top of page

Search this site

931 results found with an empty search

  • TASARIM-323 | Yuzu Magazine

    January 05, 2026 | DESIGN & INTERIORS DAYLIGHT AS a WAY of LIVING words YUZU Editorial photos Clemens Poloczek interior design Studio Two Eleven Studio Two Eleven’s first international project carries a quiet confidence. Located in a calm residential neighborhood of Berlin, overlooking Templiner Park, the apartment reads less like a designed showcase and more like a carefully composed place to live. FROM MEMORY TO SPACE Founded in Istanbul by Ozlem Kaya and Lesar Kaya, Studio Two Eleven takes its name from a childhood home—Ozlem’s grandmother’s house on 211th Street. Arched doorways, mosaic floors, and simple yet well-crafted details left a lasting imprint. Today, these memories continue to inform the studio’s approach. Architecture, for them, is shaped not by abstraction, but by lived experience, routine, and atmosphere. FOLLOWING THE LIGHT At the Berlin Templiner Park Residence, daylight became the guiding principle. Unusually bright for Berlin’s typically darker housing stock, the apartment offered a rare opportunity to let light structure the space. The layout was opened up, allowing the living, dining, and kitchen areas to flow together in a single, continuous sequence. Rather than filling the interior with furniture, the home was deliberately kept open—leaving room for yoga, quiet work, and flexible daily rituals. Material choices reinforce this sense of calm. Natural wood introduces warmth, while stainless steel brings clarity and precision. Walls and ceilings share the same tone, softening boundaries and enhancing spatial depth. The bedroom shifts into darker hues to support rest, while the main living area faces the park, drawing in light and long views. Furniture is present but restrained—selected for its timeless design and quiet decorative value, never overpowering the architecture. Despite the challenges of working across borders, languages, and local systems, the collaboration unfolded smoothly. The result is a straightforward, functional home that reflects Studio Two Eleven’s core principles: clarity, calmness, and a sense of timeless balance.

  • TASARIM-231 | Yuzu Magazine

    February 2025 | DESIGN & INTERIORS the CANOPY words Alp Tekin photos John D'Angelo Detroit’s Core City is welcoming its latest architectural statement—The Canopy, a residential project designed to blend world-class architecture with lush landscaping. Developed by EC3, Prince Concepts, and Studio Detroit, the team behind the award-winning True North, The Canopy offers a fresh take on urban living with five duplexes set within a thoughtfully designed natural environment. Drawing inspiration from Mies van der Rohe’s Lafayette Park, Albert Kahn’s industrial legacy, and Donald Judd’s raw, minimalist spaces in Marfa, The Canopy introduces striking stucco structures with expansive glazing, maximizing light and views. Inside, the units range from studios to two-bedroom layouts, featuring high-end finishes—oak floors, custom birch millwork, and generous terraces or balconies that seamlessly connect the interiors to the outdoors. Landscape plays a key role in shaping the experience. Prince Concepts transformed the formerly abandoned site by planting 121 trees and creating 10,000 square feet of native gardens, turning the space into a green retreat within the city. Murals by Detroit-based artist Victor Reyes add another layer of depth, with his sweeping blue compositions on the rooftops mirroring the sky above. Located within walking distance of Café Prince, Core City Park, and Puma, The Canopy continues the neighborhood’s evolution into a design-forward hub. With phase two already underway—adding seven more duplexes—the project reinforces a vision of humanistic housing where architecture, landscape, and community intertwine.

  • ART

    Şubat 2022 | Art | Danimarka for english click here Boşlukta kaybolmaya davetlisiniz! Yazı | Oktay Tutuş L ight&Space olarak bilinen Amerikan sanat hareketi ilk kez Avrupa’da geniş kapsamlı bir sergiye konu oluyor. Aralık 2021’de açılan ve 4 eylüle kadar sürecek Kopenhag Contemporary kapsamında, yaklaşık beş bin metrekarelik alana yayılacak sergide zengin bir sanatçı kadrosunun işleri bir arada sunulacak. Aralarında Anish Kapoor'un da bulunduğu çağdaş sanatçıların yanı sıra James Turrell, Doug Wheeler, Helen Pashgian, Robert Irwin, Larry Bell, Bruce Nauman, Mary Corse, Olafur Eliasson ve Jeppe Hein’ın işleri sergide görülebilecek. LIGHT&SPACE’İN KISA TARİHİ Light&Space akımı özetle şu: Savaş sonrası Güney Kaliforniya ve Los Angeles'ta bu akımın sanatçıları teknolojik yeniliklerden üretilen birçok yeni endüstriyel malzemeyi denedi. Yeni sanatsal fırsatlar ve ifadeler ararken Kaliforniya'nın büyüyen havacılık endüstrisinin yanı sıra ışık, uzay ve diğer malzemelerle deneylerin yapıldığı California Üniversitesi'ndeki araştırmacılarla işbirliği yapmaya başladılar. Fiberglas, epoksi, kaplamalı cam, geleneksel resim ve heykel kategorilerini genişleten ve sanatı deneyimleme biçimimizi değiştiren yeni bir sanat tarzının önünü açarak zarif, yansıtıcı yüzeyler yarattılar. Savaş sonrası yıllarda kullanıma sunulan yeni malzemeler, uzay ve ışık araştırmalarını tetikledi. Buna karşılık, Light&Space sanatçıları sanatta nesne ve anlama odaklanmaktan sanat ve mekanın bedenle nasıl deneyimlendiğine dair bir farkındalığa doğru radikal bir değişime çeşitli şekillerde katkıda bulundu. Bu değişim o zamandan beri birçok sanatçı ve mimarı etkiledi. You are invited to get lost in the void! Words | Oktay Tutuş T he American art movement known as Light&Space is the subject of a wide-ranging exhibition in Europe for the first time. As part of the Copenhagen Contemporary, which opened in December 2021 and will last until September 4, the exhibition, which will spread over an area of approximately five thousand square meters, will present the works of a wealthy artist team. In addition to contemporary artists including Anish Kapoor, works by James Turrell, Doug Wheeler, Helen Pashgian, Robert Irwin, Larry Bell, Bruce Nauman, Mary Corse, Olafur Eliasson and Jeppe Hein can be seen in the exhibition. In summary, the Light&Space movement is this: In post-war Southern California and Los Angeles, the artists of this movement tried many new industrial materials produced from technological innovations. In search of new artistic opportunities and expressions, they began collaborating with researchers at the University of California, where experiments with light, space and other materials are being conducted, as well as California's growing aerospace industry. Fiberglass, epoxy, coated glass, they created elegant, reflective surfaces, paving the way for a new art style that expanded the traditional categories of painting and sculpture and changed the way we experience art. Çapa 8

  • BOTANIK

    Şubat 2022 | Botanik | Vol VI BİTKİ BAKIMI DENEYİMLERİ Yazı | Oktay Tutuş & Onur Baştürk E ğer söz konusu olan bitki bakımı ise her meraklı bir süre sonra kendine özgü bakım yöntemleri geliştiriyor. Elbette bazı yöntemler ortak. Onların uygulanmaması ya bitkinin az gelişmesine ya da ölmesine yol açıyor. Bitkilerinize iyi bakmak istiyorsanız her zaman başkalarının neler yaptığını dinlemeli ve onlardan yeni şeyler öğrenmeye açık olmalısınız. Tek bir doğrunun olmadığını unutmadan ve her bitkiyi kendi bulunduğu koşullarda değerlendirerek... CALATHEA ORBIFOLIA Calathea ailesine ait Orbifolia çok yakışıklı bir bitki. Bazıları benim bitkilere olan tutkuma benzer şekilde yaprak güzelliğine de hayran olur. Bu tür bir botanik meraklısıysanız, Calathea Orbifolia gerçekten görkemli. Orbifolia ile ilgili internette yaygın bir yanlış var, onu düzeltmek isterim. Bu bitki az ışıkta serpilmiyor, hayır. Tersine kuvvetli ışık olan ortamlarda tutulması gerekli. Yazın erken saatlerdeki sabah güneşi ya da akşam güneşiyle direkt teması seviyor Calathea Orbifolia. Dikkat edilmesi gereken unsur, bitkinin 27 derece üstü sıcaklıklarda kurumaya başlaması. Orbifolia için bir şekilde sıcaklığı ve nemi stabilize etmelisiniz. Saksınız kalorifer peteklerine yakın ise içi çakıl taşı doldurulmuş saksı altlarına su döküp yakınına koyun. Üzerine su sıkmayın. Onun yerine yapraklarını nemli bezle temizleyin. Yaprakları havasız ortamda ıslak kalırsa bitlenmesi ya da mantar olması kaçınılmaz. Gelelim sulamaya... Bu konuda tutumlu olmanıza gerek yok. Toprak iyi süzüyorsa ve kökler ıslak kalmıyorsa bolca sulayabilirsiniz. Ama kesinlikle içme suyu ya da temiz bir suyla sulanması lazım. pH 7.5 üzerini sevmediğini de ekleyeyim. Orbifolia ve türevleri hava akımını seviyor. Tamamen kapalı odalarda bakmayı düşünmeyin. Sürekli hava akımına muhtaçlar. Bu onlara sandığınızdan daha iyi geliyor. Eğer tüm bunlara rağmen almayı düşünüyorsanız, eve getirdiğinizde mutlaka toprağını değiştirin. Torflu saksı toprağına bol ponza taşı ya da lava kırığı, olmadı strafor ekleyerek bir karışım yapın. Hayatını kurtarmış olursunuz! (Oktay) MONSTERA DELICIOSA (DEVE TABANI) Çok popüler, çok güzel ve çok dayanıklı bir tür olduğu için aslında bakımı da çok kolay. Şu noktalara dikkat edilirse daha büyük yapraklı ve gösterişli olması mümkün. Öncelikle Monstera’yı güneşe çok yakın ya da aydınlık bir noktaya yerleştirmelisiniz. Ben bir arkadaşımın çok yaşlı olan Monstera’sından aldığım minik bir yavruyu devasa boyutlara eriştirmeyi başardım. Henüz büyümemişken güney cepheye bakan bir pencerenin kenarındaydı ve çoğu zaman öğle güneşi alıyordu. Sulamayı kontrollü, ama bolca yaptım. Her bir yaprak öncekinden daha büyük çıkmaya ve parçalanmaya başladıktan bir süre sonra saksısını değiştirdim. En son yaklaşık bir metre çapında, devasa bir dış mekan saksısına diktim. Uzun bir süre onun içinde bıraktım. Şu an yapraklarının neredeyse 1 metrekare olacak kadar büyüdüğünü söyleyebilirim! Evet, Monstera güneşi ve suyu çok sever. Aksini söyleyen arkadaşlarım bana her zaman suyunu fazla verdiğimi söyledi, ama dinlemedim. Havadar bir yerde, rahat gelişebileceği, besleyiciliği iyi bir toprakla dolu büyük saksıda, güneşe çok yakın durmak koşuluyla sizin Monstera’nızın da dev boyutlara ulaşmaması için bir neden yok. (Oktay) Devamı için... Print VOL VI - 2022 Out of Stock View Details No product

  • Seyahat-102 | Yuzu Magazine

    February 2025 | TRAVEL a HYGGE HAVEN in LOFOTEN words Özlem Avcıoğlu Let’s start with the concept of Hygge, a Scandinavian philosophy—particularly rooted in Denmark—that has become increasingly popular as the secret to happiness. Geography plays a significant role in shaping a way of life. Imagine being in one of the Nordic countries, where the majority of the year is cold, rainy, and windy, with six months of darkness. You need something to seek comfort in, and that’s precisely what Hygge is about. At its core, Hygge is the art of creating cozy, inviting spaces. It’s about finding warmth, joy, and relaxation in simple pleasures. And while traveling to Lofoten in Norway during winter can be quite challenging, it’s undoubtedly a journey that embodies the essence of Hygge—offering moments of tranquility, warmth, and an appreciation for life’s simple comforts. Reaching Lofoten in harsh winter conditions requires more than just multiple flight connections—you also have to drive through dark, icy roads. Yet, after an exhausting journey, stepping into Nusfjord Village and Resort felt like wrapping myself in a warm, comforting blanket. The moment I arrived, I turned to my friend and said, “We’re not leaving this place for the next 48 hours!” And that’s exactly what we did—we canceled all other plans and immersed ourselves in the resort’s serene atmosphere. A RESORT THAT FEELS LIKE A VILLAGE Nusfjord Village & Resort is one of the most beautiful resorts I’ve ever stayed in. Nestled at the end of a secluded fjord, Nusfjord is also the oldest fishing village in Lofoten. The history of settlements here dates back to 425 BC. During Nusfjord’s golden era, more than 1,500 people lived in traditional fishing cabins known as Rorbu. Today, aside from the resort, only 16 people reside in Nusfjord year-round. The resort itself is dedicated to preserving the authentic spirit of Lofoten, as it consists entirely of restored Rorbucabins. While these cabins retain their traditional charm, they have been renovated to offer modern comforts and are all situated directly above the water. The resort truly feels like a small village. There’s a charming shop where you can spend hours browsing, along with a café, an art gallery, a spa, outdoor hot tubs, and two exceptional restaurants. Restaurant Karoline specializes in Arctic seafood, offering a superb menu, while Oriana Tavern is the perfect spot for those who love wood-fired pizza. Most of the ingredients used in both restaurants come from local farms and fishermen, ensuring that every meal is incredibly fresh.

  • Seyahat-86 | Yuzu Magazine

    June 2024 | Vol 12 FOR ENGLISH A SEVEN-DAY DOLCE VITA by SAILING BOAT words & photos Kristina Avdeeva IG:@seasouldiary SALERNO Costiera Amalfitana boyunca uzanan ‘dolce vita'mız, Dimora Copeta’nın pencerelerinden görünen büyüleyici Salerno manzarasıyla başladı. Yüksek tavanları orijinal fresklerle dekore edilmiş, Starhost’un yönettiği apartmanlardan biri olan Dimora Copeta’da rahat odalar, teraslı bir mutfak, antikalar ve Fornace de Martino tarafından restore edilmiş pişmiş toprak zemin yer alıyor. Dimora Copeta’nın en büyük avantajı Old Town’daki konumu. Ortaçağ'ın ilk ve en önemli tıp kurumu Scuola Medica Salernitana'ya ev sahipliği yapmış antik görkemli binaya ve Salerno Katedrali'ne kısa bir yürüyüş mesafesinde. Bu nedenle öğle yemeği için Hostaria il Brigante’ye, tatlı ve muhteşem pizzaları için Landi Pasticceria’ya, inanılmaz terasında akşam yemeği için Pizzeria Criscemunno’ya gitmemek olmazdı. Ve sonunda yedi günlük yelken gezimiz için buradan Marina di Areci'ye doğru yola çıktık. AMALFI + ATRANI + RAVELLO Atrani ve Amalfi, Salerno'ya 10 mil uzaklıkta. Yelkeni Collegiate Santa Maria Maddalena ve Spaggia di Atrani'nin karşısında demirleyebilirsiniz. Bir başka seçenek de burnun ötesine geçip turistler arasında popüler olan Amalfi'nin karmaşasına dalmak. Burada büyük bir marina yok, sadece küçük iskeleler var. Buradan Atrani'ye bir saatten daha kısa bir yürüyüşle ulaşılıyor. Her iki küçük kasabayı da keşfettikten sonra güne devam etmek için iki senaryo var. Kolay olanı geri dönüp limonlu dondurma yemek ve sokakların pitoresk labirentinde kaybolmak. Daha ilginç ve zor olanı ise -eğer yürüyüş sizi korkutmuyorsa- kendinize meydan okuyup Dragon Nehri vadisinden Ravello'ya tırmanmak! Bu başarının ödülü ise yukardan görünen manzara. “Müziğin şehri” olarak tanımlanan Ravello’da Villa Ruffolo dahil olmak üzere birçok güzel villa var. Bir de tabii ünlü Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer’in, parıldayan deniz ve gökyüzünü arka fonuna alıp yemyeşil kayalık tepelere bakan bir göz şeklinde inşa ettiği Oscar Niemeyer Auditorium’u. Ünlü mimar binayı, yakın arkadaşı olan Ravello müzik festivalinin başkanı Domenico De Masi için tasarlamış. Oditoryum, Niemeyer'in 30'lu yıllarda çalıştığı Le Corbusier'nin bazı eskizlerini hatırlatan duygusal ve güçlü bir şiirsel enerjiye sahip. Amalfi'ye gittiğinizde mutlaka deneyimlemeniz gereken şeylerden biri de Duomo di Amalfi kulesindeki çan seslerini gün batımı fonunda izlemek. Ve eğer Taverna Buonvicino’ya önceden rezervasyon yaptırırsanız, restoran sahibinden özel bir piyano solosu dinleme şansınız var. ISCHIA Şehrin gürültüsüyle dolup taştıktan sonra rotamızı Ischia adası yakınlarındaki görkemli Aragon Kalesi’ne çeviriyoruz. Bu rotadaki en uzun geçitlerden biri. Buradan sonra Napoli Körfezi'nin kapsamı hakkında hemen bir fikir edinebilirsiniz. Ischia'da kaplıcalar, verimli topraklar ve lüks plajlar bulunuyor. Altın Çağ Hollywood'u bir zamanlar buranın çekim gücüne kapılmış. Daha köhne köşelerinde ise “Yetenekli Bay Ripley”in çekilmiş. Günümüzde ise Napolililer buraya hafta sonu plajda eğlenmek, turistler ise kaplıcalarda gençlik ve sağlık arayışı için geliyor. Biz yelkenlide yeterince suyla tedavi olduğumuz için adanın kuzeybatısında yer alan ve besteci Sir William Walton ile eşi tarafından yapılan Giardini la Mortella Botanik Bahçesi’ne gittik. Bu şaheser bahçe 30 yılı aşkın süre boyunca patikalar, sarmaşıklar, ortancalar ve diğer muhteşem nadir bitkilerden sevgiyle yaratılmış. Bahçenin arasında İtalyan yönetmen Luchino Visconti'nin terk edilmiş villası da gizli. CASTELLO ARAGONESE Calo Degli Aragonesi isimli konforlu marinada derin bir uykunun ardından taze kruvasanlar eşliğinde kahve içtik ve Castello Aragonese'ye doğru yola çıktık. Kale, Romalılar gelmeden önce de varmış. Burada yaşanan olayların çalkantılı tarihçesini öğrenmek için Wikipedia'yı tıklamak yeterli. Ama biz modern tarihle ilgileniyoruz! Surlara bakan lagünde demirlemek için Regno di Neptuno'dan bir bilet satın almalısınız. Öğle yemeğinden önce ya da gün batımında kalenin labirentlerinde dolaşmak daha iyi. Kaledeki birçok teras adanın, komşu Procida'nın ve Miseno Burnu'nun nefes kesici manzaralarını sunuyor. Çoğu insan için esas amaç, kalenin en tepesinde bulunan bar. Evet, burada denize bakarak vakit geçirmek güzel. PROCIDA Ischia'nın en yakın komşusu Procida, Phlegrean Adaları'nın amiral gemisi ve gerçek bir sinematik set tasarımına benziyor. Biz yelkenle en eski sahil köyü olan Porto della Corricella'da durduk. Buradaki küçük evler pastel renklerden oluşan bir palette, birbirlerine yaslanarak sıralanıyor. Üzerlerinde genellikle Arap kökenli balkon ve kemerler bulunuyor. Burası en çok Massimo Troisi ve Maria Grazia Cucinotta'nın oynadığı "Il Postino" filmine ev sahipliği yapmasıyla tanınıyor. Yakındaki Ischia ve Capri'nin aksine Procida lüks oteller, gurme restoranlar ve seçkin kulüplerle dolu bir ada değil. Hatta bundan çok uzak. Burada zaman durmuş gibi. Ses yok, araba farları yok, gereksiz hiçbir şey yok. Balıkçılar, kalplerinin çağrısına ve doğanın kanunlarına uyarak gece balık avlamak için yanımızdan geçiyor. Martılar o meşhur zamansız şarkılarını söylüyor. SORRENTO Procida Adası’nın berrak sularında yüzdükten sonra baş döndürücü Sorrento'ya doğru hareket ediyoruz. Geceyi şehrin karşısında bulunan ve adeta bir pastayı andıran demirleme yerinde değil, Marina Grande'de geçirmeye karar verdik. Başlangıçta burada bir balıkçı limanı vardı, şimdi ise etkileyici büyüklükte süper yatlar ve yelkenli tekneler geceyi iskelede geçiriyor. Bugüne kadar değişmemiş eski pastel renkli evler ve uykulu sabah havası ise buraya nostaljik bir cazibe katıyor. Sorrento’nun, Sophia Loren ve Vittorio de Sica'nın 1955’te burada çektiği “Scandal in Sorrento (Pane, amore e…)” filmindeki zamandan çok da farklı olmadığına inanmak istiyorum. Sorrento bir tepenin üzerinde. Bu nedenle tırmanışa biraz zaman ayırmak gerekiyor: Vezüv Yanardağı ile Napoli Körfezi'nin manzarasına hayran kalmak için… Buradaki esas planımız ise gastronomik hayatı keşfetmek ve ertesi gün Pompeii'ye gitmek… İlk durak Michelin yıldızlı Il Buco. Burası; eski bir manastırın mahzenlerinde, tonozlu bir tavanın altında, lokal ürünlerden yapılan kaliteli yemekler ve Campania bölgesi şarapları vaat ediyor. İkinci durak, şehrin gürültüsünden kaçarken yanlış yöne döndüğümüz için tesadüfen keşfettiğimiz, eski gramofonlar ve bol miktarda fotoğrafla dikkatimizi çeken Ristorante Museo Caruso. POSITANO Amalfi Sahili'nin en işlek koyundayız. Her taraftan tekne geçiyor. Kıyıdaki en telaşlı yerlerden biri, ama bir yandan çok büyüleyici. Şehrin görüntüsü estetik hazzın seviyesini yükseltiyor. Bir deniz taksi sayesinde kıyıya ulaşıyoruz ve motorumuzu suya indirmek için çaba harcamamıza gerek kalmıyor. Positano geçmişte bir balıkçı köyüydü, şimdi cazibenin merkez üssü. Evler yoğun şekilde üst üste yerleştirilmiş. Pastel renkler -çuha çiçeği, pembe, pişmiş toprak, şeftali ve beyaz- şehre teatral bir cazibe katıyor. Şehrin ana kartviziti ise Piazza Flavio Gioia'nın tam merkezinde yer alan, majolika kaplı güzel kubbesiyle öne çıkan Santa Maria Assunta Kilisesi. Tahtın yakınında 12. yüzyıldan kalma, Siyah Madonna ve çocuk'u tasvir eden bir Bizans sunağı görebilirsiniz. Şafak vakti, sokaklar turistlerle dolmadan önce şehrin tadını çıkarmaya karar veriyoruz. Don Giovanni restoranının terasında bir kadeh beyaz Per Eva Costa d'Amalfi ile asıl gösteriyi, yani pembe gün batımını beklemek için yerimizi aldık. Bu büyülü yerde bir gece geçirmek istiyorsanız, Le Sirenuse Hotel'i tercih edin. Zarif, İtalya'nın ruhuyla dolu bu otel Sersale Ailesi’ne ait. Onlar da misafir kalabalığı arasında kaybolmayı ve bu harika yerin samimi bahçelerinde, Santa Maria Assunta Kilisesi'nin kubbesine bakan akşam yemekleri yemeyi seviyor. Özetle Amalfi sahili, sabah baştan çıkarıcı manzaralarla başlar, akşam gürültülü havai fişek gösterileriyle sona erer. Sadece İtalya'da bu kadar yüksek yoğunlukta güzellik, antik eser, inanılmaz lezzetli yemekler ve lokal şarap bulabilirsiniz. for more Print VOL XII - 2024 Out of Stock Add to Cart

  • TASARIM-1

    Kasım 2022 | Design & Interiors | İtalya Hubertus’un Sky Spa’sı İ talya’nın kuzeyindeki Olang’da konumlanmış dağ oteli Hotel Hubertus’un düne kadar en popüler simgesi dağlara doğru uzanan uzun ince yüzme havuzuydu. Bu otelin artık yeni ve iddialı bir sembolü daha var. Network of Architecture (NOA) tarafından yapılan Sky Spa. Jakuzi, yüzme havuzu ve saunalar barındıran bu spa projesi, yerçekimine meydan okuyan vizyonuyla son dönemin başarılı işlerinden biri. for english Hubertus Sky Spa U ntil yesterday, the most popular symbol of the mountain hotel Hotel Hubertus, located in Olang, in the north of Italy, was the long thin swimming pool stretching out into the mountains. This hotel now has a new and assertive symbol. Sky Spa by Network of Architecture (NOA). This spa project, which includes a jacuzzi, swimming pool and saunas, is one of the successful works of the last period with its gravity-defying vision. Çapa 1

  • TASARIM-334 | Yuzu Magazine

    February 10, 2026 | DESIGN & INTERIORS LIVING on a CONCRETE CANVAS words Karolin Apik photos Burak Teoman Designed by BE Interiors founder Buket Güney, this residence brings together the raw clarity of concrete-effect surfaces with the refined depth of dark tones. Balanced by natural materials, the interior reads as both assertive and serene—a composed setting for everyday life. For the designer, a home is not merely a place to live, but an experiential environment that forms an emotional bond with its users. This perspective is clearly reflected in the house designed for a family of four—parents and two daughters. Home to an industrialist father and a lawyer mother, the project embodies a design approach that allows space for both sharp lines and confident, characterful choices. CONCRETE AS A STARTING POINT The starting point was the client’s request for concrete-effect walls and ceilings, paired with a preference for darker colours. Departing from conventional palettes, Güney reinterpreted this inclination through the textures and tones of natural materials. Treated almost as a clean canvas, these surfaces become the unifying ground that runs continuously throughout the home. By extending the same language across floors, walls and ceilings—and carrying it through to doors and the staircase—the house gains a strong architectural narrative, as if shaped from a single material. Set against this calm, neutral backdrop, more expressive design elements come forward, sharpening the home’s character. AN OPEN PLAN SHAPED BY LIGHT One of the most significant architectural moves was the removal of most interior walls. From the entrance onward, the living room, kitchen and shared areas unfold as a single open plan. The former corridor wall was re-formed with panels, while the lighting scheme integrated into the staircase and ceiling was conceived as part of this open composition. The intention was to strengthen the connection with the garden and allow daylight to reach deeper into the house. Spanning a total interior area of 325 square metres, the ground floor brings together the entrance hall, living room and kitchen in a continuous flow. The same level also accommodates the master bedroom, a children’s room and a guest WC, while the upper floor houses a young adult’s room and a laundry. Transitions between spaces are defined not by rigid boundaries, but by floor lines and sliding–pivot doors, allowing areas to separate when needed while preserving a sense of continuity. MATERIAL CONTINUITY AND CALM This holistic thinking extends to material choices. Porcelain flooring (laminam) is used throughout the ground floor and continues up the staircase, while parquet flooring introduces warmth in the bedroom areas. Concrete-effect plaster (colortek) is applied to walls, ceilings and doors. In the kitchen, dark porcelain countertops (neolith) are balanced with oak and lacquered cabinetry; bathrooms likewise foreground porcelain surfaces. Across the furnishings, marble, travertine, natural stone and varying tones of wood act as complementary layers.

  • İNSAN-72 | Yuzu Magazine

    January 2024 | Vol 11 english below M A L L O R Q U I N S words Robyn Alexander photos Greg Cox/Bureaux production Sven Alberding M allorca, yüzlerce yıldır adanın doğal cazibesinin gücünü hisseden sayısız ünlü sanatçıya ev sahipliği yaptığı için ziyaretçileri ve tabii ziyaretçilerinin şöhreti ile ünlü. 20. yüzyılda ressam Joán Miró ve şair Robert Graves burada yaşamayı benimseyenler arasındaydı. Son yıllarda ise Annie Lennox’tan Stephen Fry’a kadar pek çok ünlü yaratıcı adanın müdavimi oldu. Elbette doğma büyüme Mallorquin olan ve hayatları boyunca burada yaşamış olanlar da var Sanatçı çift Adriana Meunié ve Jaume Roig gibi. Adriana tekstil işleri, Jaume ise resim, heykel ve seramik yapıyor. Her ikisi de Mallorca’nın manzarası ve çevresi için “kimliğimizin bir parçası” diyor. “Bizim için burası ‘dünyanın en iyi yeri’ değil, sadece bildiğimiz ve bağ kurduğumuz bir yer, çünkü burayı doğduğumuzdan beri tanıyoruz”. Çift, Mallorca’nın güneyindeki Campos’ta bulunan evlerinde ayrı ama bitişik stüdyo alanlarında yaşıyor ve çalışıyor. Ev ve stüdyo binaları aslında bir dizi eski ahırdan oluşuyor. Adriana ile Jaume burayı yavaş yavaş kendilerine ait bir yer haline getirmiş. “Mekanları ihtiyaçlarımıza göre uyarlamayı her zaman seviyoruz” diyor Adriana, “Ama bunu kendi başımıza yaptığımız için fazladan bir sürü iş çıkıyor”. Çiftin birlikte yaşadığı keçi Petit ve köpek Tota’nın yanı sıra koyunlar, kediler ve tavuklardan oluşan hayvanlar da günlük bakım gerektiriyor. O nedenle Adriana’nın, sanatçı olmak dışında bir iş yapıyor olsaydı “Kesinlikle bir şekilde hayvanlarla çalışırdım” demesi şaşırtıcı değil. Çiftin evleri ve çalışma alanları estetik açıdan topraksı ama hafif. “Biz her zaman bir alanın görsel olarak temiz ve boş olmasına, eski yapısını korumasına bakarız” diyen çift, geleneksel Mallorquin mimarisine duydukları sevgiyi doğal malzeme ve dokularla birleştirmiş. Adriana ve Jaume birbirine yakın çalışıyor olabilir, ama günlük pratikleri açısından tercihleri farklı. Jaume değişimi ve çeşitliliği seviyor: “Seramik yaptığım dönemler oluyor, sonra resim yapmaya ve hatta oyma gibi yeni şeyler denemeye zaman ayırmam gerekiyor” diyor. Öte yandan Adriana, tekstil işi yapma sürecinin tamamından keyif aldığını ve bir konsept oluştuğunda hızla ilerlediğini söylüyor: “Bir parçaya başladığımda bittiğini görmek istiyorum ve her aşama benim için önemli”. Peki nelerden ilham alıyorlar? Jaume her şeyden önce Mallorca’nın yetiştirdiği büyük sanatçılara atıfta bulunuyor. “Rafel Joan, Ferrán Aguiló, Margalida Escalas, Peter Marquand ve Josefina Pino gibi 80’li ve 90’lı yılların Mallorquin sanatçılarını seviyorum” diyor. “Joan Miró benim için her zaman bir referanstır. Isamu Noguchi de öyle”. Adriana da Miró’nun sanatı ve hayatının büyük bir hayranı olduğunu söylüyor. Aynı zamanda heykeltıraş Ruth Asawa’yı da “kendine özgü benzersiz ifadesi” nedeniyle çok takdir ettiğini ekliyor. Bir de seramikçi Hans Coper’in şiir gibi eserlerini… M allorca is famous for its visitors – and the fame of its visitors – as it has played host to a myriad renowned artists, musicians who have felt the force of the island’s natural attractions over hundreds of years. The artist Joán Miró and the poet Robert Graves were among the 20th century’s adopters of Balearic island living, while in recent decades, Annie Lennox to Stephen Fry have been regulars. But of course there are also many born-and-bred Mallorquins, locals who have lived here all their lives, and among them are artists Adriana Meunié and Jaume Roig. Adriana creates textile works, while Jaume makes paintings, sculptures and ceramics. For both of them, the landscape and environment of Mallorca “is simply part of our identity,” they say. “For us it’s not like it’s ‘the best place in the world’, it’s simply the one we know and connect with because we have known it since forever”. The couple live and work in separate but adjacent studio spaces at their home base in Campos, in southern Mallorca – a place that is a study in earthy simplicity in its own right. The house and studio buildings were originally a set of old cowsheds, and Adriana and Jaume have gradually made the place their own. “We always like to adapt spaces to our needs,” says Adriana, “but as we do it on our own, it’s a lot of extra work”. Also requiring consideration and daily care is the small menagerie of animals that lives with the couple, which includes Petit the goat and Tota the dog, plus various sheep, cats and chickens – almost all of which are rescue animals. Not surprising, then, when Adriana says if she were doing something other than being an artist by trade, “I would definitely be working with animals in some way”. Aesthetically, the couple’s home and working spaces feel earthy, yet light. “We always look for [a space] to be visually clean and empty, and to retain its antique construction,” they say. The couple share a love for traditional Mallorquin architecture, and a core of simplicity in design is also very evident in their work as artists. The couple might work close to one another, but their preferences in terms of their everyday practice differ. Jaume likes change and variation: “I do periods of making ceramics, then I need some time spent painting, and even trying new things like carving,” he says. On the other hand, Adriana relishes the entire process of making one of her textile works, she says, and proceeds rapidly once a concept is in place.“When I start a piece I want to see it done, and every stage is important”. And what inspires them? First and foremost, Jaume references the great artists Mallorca has produced. “I love Mallorquin artists from the 80s and 90s, including Rafel Joan, Ferrán Aguiló, Margalida Escalas, Peter Marquand and Josefina Pino,” he says. “Joan Miró is always a reference for me, and Isamu Noguchi as well.” Adriana is also a great admirer of “Miró’s art and life,” she says, adding that she much appreciates sculptor Ruth Asawa too, “because she found her own and unique expression, and ceramicist Hans Coper, because I think his pieces are like poems”. for more Print VOL XII - 2024 Out of Stock Add to Cart

  • TASARIM-1

    Haziran 2022 | Tasarım | Vol VII IŞIK VE GÖLGENİN HİSSİYATI: İYİ OLMA DUYGUSU Yazı | Onur Baştürk Y ollardayım diye mesaj attı iç mimar Yeşim Kozanlı. Yaz dolayısıyla dört otel projesini aynı anda bitirmenin telaşı içerisindeydi ve her zaman olduğu gibi koşturuyordu. Bu sayfalarda onun bu yaz kapılarını açacak son projelerinden biri olan Kaş’taki Radisson Blu’yu ve Bodrum’daki Liu Resort’u göreceksiniz. Kozanlı’nın mimarlık anlayışına dair sırlar ise satır aralarında... Mesleğe ilk başladığın günden bugüne mimarlık anlayışın nasıl aşamalardan geçti? Aslında genel olarak yaklaşım ve anlayış biçimim aynı. Ama güncel teknoloji ve trendlerle gelişim gösteriyor. Yapacağımız mekanın fonksiyonuna, bulunduğu coğrafyaya, kullanıcı profiline göre her proje bizim için yeni bir macera ve çözülecek problem. Bu durum mimari olarak projelere yaklaşım şeklimizi sürekli etkiliyor. Tüm ekibimle beraber işvereni bile bambaşka fikirlere sürükleyebiliyor. Bu nedenle her projeye bir keşif ve macera gözüyle bakıyorum. İlk başlarda çok daha minimal bir anlayışla yaklaşırken; az önce bahsettiğim her fonksiyonun bizde yarattığı etki ve getirdiği işlevler, fikir ve deneyim açısından zenginleşmemizi, her işimizin farklı tatlarda ve içeriklerde olmasını sağlıyor. Yıllar içinde kendi stilimizi modern ama iyi detaylarla bezenmiş, en önemlisi de hikâyesi olan tasarımlarla desteklemiş olduk. Tamamı için... Print VOL VII - 2022 Out of Stock View Details No product

  • TASARIM-332 | Yuzu Magazine

    February 3, 2026 | DESIGN & INTERIORS MAISON MARIEL EVERY DETAIL HAS a STORY words Onur Baştürk photos İbrahim Özbunar Set in Etiler, Istanbul, Maison Mariel is a new restaurant-bar shaped by the hand of interior designer Pınar Hacıraifoğlu Kohen, founder of Laxmi Interiors. At the heart of the project lies a clear conviction: no detail is ever incidental, and each corner of the space carries its own narrative. The interior reveals itself slowly—warm in tone, layered in character, and confident without needing to announce itself. A HOME FEEL, SHAPED OVER TIME How did you imagine the design concept for Maison Mariel? What was your starting point? The design of Maison Mariel is built around a sense of home, bringing together the timeless clarity of Mediterranean modernism with the relaxed yet refined aesthetic language of the 1950s to 1970s. The restaurant grew out of a desire to create an atmosphere that feels immersive, liveable, and emotionally resonant. We drew inspiration from the restrained geometry of Italian modernist architecture, the natural light of the Mediterranean, and intimate spatial layers that evoke a sense of belonging. Our aim was not to create a space that makes an immediate impact at first glance, but one that reveals itself over time—forming a connection as you spend time in it, and transforming warmth into a spatial experience. FURNITURE AS PART OF THE SPATIAL NARRATIVE The furniture stands out as a defining element. What criteria guided your selections, and where were the pieces sourced? Our primary criterion was to work with pieces that have a strong design identity—timeless, characterful, and in harmony with the spatial language of the interior. We never focused on aesthetics alone. Form, texture, ergonomics, material quality, and tactile comfort were all considered together. All furniture was carefully selected from Milan and brought together with a curatorial approach, drawing from internationally recognised brands such as Cassina, Baxter, Occhio, DWC, Martinelli, De Sede, Baleri, Agape, and Kooij. Each piece was positioned not merely as an object, but as a sentence within the larger spatial narrative. The selection process itself was approached creatively—not as shopping, but as a journey toward conceptual coherence. NO SPACE IN THE BACKGROUND You even treated the restroom area as a distinct space. How did this idea emerge? At Maison Mariel, no area was seen as a “secondary” space. The restroom waiting lounge was conceived not as a transitional pause that interrupts the experience, but as a complementary scene in its own right. A strong envelope formed by parliament-blue walls and ceilings is paired with a root-wood fireplace, De Sede seating, and artworks, creating what feels almost like an independent interior manifesto. It was transformed into an experiential space—one that lingers in emotional memory and invites guests to spend time. In many ways, this decision encapsulates Maison Mariel’s design philosophy: no detail fades into the background, and every space carries its own story. DESIGNING A LIVING SCENE In your view, what are the most important steps when designing a restaurant? For me, restaurant design is not about creating a beautiful shell, but about composing a living scene. I like to think of the process through a few key principles. The first is spatial flow and routing. From the moment a guest enters, to being seated, moving to the restroom, and returning to the table, every movement should be choreographed with the awareness of a carefully planned cinematography. Light and atmosphere are equally crucial. The balance between natural and artificial light, and the warmth created by amber-toned lighting in the evening, shape the emotional identity of a space. When it comes to materials and textures, it’s not only the visual quality that matters, but also tactility—the sense of warmth, the invitation of surfaces, and their direct impact on user psychology. Sound is another essential layer. Guests should be able to enjoy themselves, listen to music, and still hear one another. That makes the right acoustic balance and rhythm fundamental—music that supports conversation, never overwhelms it, yet still feeds the spirit. Functional aspects, particularly kitchen integration, are also vital. Just as important as aesthetics, functionality—service flow and the invisible but felt order—allows a restaurant to operate as a living system. At the core of it all, however, a space must have character. It should open up a distinct emotional world the moment you step inside. That was precisely the ambition behind Maison Mariel.

  • TASARIM-1

    November 2022 | Design & Interiors for english 77 günde yapılan The Hab Project Yazı Alp Tekin İ ki Mimar isimli Ankara merkezli mimarlık şirketinin kurucuları Süha Afacan ve Berkay Şeşen, The Hab Project isimli tamamen ekolojik bir yaşam alanı projesi tasarladı. Ortalama 80 günde sahiplerine teslim edilen The Hab yapılarının içinde beton, beton türevi, harç ve sıva yok. Çelik taşıyıcı ya da plastik parçalar da… Yapısal tüm elemanlar ahşap. Endüstriyel ahşap konusunda dünyanın en iyilerinden biri olan Finlandiya ile anlaşma yapılarak sürdürülebilir ormanlardan üretilen ahşaplar temin edilmiş. Ayrıca The Hab Project yapıları yerden yaklaşık 60 santimetre yukarda inşa ediliyor. Binanın toprağa değmemesi “Radon Free” olmasını da sağlıyor. The Hab Project’in ilk örneği ise Ankara Çankaya’da bulunan The ofis binası. Binanın temeli üç günde atılmış. Yapının kullanılabilir hale gelmesi ise sadece 77 gün sürmüş. The Hab Project, made in 77 days Writer Alp Tekin S üha Afacan and Berkay Şeşen, the founders of an Ankara-based architectural firm called İki Architects, designed a completely ecological living space project called The Had Project. The Hab structures, which are delivered to their owners in an average of 80 days, do not contain concrete, concrete derivatives, mortar and plaster. Steel carrier or plastic parts too. All structural elements are wooden. An agreement was made with Finland, one of the world's best in industrial wood, and wood produced from sustainable forests was provided. In addition, The Hab Project structures are built approximately 60 centimeters above the ground. The fact that the building does not touch the ground also ensures that it is “Radon Free”. The first example of The Hab Project is the office building in Ankara Çankaya. The foundation of the building was laid in three days. It took 77 days for the building to become usable. Çapa 1

  • Seyahat

    Nisan 2020 | Seyahat | Fas Açıl susam açıl: Marakeş Yazı | Özlem Avcıoğlu F as dendiğinde akla gelen ilk şehir, toprağının renginden dolayı neredeyse tamamı kızıl olan Marakeş. Biraz İslami gelenekten biraz da Mağrip mimarisinin özelliği nedeniyle zenginliğin de yoksulluğun da yüksek duvarlar arkasına gizlendiği, kendini hemen göstermeyen kapalı bir şehir… Eskiyle yeninin birbiriyle çarpıştığı Marakeş, aynı zamanda ünlü modacı Yves Saint Laurent’nin şehri. Hatta şehrin bu kadar tanınıp ziyaretçi çekmesinin en büyük sebeplerinden biri kendisi. “Bana renkleri bu şehir öğretti. Onun ışığına, cüretkâr melezliğine ve coşkulu keşiflerine tutundum” der Yves Saint Laurent. Bu iddialı cümlesine şunu da ekleyerek: “Marakeş’ten önce her şey siyahtı”. Marakeş’e giderseniz bu sözlere hak vereceksiniz. Çünkü kentin unsurlardan biri renk. Dikkat çeken ilk renk maviyle mor arasındaki göz alıcı parlak tonuyla Majorelle mavisi. Fas çinilerinde ve Berberi evlerinin pencere kenarlarında yıllardır kullanılan bu mavi ton, Yves Saint Laurent Sokağı üzerindeki Jardin Majorelle’den almış ismini. KÜLLERİ O BAHÇEDE Nitekim Marakeş’te beni en çok büyüleyen yer her daim Jardin Majorelle. Çeşit çeşit kaktüsler, palmiye ağaçları ve ufak havuzların yer aldığı bu tropik bahçe, Fransız ressam Jacques Majorelle’in eseri. 1920’lerde Marakeş’e yerleşen ressam, stüdyosunun da bulunduğu evinin etrafında bu bahçeyi oluşturmuş. Evin çevresini nadide ağaç, bitki ve çiçek türleriyle donatarak bir mücevher gibi işlemiş burayı. Bu bahçe ressamın Kuzey Afrika yerlilerini ve manzaralarını betimleyen yağlıboya tabloları gibi başyapıtlarından biri haline gelmiş. Jacques Majorelle bakım maliyetlerini karşılamak için bahçeyi 1950’lere doğru ücretli olarak halka açmış. Majorelle’in 1962 yılında hayatını kaybetmesinin ardından bahçe ve içinde bulunan evi Fransız modacı Yves Saint Laurent satın almış ve yeniden dizayn etmiş. Laurent burayı o kadar sevmiş ki, 2008 yılında öldükten sonra külleri bu bahçeye savrulmuş. MUSEE SAINT LAURENT Majorelle Bahçesi’ne yürüme mesafesinde açılan Musée Saint Laurent Marrakech ise bu ufuk açıcı ziyaretin en yeni durağı. 2017’de açılan müze, tasarımcıyı ve üretimlerini yakından tanımak için eşsiz bir deneyim sunuyor. Pierre Bergé-Yves Saint Laurent Vakfı sayesinde bugüne dek korunan binlerce couture parça, Mondrian elbiseden Le Smoking takıma ikonik YSL tasarımları, eskizler, Warhol gibi sanatçıların imzasını taşıyan portreler müzenin kalıcı koleksiyonunda yer alıyor. EN İYİ OTEL MANDARIN Konaklamaya gelirsek… Bu şehirde iki seçeneğiniz var. Ya şehrin karmaşası içinde kalıp gece gündüz Marakeş’i yaşamak ya da gündüz şehrin keşmekeşini yaşayıp gece şehre 15 dakika uzaklıkta bir lüks otelde kalarak durumu dengelemek… Benim tercihim her iki ziyaretimde de ikincisi oldu. Merkeze 10 dakika uzaklıktaki Mandarin Oriental Marrakech ’ten çok memnun kaldım. Toprak rengi tonları, dev havuzu, bahçesi, kendine ait havuzlu villalarıyla bence şehrin en iyi oteli. İçinde açılan Hakkasan Ling Ling ise Marakeş’in fazla turistik yeme-içme hayatına yeni ve lezzetli bir soluk. Marakeş’i ilk ziyaretimde kaldığım ve son zamanlarda renove edilen, yine şehrin dışında bulunan Aman grubunun resort oteli Amanjena da konaklamak için en iyi seçeneklerden biri. LA MAMOUNIA BOZULMUŞ Marakeş’in en ünlü oteli Endülüs mimarisinden izler taşıyan La Mamounia ise şehir merkezinde olmak isteyenler için en iyi seçenek. Kalmasanız da yolunuz öğle veya akşam yemeği için bir şekilde buraya düşüyor. Ancak ben oteli eski halinden çok şey kaybetmiş buldum. Gireni çıkanı fazla olan, aşırı turistik, servisi aksayan, yemekleri vasat bir otel haline dönüşmüş. Yine de barı akşamüstleri için en iyi seçenek. MUTLAKA: EL FENN Son yıllarda kendine has odalarıyla adından söz ettiren El Fenn Oteli ise şehrin en güzel ve ünlü ‘riad’ı, yani geleneksel Fas mimarisinde yapılmış sarayı. Odalarının her biri başka renk olan otel, kalmak için bana fazla klostrofobik gelse de altındaki kafesi, tasarım dükkânı ve terasındaki lokantası mutlaka ziyaret edilmeli. Öğle ya da akşam yemeği bu lokantada yenmeli. UNUTMADAN… 1. Yaklaşık 11 yıl önce gittiğimde beni kendine hayran bırakan şehrin en ünlü lokantası Dar Yacout 'u gör. Havuzlu tarihi villası ve iç dekorasyonuyla hep büyüleyici. Ama biraz fazla turistik tabii. 2. Marakeş surların içindeki eski şehir Medina ve ‘yeni şehir’ olarak olarak ikiye ayrılmış. Medina tarihi yapılarla ve pazarlarla dolu, yeni şehir ise modern binalar, dükkânlar ve malikanelerle. Her ikisini de yürüyerek gez. 3. Medina’nın çarşıları (Medina Souks), turistlerin en çok ziyaret ettiği noktalardan biri. Buranın kaosunda kaybol ve lokal yemekleri sağlıklı ve modern bir şekilde sunan Nomad Restoran'ın ‘souk’lara bakan terasında öğle yemeği ye. 4. Gece eğlencesi için Comptoir Darna ’yı dene. 5. Genellikle grupların kapattığı bir başka nefis, aynı zamanda instagram güzeli oteli mutlaka gör: Ksar Char Bagh. 6. Fas mutfağıyla ünlü Al Fassia 'yı , dekorasyonunu çok sevdiğim Bo-Zin 'i ve Avustralya mutfağı yemekleriyle yeni nesil bir Marakeş restoranı olan Plus61 Marrakech 'i denemeden dönme! SEYAHAT | Kategorinin diğer yazıları İzlanda’nın Sırları Rota Karadeniz, hedef ‘doğal izolasyon’ Zamanın durduğu şehir: Harar Kyoto’da bir ‘ryokan’da kaldım Karavan tatiline dair merak ettiğiniz her şey Issızlığın ortasındaki 10 inziva oteli Açıl susam açıl: Marakeş Test sonucunu göstererek uçağa bineceğiz Asya’nın mistik kapalı kutusu: Myanmar Tsipouro içmeden o adadan dönmeyin! Issız kanyonun ortasında: Amangiri Mars'a gitmiş kadar oldum! Buenos Aires’te yapmanız gereken 20 seksi şey

  • TASARIM-347 | Yuzu Magazine

    May 6, 2026 | DESIGN & INTERIORS a HOUSE THAT HOLDS its SHAPE photos Tina Kulic For Italian-Canadian interior designer Maria DeCotiis, a home doesn’t need to choose between style and everyday life. In this recent project in Vancouver, she brings the two into balance — designing a house for her brother, Marco DeCotiis, and his three daughters that feels both composed and lived-in. Built in 2024, the house presents a contemporary exterior, while the interiors lean toward a quiet neoclassicism. Classic elements are used with restraint, set within a clean, modern framework. A SHARED REFERENCE The project begins with a shared visual memory. Raised in an Italian household with roots in Puglia, and shaped by frequent visits to Rome and Paris, the siblings draw from a familiar architectural language — applied here with control. Marble, plaster mouldings, white oak herringbone floors and unlacquered brass introduce continuity without nostalgia. The approach is deliberate: start with function, define a few key elements, and refine through detail. The result is measured — grounded, but current. A PLAN FOR CHANGE The structure reflects a longer view. Marco developed the house as a duplex, living in one half while renting the other — a practical move that anticipates change. Inside, the same logic holds. Spaces are open yet defined, materials tactile but durable. A single tone runs across the main floor — walls, kitchen and mouldings — creating continuity and warmth. DETAIL, NOT EXCESS The palette remains soft, with controlled shifts in tone. Burgundy in the powder room, navy in the primary suite, a muted lavender-grey in the girls’ bathroom — each gesture is precise. Some spaces carry more weight. The primary bathroom, in Eros grey marble with brass and black accents, reads as a retreat. Marco’s bedroom moves darker — more personal, more contained. Elsewhere, small details do the work. A curved black vanity, gold hardware, a saturated wall — emphasis without excess. In the end, the house is defined by balance. Lived-in, but composed. Contemporary, without urgency.

  • ART-112 | Yuzu Magazine

    December 2024 | Art & Culture FOR TURKISH DON’T MISS THESE 5 WORKS at MERIDIANS words Alp Tekin This year, Art Basel Miami Beach celebrates the fifth anniversary of “Meridians,” a section dedicated to large-scale works. Curated by Yasmil Raymond, the 2024 selection showcases monumental pieces that are not to be missed. Here are five standout works from this year’s program. 1. ANASTASIA BAY / Venus Over Manhattan Paris-born and Brussels-based Anastasia Bay presents Maestra Lacrymae Acte V, a multi-dimensional installation created exclusively for Art Basel. This work builds upon Bay’s recent solo exhibition, which blends painting, opera, and historical myths. The installation features a suite of three large paintings on uniquely shaped panels and a monumental Harlequin puppet first introduced in Maestra Lacrymae. This nearly five-meter-tall puppet draws inspiration from giant puppets often seen in Belgian festivals like the Nord Carnival and appears in Bay's paintings towering above crowds. For Bay, this character embodies themes of transformation and resilience, connecting historical myth with contemporary identity. Maestra Lacrymae Acte V is on view at the M17 booth. Photos / Courtesy of the artist and Venus Over Manhattan, New York. 2. ALICE AYCOCK / Galerie Thomas Schulte Alice Aycock’s large-scale sculptures and installations often explore themes such as cybernetics, phenomenology, physics, post-structuralism, scientific discoveries, and computer programming, situated at the intersection of architecture and sculpture. At Art Basel Miami Beach, her work Goya will be exhibited. Presented by the Berlin-based Galerie Thomas Schulte, this new piece is made of powder-coated aluminum steel and depicts a vortex of twisting ribbons that alternately tighten and loosen. Photo / Alice Aycock’s 2014 work, HOOP-LA. 3. PORTIA MUNSON / P-P-O-W For nearly 30 years, Portia Munson has decoded the hidden cultural messages embedded in mass-produced objects through maximalist installations, sculptures, paintings, and digital prints. Scouring secondhand shops and flea markets, she collects hundreds of objects to craft her works. Her Bound Angel (2021), on display at Art Basel Miami Beach, examines how mass production shapes identity while drawing connections to ongoing struggles for gender equality, reproductive rights, and ecological justice. 4. ROBERTO HUARCAYA / Rolf Art One of Peru’s most celebrated contemporary artists, Roberto Huarcaya has been focusing on camera-less photography since 2014. Using a primitive technique to create “photograms,” he revisits the origins of photography to capture raw realities. At Art Basel Miami Beach, Huarcaya will showcase a monumental piece from his Amazogramas series, offering a unique glimpse into this innovative approach. 5. ZHU JINSHI / Pearl Lam Galleries A pioneer in impasto abstract painting and Xuan paper installations, Zhu Jinshi presents Pathway, one of the highlights of “Meridians.” The work comprises three intersecting semi-circular structures of Xuan paper mounted on steel frames, forming a large matrix for visitors to walk through. Zhu’s poetic use of rice paper, cotton thread, and fine bamboo explores the connections between tradition, nature, and reality.

bottom of page