is whether the trade show industry serves brands or buyers more. At this point, most brands are promoting themselves to their target audience thanks to the developing technology. This is bad news for fairs, because their requirements are up for debate. It is possible for brands to achieve higher awareness and sales by spending much less than the expenses made for the fair. This has led to a change in form in the recent past, as we know the classical fair organization. Adopting a design and art fair concept other than classical patterns since 2017, NOMAD is a good example of new generation fairs. With its space-focused exhibitions that bring together travel, the right people and institutions, NOMAD has already created a small community of its own. NOMAD has so far been in St. Moritz, Monaco, Venice, etc. This year, between March 1-6, back to St. Moritz. What sets NOMAD apart from others is that it brings together selected galleries and institutions with people from a carefully selected list of invitees and collectors. Designed by Giorgio Pace and Nicolas Bellavance-Lecompte, NOMAD establishes a very personal and unique dialogue between art, architecture and design. Instead of pre-designed fairgrounds of certain sizes, St. Moritz, the elegant historic interiors of Villa La Vigie in Monaco, or the grand rooms of Palazzo Soranzo Van Axel in Venice. Each edition of the last three years has been attended by 4000 guests, which we can easily define as the world's creamiest layer. Participating in these events, each of which lasts 4 or 5 days, is limited to a special invitation. Çapa 3

  • ART

    Ocak 2021 | Art | Türkiye YUZU Selections Vol - l KOLEKTA Yazı | Onur Baştürk D ijital sanat platformları arasında en geniş arşive sahip olan Kolekta’yla geçen yıl tanıştık. Galeri temsiliyeti olan sanatçılarla bağımsızları bir arada sunan Kolekta, 600’ü aşkın sanatçının 6000’e yakın sanat eserini tek bir adreste bulma imkanını sağladı sanatseverlere. Biz de bu yelpazesi geniş dev koleksiyondan Yuzu dünyasını yansıtanlarla bir seçki yaptık. Seçkilerin amacı genelde bir "öne çıkarma" gibi görünse de, aslında "yeniden bakma"yı da sağlıyor. Çünkü bazen ilk baktığımızda günlük rutinlerimizin hızlı döngüsü arasında dünyasına erişemediğimiz eserler olabiliyor. Onlara yeniden, sakin bir şekilde bakmak gerekiyor. Umarım ilk "Selections"ı seversiniz. Devamı gelecek... Unutmadan; işbirlikleri için İdil Berkant-Ali Kerem Bilge ve Aslı Boduroğlu'na çok teşekkürler. NADİDE AKDENİZ ALİ BİLGE AKKAYA DUYGU AYDOĞAN TUFAN BALTALAR BEKİR DİNDAR AHMET DURU LEYLA EMADİ ALP İŞMEN ÖZGE KAHRAMAN FATİH KAHYA FIRAT NEZİROĞLU ŞENER ÖZMEN LEYLA PEKMEN ERİNÇ SEYMEN APOLONIA SOKOL GÜLCAN ŞENYUVALI ALİ TAPTIK AYŞE TOPÇUOĞULLARI MEHMET ALİ UYSAL NADİDE AKDENİZ İsimsiz, 2011 Tuval üzerine yağlı boya, 160 x 160 cm ALİ BİLGE AKKAYA 1G1, 2014 Diasec, 45 x 61,5 cm DUYGU AKDOĞAN İnsan Sonrası Serisi, 2020 Polimer Kil, Epoksi Reçine, Akrilik, 70 x 35 x 7 cm TUFAN BALTALAR İsimsiz, 2017 Tuval üzerine yağlı boya, 60 x 90 cm BEKİR DİNDAR Ada, 2018 Fine art fotoğraf baskısı, kahverengi ahşap çerçeve, 50 x 50 cm AHMET DURU İstilacı Bitkiler I, 2020 Kâğıt üzerine karakalem, 32 x 37,5 cm LEYLA EMADİ Self Mutation, 2017 Akrilik, Ø 110 cm ALP İŞMEN Melek, 2020 Kâğıt üzerine mürekkep, 42 x 29.7 cm ÖZGE KAHRAMAN The Sound of the Underground, 2020 Pointillist Technique on Canvas, Ø 60 cm FATİH KAHYA İsimsiz, 2019 Keten bez üzerine yağlı boya, 45 x 63 cm (Çerçevesiz) FIRAT NEZİROĞLU Lonely Word, 2017 El dokuması, yün, pamuk, polyester, 93 x 139 cm ŞENER ÖZMEN Supermuslim, 2003 Alüminyum üzerine C-print baskı, 70 x 50 cm (her biri) LEYLA PEKMEN Daydreaming, 2020 Kâğıt üzerine akrilik, 21 x 29 cm ERİNÇ SEYMEN Konfor Alanı A, 2016 Kâğıt üzerine mürekkepli kalem, 72 x 72 cm APOLONIA SOKOL Marcel & Simon E., 2020 Tuval üzerine yağlı boya, 92 x 65 cm GÜLCAN ŞENYUVALI Çift, 2009 Bez üzerine karışık teknik, 20 x 30 cm ALİ TAPTIK Surface Phenomena Series 9, 2013 C-Print, 30 x 30 / 60 x 60 / 90 x 90 / 120 x 120 cm AYŞE TOPÇUOĞULLARI İsimsiz, 2018 Tuval üzerine akrilik, Ø 50 cm MEHMET ALİ UYSAL Paper Boat, 2017 Metal, site specific

  • ART

    Aralık 2021 | Art | Türkiye Betonun Sıra Dışı Güzelliği Yazı | Oktay Tutuş G eçtiğimiz iki yıl ve şu sıralar dünya üzerindeki farklı sergilerle betonun güzelliğini yeniden keşfettik. Bauhaus akımının 100'üncü yılına denk gelen bu zaman aralığı ve devamında hem Bauhaus okulunun yol açtığı modernizmin hem de savaş sonrası dönemin hızlı yapılaşma hevesi sonucu doğan brutalizmin meyvelerinin, betona ilgimizi yeniden cezbettiği bir gerçek. Bunu son 10 yılda beton görmekten nefret etmiş bir toplumun ferdi olarak söylüyorum, ki bu kısmı daha önemli. Maalesef beton aklımızın bir köşesinde her zaman kötü bir malzeme olarak kalacak. Bu hissiyatın en büyük sorumlusu, betondan gerektiği gibi faydalanmasını bilmeyen ve bizi sadece cam ve çelikle olan birlikteliğine bakmaya mecbur bırakan inşaat firmaları ve mimarlar. O nedenle burada herkesi yeniden düşünmeye sevketmesini umduğum bir sergiden bahsetmek istiyorum. Kanada'daki “UQAM Centre de Design” adlı kültür kurumu tarafından 24 Kasım'da açılan “Pier Luigi Nervi: Master Designer / Builder” başlıklı sergi, betonla mucizeler yaratan ustayı ve işlerini anıyor. 6 Şubat 2022 tarihine dek devam edecek serginin küratörleri Carlo Carbone, Réjean Legault ve Cristiana Chiorino. İki parçadan oluşan serginin ilk kısmı Nervi'nin 1920 ve 1970 yılları arasındaki kariyeriyle yakından ilgiliyken; ikinci parçası onun az bilinen beş deneysel projesi üzerinden tasarım kültürünü indirgediği üç temel öğeye odaklanıyor: Malzeme, kalıp ve tekrar. Pier Luigi Nervi’nin en önemli yapılarına gelince… Yolunuz Milano'ya düştüyse, şehrin içinde aykırı bir şekilde yükselen Pirelli Tower'a gözünüz muhakkak ilişmiştir. Mimar Gio Ponti'nin tasarımı bu kule, hem İtalyan tasarımı hem de İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin inşaat akımı adına çok şey anlatır. Kuleyi tasarlayan Gio Ponti kadar önemli bir başka isim de mühendis Pier Luigi Nervi'dir. Sanat ve inşaat biliminin sentezine yönelik çalışan tarihçi Nikolaus Pevsner, Nervi'yi “zamanımızın betonarme alanındaki en parlak sanatçısı” olarak nitelendirir. Her biri birer betonarme sanat eseri olan binalarına bakarsanız hakikaten de öyledir. Muhteşem bir yapısal ve mimari yenilik dönemine ait bu binalar arasında Roma'daki Olimpiyat Oyunları için Küçük Spor Sarayı (1958), Torino'daki İşçi Sarayı (1960) ve Montreal'deki Mimar Luigi Moretti tasarımı Victoria Kulesi (1964) yer alır.

  • BOTANIK

    Aralık 2020 | Art | Türkiye Bir Galeride İki 11.17 C addebostan’da açılan Galeri 11.17’nin iki genç kurucusu var: Aytaç Beyazgül ve Pertev Kökdemir. Her ikisi de sağlık alanında eğitim almış. Biri tıbbi laborant, diğeri diş hekimi. Ve aynı gün doğmuşlar: 11’inci ayın 17’sinde. Akla gelen ilk sorular eşliğinde 11.17’nin ‘büyük resmi’nin tarifi ise şöyle: NEDEN BİR GALERİ? AYTAÇ: Galerimizin olduğu mekan daha önce diş kliniğiydi. Onun taşınmasıyla boş kaldı ve o günlerde resim dersi aldığımız hocamla bu mekanı kendimize ait bir sanat galerisi haline getirebilir miyiz, altyapı ve mekan olarak uygunluğu var mı diye defalarca buraya geldik. Burası öyle bir sanat galerisi olmalıydı ki, insanlar sadece resim ya da heykel satın almak için değil, her ay yenilenen sergileri ziyaret edip burada uzun zaman geçirebilmeli ve ruhları sanata doymuş olarak ayrılabilmeliydi. PERTEV: Galeriyi oluştururken ilk amacımız sanatı ulaşılabilir hale getirmekti. Bu yüzden Bağdat Caddesi gibi merkezi bir konum seçtik. İstanbul'daki sanat galerilerinin yüzde 95'inin aksine Avrupa Yakası'nda değil, Anadolu Yakası'nda oturan insanların da sanata rahat ulaşabilmelerini düşündük. ANADOLU YAKASI ZOR MU KOLAY MI? PERTEV: Anadolu Yakası'nda galeri açmanın zorluğu çevreden gelen “Neden Avrupa Yakası’na açmıyorsunuz da bu tarafa açıyorsunuz?” sorusuyla çok fazla muhatap olmak! AYTAÇ: Kolaylığı ve işin hoş yanı ise şu: Bu yakada oturan yüzlerce ziyaretçimizden teşekkür almamız, bu tarafta müze tadında bir sanat galerisinin, sanatseverlerin kolayca ulaşabilecekleri bir noktada olmasından duydukları memnuniyet. SANATLA OLAN BAĞLANTI? PERTEV: Resim yapmaya yatkınlığım çok fazla yok. Resim konusunda Aytaç çok çalışıyor ve güzel eserler ortaya çıkarıyor. AYTAÇ: Ben tıbbi laborantim. Uzun yıllardır resim yapıyorum, ama belki de bu tıbbi laborant olduktan sonra yaptığım resimlerim değişmiş olabilir. Çünkü mikroskoptan bakınca gördüğüm bakteri ve virüslerin formları, onların doğal ortamları içindeki hareketlerinden etkilenmiş olabilirim. Yani ikimiz de tıp alanında olmamıza rağmen mesleğimizin bize kattıklarıyla sanat hep hayatımızın içindeydi YA SANATÇI TEMSİLİYETİ? PERTEV: Şu an herhangi bir sanatçıyı galeri olarak temsil etmiyoruz. Çünkü sanatçı temsiliyetinin zaman içinde oluşacak bir birliktelik olduğunu düşünüyoruz. Tabii ki kendimizi yakın hissettiğimiz, çizgisini çok beğendiğimiz sanatçılar var. Onların eserlerine kendi galeri koleksiyonumuzda fazlaca yer vermeye çalışıyoruz, ama bu temsiliyetler zaman içinde karşılıklı uyum ile ortaya çıkar. Böylece hem sanatçı hem de galericiyi mutlu edecek uzun süreli beraberlikler oluşabilir.

  • TASARIM-1

    Şubat 2021 | Tasarım | Dünya Çok siyah bir veda: Swiss Alp Watch Yazı | Oktay Tutuş F otoğrafı sizi yanıltmasın gördüğünüz aslında bir Apple Watch değil. Ancak tasarımıyla ona öykünen bir saat. Bu sadece basit bir öykünme de değil üstelik. Size kısacık hikayesinden bahsedeyim. 2016 yılında ilk defa satışa sunulan Swiss Alp Watch isimli bu model aslında o dönemin hızlı trendi olan akıllı saatlere karşı İsviçre’nin bir yanıtı niteliğindeydi. Akıllı saat satışlarının artması ve gittikçe popüler olmaları geleneksel İsviçre saat firmalarını biraz endişeye düşürmüş ve “Yeni bir pilli saat krizi mi geliyor” diye düşünenlerden tutun da hibrit saat modelleri yapanlara dek pek çok tepkiye neden olmuştu. Bu firmalardan bir tanesi ve muhtemelen en soğukkanlı olanıysa çığır açıcı bir şeyle çıkageldi: Tıpkı Apple Watch’a benzeyen bir mekanik aksamlı geleneksel saat. Swiss Alp Watch , neredeyse 200 yıllık bir saat üreticisi olan İsviçreli H. Moser & Cie. tarafından Analog VS Digital savaşında ibreyi analogdan yana döndürdü. Vermek istediği mesaj şuydu: Biz geleneklerimize bağlı kalarak saat yapmaya devam edelim, ancak modern tasarım ve teknolojiyi işimize entegre etmekten de çekinmeyelim. Bu korkusuz hamlenin başrolündeki saatin bugüne dek çok farklı modelleri yapıldı ve satıldı. İkonik bir saat mertebesine erişti. Ve şimdi de zirvedeyken bize veda ediyor! H. Moser & Cie. geçtiğimiz günlerde duyurduğu Swiss Alp Watch Final Upgrade isimli bu simsiyah saatle bu serinin üretimine nokta koyuyor. O nedenle bu özel modeli üretti. 50 örneği üretilecek saat, hicivli ve aynı zamanda sofistike bir serinin son temsilcisi. Böyle bir doğum hikâyeniz varsa elbette tasarımınızda ve kullanılan malzemelerde de dikkatli bir seçim yapılması normal. Saatin DLC kaplanmış çelik kasası ultra modern ve havalı, ancak bunu saat imlerinin olmaması yanında siyah renginin derinliğinden de alıyor. Süperstar sanatçı Anish Kapoor’un haklarını elinde bulundurduğu dünyanın en koyu siyah rengi olan Vantablack ile yapılmış kadranı sayesinde, akrep ve yelkovanı ile saat 6 yönündeki küçük saniye göstergesi sanki boşluktaymış gibi hareket ediyor. Saatin esas söz söyleyen yüzü aslında arkasını çevirdiğinizde gözler önüne seriliyor. Tamamen mekanik, tıkır tıkır işleyen gerçek bir İsviçre mekanizmasıyla hayat buluyor. Kablo, devre veya pil yok. Gücü hikayesinde.... www.h-moser.com

  • TASARIM-1

    Ocak 2022 | Tasarım | Finlandiya Yeni Puisto projesi: Niliaitta Yazı | Alp Tekin V ol2 sayımızın kapağında Space of Mind adlı kabin tasarımları yer alan Finlandiyalı tasarım stüdyosu Puisto’nun son projelerinden biri Niliaitta. Tek bir sütun üzerinde yükselen bu siyah kabin, Finlandiya'daki Salamajärvi Ulusal Parkı yakınlarındaki ormanlık alanda yer alıyor. Bu kabin, Kivijärvi Resort için inşa edilecek 25 Niliaitta süitinin ilki. Kabinin ilham kaynağı ise eski Sami halkının açık havada yiyecekleri güvenli bir şekilde depolamak için kullandığı yüksek ahşap kulübeler. Niliaitta aynı zamanda dış dünyadan kopukluk hissi veren bir alan olarak da düşünülmüş. — English below — New Puisto project: Niliaitta Words Alp Tekin Niliaitta is one of the latest projects of Finnish design studio Puisto, which has cabin designs called #spaceofmind on the cover of our Vol2 issue. Rising on a single column, this black cabin is in the woods near Salamajärvi National Park in Finland. This cabin is the first of 25 Niliaitta suites to be built for the Kivijärvi Resort. The inspiration for the cabin is the ancient high wooden huts that the Sami people used to safely store food outdoors. Niliaitta is also conceived as a space that gives a sense of disconnection from the outside world.

  • TASARIM-290 | Yuzu Magazine

    September 10, 2025 | DESIGN & INTERIORS TUSCAN SPIRIT, GUATEMALAN SOUL words & production Karine Monie photos Topofilia Studio design Elemento In Antigua Guatemala—a UNESCO World Heritage site where cobblestone streets meet centuries-old ruins—an extraordinary home has been reimagined as a retreat that bridges time. The property, dating back to the 17th century, has been transformed into a sanctuary where Spanish Colonial architecture and subtle Moroccan notes meet contemporary elegance. The result is a house that honors history while embracing the rhythms of modern family life. A LIVING LEGACY Set beside the Ruina San Agustin, a 1650s church and convent, the property itself carries a remarkable legacy. Portions of the first-floor walls are believed to date back to the same period. During restoration, the design team uncovered a hidden arch near the pool—once thought to be the entrance to the convent’s stables—revealing yet another layer of narrative. Over the centuries, the house has evolved: the second floor was added in 1994, while carved beams in the living-dining room were repurposed from a 1930s Antiguan hotel, preserving echoes of the city’s past. BLENDING ERAS The vision was to create a house that felt timeless yet current—“the cozy feeling of grandma’s house but with a modern twist,” as Sara Rodriguez of Elemento describes. To achieve this, the designers celebrated original elements like terracotta floors, natural stone walls, and dark wood beams, while introducing contemporary touches through lighting, art, and the interplay of glass with traditional ironwork. Modern amenities—including automated lighting, climate control in bedrooms, and enlarged windows—make the home both functional and luxurious, without compromising its historic fabric. A NATURE-INSPIRED PALETTE Elemento embraced a neutral palette to let the home’s materials speak. Terracotta, olive green, and natural stone anchor the interiors, while Tuscan-inspired shades of green, light blue, and beige define each bedroom, evoking the feel of an Italian countryside retreat. Stucco walls in white and beige provide balance, while dark porcelain floors and a redesigned pool lined with gray tile lend a subtle contemporary contrast. TUSCAN CHARM, GUATEMALAN CRAFT For the owners, the house echoed the spirit of old Tuscan villas—an influence visible in the warm, layered palettes and even the modern kitchen, which draws inspiration from traditional Italian farmhouses. Yet equally central was a celebration of Guatemalan artistry. Custom furniture, lighting, and artworks were commissioned from local artisans, makers, and carpenters. “Both the homeowners and we at Elemento are very proud to be Guatemalan,” says co-founder Daniela de la Riva. This pride resonates in every detail, grounding the Tuscan-inspired vision in the craftsmanship of Guatemala. WEAVING OLD AND NEW Perhaps the most powerful gesture came from the unearthed arch, which became “the heart of the project.” It embodies the spirit of the house itself: a structure that carries the weight of history yet welcomes the energy of the present. By weaving together eras, cultures, and traditions, Elemento has created a home that is both a retreat and a living testament to Antigua’s layered past.

  • PEOPLE-81 | Yuzu Magazine

    February 2025 | VOL 14 Costantino Gucci & Edward Raneri ‘THE REFLECTION FASCINATES US’ words Onur Baştürk I've always liked to think of mirrors as portals to other dimensions. Because the idea is both mysterious and the feeling of going to other dimensions and coming back is pleasant in every way. Of course, I don't really know if it's possible to come back! CELO1, founded by Costantino Gucci and Edward Raneri, creates products that tap into this sense of wonder and mystery. Working in both Italy and the UK, CELO1 focuses on creating objects and installations that interact with the viewer and the spaces around them. Costantino and Edward work with reflective materials such as glass and mirrors, which alter the viewer's reflected image in unexpected ways to achieve the desired effect. The designer duo painstakingly creates each piece using pigments that react differently when exposed to light, giving the mirror a unique vibrancy. Each reflection captured is an opportunity to explore the complexity of our existence! You met while studying in London and later founded CELO1. What were your dreams and goals when you started CELO1? COSTANTINO - When we founded CELO1 after meeting in London during our product design studies, our dreams and goals were deeply influenced by the experiences and insights we gained there. From the beginning, we knew we didn't want to just improve an object or a function; we aspired to create something that was a true extension of ourselves - our feelings and emotions. Mirror is an impressive material in every way. Why did you choose mirrors? I am very curious about the place of mirrors in your life. COSTANTINO - Mirrors and reflective materials have always been at the center of our focus because we are fascinated by the reflection. We see it not only as a simple external image but also as a revealer of our thoughts and an inner reflection, bridging the gap between perception and reality. I understand that you use not only mirrors, but also other reflective surfaces such as mirrors. Could you tell us more about your design process and the materials you use? COSTANTINO - We use materials such as mirrors, glass, and inks-each of which has a profound effect on the viewer's reflection and spatial perception, often in surprising and unpredictable ways. Glass, in particular, is a key element in our work due to its versatility and the significant impact it has on the visual results. Its reflective properties can vary dramatically depending on several factors, including its shape, thickness, and surface treatment. This variability allows us to manipulate how light interacts with the glass, creating different visual effects and altering the viewer's experience in unique and innovative ways. What are your first three thoughts when you look in the mirror in the morning? EDWARD - In a way, when I look at myself in the mirror, it's hard to focus on any one thought or to be fully aware of it. Aside from using the mirror to get ready, observing yourself and your identity is always a unique experience in which multiple thoughts seem to flow simultaneously. However, there are moments when simply looking at your face creates a heightened sense of awareness, allowing you to see yourself from both an external and internal perspective at the same time. Mirrors and parallel universes. This is another fascinating topic related to mirrors. I also get this sense of parallel universes in some of your products. What do you think, can mirrors be portals to other universes? EDWARD - Mirrors reflect light, often creating optical illusions, but also revealing areas that wouldn't normally be visible, such as your back or a hidden corner. Similarly, both mirrors and glass can create the illusion of additional space or openings that don't exist. In this way, mirrors simulate what could be interpreted as parallel universes or alternate realities. As a young design studio, I am also curious about the things that inspire you the most, could you write about that as well? EDWARD - Inspiration often arises from moments when time seems to stand still. These moments are typically defined by fleeting shapes, rays of light, reflections, and shadows. There's a certain connection between these brief occurrences and much longer-lasting phenomena, such as astronomical events. Thus, inspiration often comes from observing something as simple as a pond, while perceiving much larger, universal forces within it. for more Print VOL XIV - 2024 / 25 ₺970,00 Price Add to Cart

  • ART

    Aralık 2021 | Art | Türkiye Popüler kültürde Bizans etkisi Yazı | Oktay Tutuş P era Müzesi'nde İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan ve Bizans hakkında yapılmış bilimsel araştırmaları inceleyen “İstanbul’dan Bizans’a” adlı sergiyi gördünüz mü? Görmediyseniz, sizi Pera Müzesi'ne çekecek bir başka sergi daha var: “İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm?” İlk sergi İstanbul'un her yerine sinmiş tarihe tanıklık etmeye çağırırken, bizim bahsedeceğimiz ikinci sergi Bizans imgeleri ve esinlenmelerinden oluşan müthiş bir yaratıcı evrene bakmaya çağırıyor. Bu sergide 50’yi aşkın sanatçı, yazar, illüstratör, müzisyen, sinemacı ve moda tasarımcısının Bizans’a atfedilen eşsizliği ve egzotizmi farklı açılardan yorumlayan ve görselleştiren işleri yer alıyor. SERGİNİN İSMİ O ROMANIN BAŞ KARAKTERİNDEN… “İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm?” sergisi adını Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Panorama adlı romanından alıyor. Türkiye’nin yakın tarihinden bir dönemi, İkinci Dünya Savaşı sonrası yılların toplumsal ve siyasal karmaşasını konu edinen romanda, “Bu Ne Bizantinizm?’” ifadesini romanın baş karakteri kullanıyor ve yazar, kendi karakterinin ağzından çıkan bu sözle, genç cumhuriyetin vatandaşları arasındaki kültürel ayrışmanın giderek keskinleşmesini, kimlik bunalımını ve çare olarak kör inançlara tutunmasını dile getiriyor. Kartal Tibet filmlerinden Ayasofya'nın yakınlarda vefat eden kedisi Gli'ye, Facebook'un son dönemde nefret oklarına hedef olan sahibi Mark Zuckerberg'den moda tasarımcısı Özgür Masur'un defilesinden sahnelere dek sergide popüler kültürün hemen her yerine değinen geniş bir seçki yapılmış. Küratör Emir Alışık’ın İstanbul'da yaşayanların hafızalarında milliyetçi arkaik betimlemelerle yer edinmiş Bizans imgesi hususunda şu söyledikleri, özellikle bu imparatorluğu doğru hatırlamamız için önemli: “Bizans tarihi bazen tarihsel bilginin manipülasyonu yoluyla düşmanlığın uyandırılmasına alet edilse de, Bizans mirası karmaşık sosyopolitik meseleleri yansıtmak için de sıkça kullanılır oldu. Bu sergi, Bizantinizm’in, onu aramadığımız yerlerde bile ortaya çıkan etki alanı geniş bir olgu olduğunu ortaya koyuyor”.

bottom of page