
859 results found with an empty search
- TASARIM-1
November 2022 | Design & Interiors LAND ON WATER Mast’ın yeni projesi A vustralyalı mimar Marshall Blecher ve Danimarkalı denizcilik tasarımcısı ve mimar Magnus Maarbjerg’le yuzuvol2 sayımızda heyecan verici Kopenhag Adaları isimli projelerini konuşmuştuk. Blecher ve Maarbjerg’in stüdyosu MAST’ın yeni projesi “Land On Water” da vizyon açan bir özelliğe sahip. Su üzerinde hemen hemen her şeyi inşa etmek için bir çözüm vaat eden proje, deniz seviyesinin yükselmesi ve artan sel risklerine karşı düşünülmüş. “Land On Water”ın sistemi son derece sağlam ve düşük maliyetli. Molozla doldurulmuş ağ kafesleri kulanan eski bir teknoloji olan gabion’dan esinlenen proje, kolayca değiştirilebilen, güçlendirilmiş, geri dönüştürülmüş plastikten yapılmış basit, düz modüllerden oluşuyor ve dünyanın her yerine taşınabiliyor. Land on Water aynı zamanda mevcut çözümlerden çok daha iyi bir su altı ortamı vaat ediyor. Çelik ve beton temeller genellikle zehirli kirlenme önleyici boyalarla işlem görürken, Land on Water balıklara ideal bir yaşam alanı, deniz yosunlarına ise bir bağlantı noktası sağlıyor. for english LAND ON WATER Mast’s new project W e talked with Australian architect Marshall Blecher and Danish maritime designer and architect Magnus Maarbjerg about their exciting Copenhagen Islands project in our yuzuvol2 issue. Blecher and Maarbjerg's studio MAST's new project "Land On Water" also has a visionary feature. Promising a solution to build almost anything on the water, the project is designed to counter the risks of sea level rise and increased flooding. The system of “Land On Water” is simple. Project consisting of simple, flat modules made of reinforced, recycled plastic that can be easily replaced; can be transported anywhere in the world. Land on Water also promises a much better underwater environment than existing solutions. While steel and concrete foundations are often treated with toxic antifouling paints, Land on Water provides an ideal habitat for fish and a connection point for seaweed. Çapa 1
- ART
Eylül 2022 | Art | Türkiye Kanlıca’dan yükselen ‘Özgürlük Heykeli’ Yazı | Onur Baştürk T aner Ceylan’ın 15 yıl aradan sonra açtığı yeni sergisinin en rol çalan starı, beyaz saten bir kumaşa sarındığını hayal ettiğimiz, vücut hatları belli, ama bir yandan da gizemli bir İstanbul heykeli. Sergiye mekan olan Kanlıca’daki Mehmet Emin Ağa Yalısı’nın denize bakan girişine kondurulan heykelin cinsiyeti erkek. İstanbul’u yıllardır bir kadın olarak tasvir etmeye alışkın zihinleri ters köşeye yatıran bu heybetli heykelin bir de videosu var. Bir bakıma, heykelin ete kemiğe büründüğü bir video. Cem Adrian’ın hem tema müziğini üstlenip hem de bizzat başrolünde olduğu bir video bu. Videonun sonlarına doğru üzerindeki kumaşı atıp Özgürlük Heykeli misali parlak mehtaba karşı kendini sergiliyor Cem Adrian’da vücut bulmuş İstanbul heykeli. Hayli provokatif, hayli umursamaz, hayli küstah ama aynı zamanda hayli incelikli bir kırılganlık içinde… Bu bağlantılı iki iş, son dönemde ısrarla yükselmesi arzu edilen ve bu uğurda her gün bir şey yapılagelen ama ne yazık ki içi boş olan LGBTİ+ karşıtlığına da çıplak, pirüpak, kudretli/popolu bir yanıt (şaplak) gibi de algılanabilir pekala. İSTANBUL BUNU ÖĞRETİYOR İŞTE Mehmet Emin Ağa Yalısı’ndaki işlere göz gezdirirken dikkat çeken damarlarlardan biri de şu: Tablolardaki figürler kimi zaman küstah, asi ve başını asla öne eğmeyen direnç gülleri. Kimi zaman da kırılgan ve her tür incelikli duyguya aç, teslim olmaya hazır, über duygulu ayrık otları. Tıpkı İstanbul’un kendisi gibi. Yahut İstanbul’un bizi kendine benzetmesi gibi. İkisinden biri. Nitekim hangimiz İstanbul’da bu duygu ve karakter bariyerlerine çarpıp çarpıp her gün ve gece sersem sepet olmuyoruz ki? İstanbul bunu öğretiyor işte: Başka türlü ayakta kalamazsın, kendine gel! GÜZ AYAZINDA KOR ATEŞİM Aslında Taner Ceylan’ın İstanbul temalı bu yeni resimlerindeki referanslar gayet eski zamanlara ait. Ama nedense bana hiçbiri “eski” gelmedi. Yahut şöyle de denebilir: Bir şeyler değişiyor gibi geliyor ama öz aynı kalıyor. Beni en çok etkileyen işlerden biri de elindeki beyaz gülle öylece kalakalmış, ama çapkın şehvetinden de gram eksilme olmamış eski dönem askerinin tablosu. Askerin hemen karşısındaki tabloda yer alan, günümüzün “gender fluid” akımına uygun olarak gayet cinsiyetsiz ve bir yılan çevikliğinde kendini gösteren figür ise -Taner Ceylan’ın deyişiyle- askerin bu kadar hüzün denizine düşmüş olmasının yegâne sebebi! Bir yanıyla İstanbul’un gay barlarında danseden kıvrak bir zenneyi yahut ‘drag queen’i de anımsatmıyor değil bu deli dolu, küstah ve başına buyruk figür. İkisine de bakınca Sezen Aksu’nun “Yarası Saklım” şarkısının şu iç titreten dizelerini mırıldanmamak imkansız görünüyor gönül bağlarının sazlı sözlü akşamlarında: “Yaralı kuşum, hazan güneşim, güz ayazında kor ateşim, bir sözün uçur göğüm gün açsın, yad eller aldı bizi”. YARATILAN CENNETİN SON MAHSULLERİ Londra’daki “I Love You” isimli ilk sergisini 2016’da açtıktan sonra verdiği bir Ali Tufan Koç röportajında şöyle demişti Taner Ceylan: “Herkes hayatım boyunca kendi doğrusunu empoze etmeye çalıştı bana. Reddettim. Aksine kendi gerçeğimi anlatmaya çalıştım. Zor oldu, ama başardım. Şu an cennette gibiyim” İşte bu sergideki işler de Ceylan’ın kendi elleriyle yıllar boyu ince ince dokuduğu ve sonunda başardığı engin cennetinin son mahsülleri. Nitekim taze meyvenin dayanılmaz sulu cazibesi gibi hepsini ısırmak, içine çekmek istiyor insan. Bazı eserler elbette şunu da alt metinliyor daha bakar bakmaz: “Benden uzak dur, ısırmak yasak, sadece bak”. Nitekim Koral Sagular’ın poz verdiği tablo onlardan biri. Ceylan tüm bu işleri Kemer’deki heybetli Olimpos Dağı’na ve zeytin ağaçlarına bakan, bir yamacın sırtına inşa ettirdiği evindeki atölyesinde yaptı. Orayı kafasındaki cennetin somutlaşmış hali olarak merkezledi; ki oraya dair düşlerini yakın zamanda Yuzu Vol7 sayısında yazmış, fotoğraflamıştık. Şanslıyız. Son olarak; “Aheste Çek Kürekleri Mehtap Uyanmasın” sergisine giderken şu aklınızda olsun: Tıpkı heykelin kendisi gibi gözlerin hep yükselen mehtaba doğru kilitlenip sarhoş olduğu, ama ertesi gün her daim dimdik ayakta günler/geceler yaşatıyor İstanbul. Tam bir aşk/nefret gelgitliğinde…
- TASARIM-1
April 2023 | Design & Interiors Milano Tasarım Haftası’nda kaçırılmayacak 7 sergi 7 exhibitions not to be missed at Milan Design Week Yazı | Words Onur Baştürk 17 nisanda başlayacak Milano Tasarım Haftası bu hafta tüm gücüyle geri dönüyor. İki yılda bir düzenlenen ve bu kez “The City of Lights” temasıyla yapılacak Euroluce aydınlatma sergisinin yanı sıra hafta boyunca kaçırılmayacak yedi sergi ise şöyle sıralanıyor. Milan Design Week, which will start on April 17, returns with all its might this week. In addition to the Euroluce lighting exhibition, which will be held biennially and this time with the theme of “The City of Lights”, seven unmissable exhibitions throughout the week are listed as follows. 1. Walk the Talk - Moving Energy by Carlo Ratti & Italo Rota İtalyan stüdyo Carlo Ratti Associati ve mimar Italo Rota, Milano'nun merkezindeki Brera Botanik Bahçesi'nde ses ve ışık oluşturan karolardan yapılmış bir yol oluşturacak. Walk the Talk enstalasyonu, enerji şirketi Eni için oyun tasarımcıları Blob Factory Gaming Studio ile birlikte oluşturulacak. Amaç, parkı canlı bir oyuna dönüştürmek. Milano Tasarım Haftası’nın en eğlenceli sergilerinden biri olacağını söyleyebiliriz. Italian studio Carlo Ratti Associati and architect Italo Rota will create a pathway made of tiles that create sound and light in the Brera Botanical Garden in the center of Milan. The Walk the Talk installation will be created together with game designers Blob Factory Gaming Studio for energy company Eni. The goal is to turn the park into a live game. We can say that it will be one of the most entertaining exhibitions of Milan Design Week. 2. Beyond The Surface by Ellen Van Loon & Giulio Margheri Hollandalı stüdyo OMA’nın mimarları Ellen Van Loon ve Giulio Margheri, SolidNature markası için “sürükleyici bir rüya manzarası” olarak tanımlanan bir yeraltı enstalasyonu tasarladılar. Beyond the Surface isimli enstalasyon için Ellen Van Loon şöyle diyor: “Bu yılki sergi doğanın gücüyle ilgili!” Sergi, neo-Romanesk Casa Maveri Palazzo'nun içinde yer alacak ve çok renkli bir oniks merdivene sahip olacak. Dutch studio OMA's architects Ellen Van Loon and Giulio Margheri have designed an underground installation for the SolidNature brand, described as an "immersive dream landscape".For the installation Beyond the Surface, Ellen Van Loon says: “This year's exhibition is about the power of nature!” The exhibition will be located inside the neo-Romanesque Casa Maveri Palazzo and will feature a multicolored onyx staircase. 3. Shaped by Water by Lachlan Turczan & Google Su, ışık ve ses sanatçısı Lachlan Turczan ile Google’ın iş birliği sonucu ortaya çıkan bu sergi, “insan olarak suyla bağlantımızı ve duyusal bir deneyim sunmayı” amaçlıyor. Google'ın donanım tasarımından sorumlu başkan yardımcısı Ivy Ross, Turczan ile birlikte suyun Google'ın donanım portföyünün tasarımına nasıl ilham verdiğini de göstermek istediklerini söylüyor. This exhibition, which was created as a result of the collaboration of water, light and sound artist Lachlan Turczan and Google, aims to “present our connection with water as human beings and provide a sensory experience”. Ivy Ross, Google's vice president of hardware design, says she and Turczan also want to show how water inspires the design of Google's hardware portfolio. 4. The Norwegian Presence Norveç tasarımının en iyilerini sergilemeyi amaçlayan “The Norwegian Presence” sergisi, 2015'ten beri her yıl Milano Tasarım Haftası'nda düzenleniyor. Bu yılki sergide Tobias Berg ve Ann Kristin Einarsen gibi tasarımcıların çalışmaları yer alacak. Tüm tasarımlar, Oslo stüdyosu Kråkvik & D'Orazio'nun Brera'daki yeni mekanında sergilenecek. Aiming to showcase the best of Norwegian design, the exhibition “The Norwegian Presence” has been held every year during Milan Design Week since 2015. This year's exhibition will feature the work of designers such as Tobias Berg and Ann Kristin Einarsen. All designs will be displayed at Oslo studio Kråkvik & D'Orazio's new venue in Brera. 5. The Sea Deck by Michele de Lucchi & AMDL Circle Milano'nun eski limanı Darsena üzerinde kurulacak olan bu yüzer gezinti yolu, tasarım haftası boyunca açık olacak. Azimut Yachts için mimar Michele de Lucchi ve AMDL Circle stüdyosu tarafından tasarlanan The Sea Deck, eski gezilebilir su yollarının deneyimini geri getirmeyi amaçlıyor. Ziyaretçiler, Azimut Yachts'ın Seadeck serisi hibrit motor yatlarını kutlamak için yaratılan ve geri dönüştürülüp öğütülmüş şişe mantarlarından yapılan güvertede çıplak ayakla yürüyebilecek! This floating promenade, which will be built on Milan's old port of Darsena, will be open during design week. Designed by architect Michele de Lucchi and studio AMDL Circle for Azimut Yachts, The Sea Deck aims to bring back the experience of ancient navigable waterways. Visitors will be able to walk barefoot on the deck made from recycled and ground cork, created to celebrate Azimut Yachts' Seadeck series hybrid motor yachts! 6. Thinking Design, Making Design by A-POC Able Issey Miyake & Nature Architects Moda markası Issey Miyake'nin entegre bir tasarım ve üretim sistemi olan A-POC ile beraber yarattığı “Thinking Design, Making Design” projesini sergilemek için tasarım şirketi Nature Architects ile birlikte çalışacak. Nature Architects'in tasarımları A-POC Steam Stretch sistemiyle birleştirilecek ve buharda pişirildiğinde üç boyutluya dönen ceket dahil olmak üzere ilginç ürünler ortaya çıkacak! Fashion brand Issey Miyake will work with design company Nature Architects to showcase the project “Thinking Design, Making Design” that she created in collaboration with A-POC, an integrated design and production system. Nature Architects' designs will be combined with the A-POC Steam Stretch system, resulting in interesting products including a jacket that turns three-dimensional when steamed! 7. Alcova Tasarım platformu Alcova; eski bir mezbahadan dönüştürülen Ex Macello di Porta Vittoria'da çağdaş zanaat üzerine odaklanan çok sayıda proje dahil olmak üzere, gelişmekte olan tasarımcıların 70'den fazla projesini sergileyecek. Mekan ayrıca, bir yemek alanı ve İtalyan stüdyo Space Caviar tarafından tasarlanan iki bara ev sahipliği yapacak. Design platform Alcova; Ex Macello di Porta Vittoria, converted from a former slaughterhouse, will showcase more than 70 projects by emerging designers, including numerous projects focusing on contemporary craft. The venue will also house a dining area and two bars designed by Italian studio Space Caviar.
- TASARIM-1
May 2024 | Design & Interiors english below Exclusive for Uniqka by Studiopepe: Silos words Alp Tekin photos Emre Dörter & Matteo Bellomo & Stefania Zanetti M ilano Tasarım Haftası sırasında tanıtılan ve dikkatimizi çeken tasarımlardan biri de Studiopepe tarafından Uniqka için tasarlanan Silos Koleksiyonu oldu. Mimari zarafet ve heykelsi estetiğin kusursuz birleşimi olarak tanımlanan bu geniş sehpa koleksiyonundaki her parça kendi özgü karakterine sahip. Milano merkezli Studiopepe’nin tasarladığı koleksiyonun ilhamı ise Silo yapıları. Endüstriyel mimarinin katı ve sağlam duruşuna sahip olan koleksiyon, kıvrımlı yüzeyleri ve kütleli formu ile aynı zamanda zarif bir görüntü ortaya koyuyor. Deri ayaklar ve farklı malzeme seçenekleriyle sunulan sehpa yüzeyleri koleksiyona zengin bir doku ve renk paleti katmış. Natürel malzeme seçeneklerine sahip olan Silos sehpalar, estetik görüntüsünün yanı sıra dokunsal bir deneyim de sunuyor. Üç farklı boyuta sahip Silos Koleksiyonu, geniş renk paleti ve malzeme seçenekleriyle yatak odası, salon, ofis, toplantı odası gibi pek çok yaşam alanında kullanılabiliyor. O ne of the designs that caught our attention during Milan Design Week was the Silos collection designed by Studiopepe for Uniqka. Described as the perfect combination of architectural elegance and sculptural aesthetics, each piece in this large coffee table collection has its own unique character. Designed by Milan-based Studiopepe, the collection is inspired by the Silo structures. The collection, which has the rigid and solid stance of industrial architecture, also presents an elegant appearance with its curved surfaces and massive form. Leather legs and coffee table tops with different material options add a rich texture and color palette to the collection. Silos coffee tables with natural material options offer a tactile experience as well as an aesthetic appearance. Available in three different sizes, the Silos collection can be used in many living spaces such as bedrooms, living rooms, offices and meeting rooms with its wide color palette and material options.
- INSAN-2
Aralık 2020 | İnsan | Türkiye REZZAN BENARDETE ile 13’ün Sırrı Words Onur Baştürk Photos Alican Yıldız Dışardan kendine baktığında, gördüğün Rezzan hoşuna gidiyor mu? Hiçbir zaman kendi yaptıklarımla yetinen ve mutlu olan biri olmadım. Hep daha fazlasını yapmak için çabalamak istedim. Kendimle ve yaptıklarımla mutluyum diyemem. Ama yaptığım işler beğenilince elbette mutlu oluyorum. Şu anki yaşına kadar olan hayatına on üzerinden kaç puan verirsin, neden? Hiçbir zaman 10 puan vermek istemem! Çünkü daha güzel şeyler yaşanacağına inanıyorum. Ama yaşanan her saniye için şükrediyorum. Acısı ve tatlısıyla 39 yıl geçirdim. 40 yaş şu an gözümde çok büyüyor. Ama bundan sonrasının da aynı şekilde temiz, saf ve daha heyacanlı geçmesini diliyorum. For More... Print YUZU MAGAZINE - II Out of Stock View Details
- TASARIM-262 | Yuzu Magazine
June 13, 2025 | DESIGN & INTERIORS INSIDE FREDERICIA’s INTERSECTIONS words Laura Cottrell For this year’s edition of 3 Days of Design, Danish furniture house Fredericia invites visitors into its historic Copenhagen showroom to experience Intersections—a considered, immersive exhibition that reflects on the evolving role of design in everyday life. From June 18–20, 2025, the space becomes a site of quiet transformation, where objects speak to identity, routine, and the timeless beauty of craft. Founded in 1911 and still family-owned, Fredericia stands as one of Danish design’s most respected institutions. Known for its enduring collaborations with visionaries like Børge Mogensen, Nanna Ditzel, Barber Osgerby, and Cecilie Manz, the brand’s legacy is defined by a dedication to quality, function, and thoughtful aesthetics. Intersectionsis both a tribute to that legacy and a glimpse into its future. ICONIC BOOKCASE SYSTEM Among the exhibition highlights is the much-anticipated relaunch of Mogens Koch’s iconic bookcase system—first designed in 1926 and now reissued nearly a century later with the involvement of Koch’s own family. A study in proportion, modularity, and enduring relevance, the system reaffirms the idea that great design never expires. BENCH FOR TWO BY NANNA DITZEL Fredericia also celebrates the inventive spirit of Nanna Ditzel with the reintroduction of her Bench for Two, now available in bold new colorways and offered as a made-to-order collector’s piece. Meanwhile, the brand’s ongoing collaboration with Barber Osgerby enters a new chapter with the debut of the Plan Wood Collection—an elegant, future-forward series of designs that the duo will personally present during the event. Additional novelties include: – A fresh, upholstered take on Børge Mogensen’s iconic J39 Chair. – Tadaima x Fredericia, a capsule collection of accessories in glass and textiles, created by a Danish mother-daughter studio and expanding the Complements line. Beyond product launches, Intersections also opens the doors to the Fredericia Solutions Lab, offering a rare behind-the-scenes look at the brand’s innovations in materials and sustainability. A standout is the Pato chair, now produced in Papershell—a biogenic material made from compressed Swedish kraft paper that burns to zero-impact ash, reducing carbon emissions by up to 90%. Rooted in heritage yet deeply attuned to the present, Intersections reveals how Fredericia continues to shape not just furniture, but the rituals and rhythms of life. Location: Løvstræde 1, 1152 Copenhagen
- TASARIM-238 | Yuzu Magazine
March 2025 | DESIGN & INTERIORS ORIGIN MADE CRAFTING TOMORROW from YESTERDAY words Soraia Martins Six years have passed since the foundation of the Porto-based design company Origin Made. Its founders, Gabriel Tan and Cherie Er, came all the way from the other side of the world to settle in this Portuguese town that sits close to many of the workshops and skilled artisans they have always been interested in working with to create meaningful design pieces that combine functionality and beauty. Rooted in Portuguese craftsmanship while expanding across borders, Origin Made is keen on telling stories of tradition, materiality, and the human touch. By working in small-batch productions and valuing the uniqueness of handmade processes, Origin Made not only preserves crafts that seem lost in time but also gives them renewed relevance in today’s design landscape. And their story is as thoughtful as everything they make. How did Origin Made begin? Besides your travels to Porto and discovering a quiet industry devoted to crafts, how did Origin Made take shape into what we know today? Origin Made began quite organically during our early travels to Porto, even before we decided to move to the city. What struck us most was discovering these incredible family-run workshops that had been perfecting their craft for generations yet remained relatively unknown to the wider world. The city had this remarkable ecosystem of craftspeople—woodworkers, metalworkers, ceramicists—all working with traditional techniques but not yet well connected with contemporary markets. That disconnect really sparked something in us. Along with Cherie, Origin Made’s co-founder, we saw an opportunity to bridge these artisans’ exceptional skills with modern design sensibilities. Our commitment to slow, thoughtful production and our belief in creating contemporary pieces that honor traditional craftsmanship definitely helped shape Origin Made into what it is today. THE ART OF SLOW MAKING: WHY HANDCRAFTED OBJECTS MATTER What are your backgrounds, and what led you to dedicate your life to design and craftsmanship? My (Gabriel Tan) journey in design began with my industrial design education at the National University of Singapore and then as a co-founder of the design collective Outofstock Design. But what shaped my perspective was working across different cultural contexts—from Singapore to New York, Barcelona to Japan, before finally settling down in Portugal, specifically Porto. These experiences showed me how design can be a powerful way to preserve and evolve craft traditions. Cherie worked in finance before joining me on this journey of reviving crafts through design. Her people skills and business acumen are key to the success of Origin Made. Can you tell me what the Japanese Mingei folk crafts movement is? The Mingei movement deeply resonates with our philosophy at Origin Made. Founded by Soetsu Yanagi in the 1920s, it celebrates the beauty of everyday objects made by folk artisans. What is fascinating about Mingei is its emphasis on the beauty that emerges from necessity and function—objects made to be used, not just displayed. The movement champions the idea that true beauty comes from integrating utility, necessity, and the natural making process. At Origin Made, we have expanded this philosophy in an interesting way—while we embrace Mingei’s core principle of functional beauty, we also recognize that beauty itself serves a function. We believe that objects and art perform an intangible but very real function. They generate emotions, pleasant moods, and lasting memories that contribute to our overall well-being. A beautiful, crafted sculpture might not have an obvious physical utility like a chair or a bowl, but its presence can transform a space, evoke joy, or create moments of contemplation. What was your first collection? How did you come up with it, and what was its underlying inspiration? Our first collection was deeply inspired by Portuguese craft traditions, particularly barro preto. The first pieces I designed for Origin Made were the Charred Vases, which have since become our perennial bestsellers. This traditional Portuguese way of firing clay in an underground kiln results in pieces that take on a distinctive finish and usually produce cookware such as oven pots and casserole dishes. The characteristic geometric forms of the Charred Vases introduced a new typology of products for barro preto application—decorative vases for floral arrangements. CRAFTED NARRATIVES, TIMELESS OBJECTS How do you see your evolution as a brand and studio since you first started? While Origin Made started by offering smaller collectible objects and home décor items, over the years, we began introducing small furniture items such as dining chairs, side tables, display plinths, and lighting. This year, Origin Made has made the jump to introduce larger furniture items, such as our first dining table—the Monumental Table designed by Gabriel Tan, and our very first upholstered seating, the Chalé Chair, a lounge seat designed by Hallgeir Homstvedt. We also launched our first collections of floor and wall rugs—Teia and Margem—signaling our foray into textile products. With this expansion of our interior offerings to cover a range of furniture, lighting, rugs, and design objects, we can now construct complete interior environments that genuinely reflect our philosophy where heritage crafts, modern design, and natural materials meet to create spaces that encourage gathering and connection. What do you enjoy the most about Origin Made and your work? The most satisfying aspect is witnessing the dialogue between traditional craftsmanship and contemporary design. There is something magical about seeing an artisan with decades of experience interpret our designs through their craft, often adding subtle nuances that can only come from deep material knowledge. I particularly enjoy the moments of discovery—finding new workshops, learning about traditional techniques, and seeing how these can be reimagined for contemporary contexts. The relationships we have built with craftspeople have become the heart of what we do. CELEBRATING TIME-HONORED TECHNIQUES Can you describe the process of collaborating with small, family-run workshops, solo artists, and craftspeople? Our collaboration process is very personal and built on mutual respect. We and our collaborating designers spend time understanding each workshop’s unique capabilities, their traditional techniques, and their preferred ways of working. It is never about imposing our design requirements; instead, we develop designs that embrace their expertise while gently pushing into new territory. We are constantly learning from their deep knowledge of materials and techniques. This process requires patience, as making by hand can’t be rushed, but this slower pace allows for thoughtful development and refinement of each piece. A crucial aspect of our approach is understanding and respecting the natural rhythm and capacity of small, family-run workshops. Most of our craftspeople and workshops aren’t set up for, nor interested in, large-scale production. They are artists and skilled makers who prioritize quality and attention to detail over quantity. This is why we consciously work in small-batch productions, typically creating limited quantities of each piece. This approach allows our artisan partners to maintain high standards without feeling pressured or overwhelmed by production demands. Sometimes, this means longer lead times, but we believe it is worth preserving the integrity of the craftsmanship and ensuring our artisan partners' well-being. THE HUMAN TOUCH BEHIND EVERY OBJECT What are your absolute favorite materials to work with? I have a particular affinity for wood and also metal, such as brass, because of how it ages and develops character over time. These materials tell a story through their use and wear. I am also drawn to pottery and ceramics. What makes clay unique isn’t just its physical properties but how they have been understood and worked with by the seasoned hands of craftspeople over generations. Which techniques are closer to your hearts and definitely part of your creative process? There is just something profound traditional joinery techniques, including joints that have been refined over centuries and can hold up structures and weights without any need for mechanical fasteners. We are also deeply interested in metal spinning, clay throwing techniques, stonemasonry, and basket weaving. What is it you desire the most for Origin Made going forward? While our journey began in Porto and our roots in Portuguese craftsmanship remain strong, our vision for Origin Made’s future is increasingly global. We see incredible opportunities to discover and support craft cultures not just in the Iberian Peninsula but across Asia, South America, Africa, and beyond. Each region has its own rich heritage of craftsmanship, often preserved through generations of artisans, and we are excited to explore these diverse traditions and techniques. https://origin-made.com @originmade
- TASARIM-1
Haziran 2020 | Tasarım | Türkiye Algoritma tabanlı ahşap mağara süiti Yazı | Alp Tekin 1 112 adet ladin parçasının algoritma tabanlı bir programla bir araya getirildiği, uzaktan bakınca ahşap mağarayı andıran bir süitte kalmak ister miydiniz? Tasarım meraklısı biriyseniz yanıtınız “Evet” olmalı. Çünkü Hyades Mountain Resort’un bu tasarım süiti ahşap bir uzay gemisi kamarası gibi aynı zamanda. Yenilikçi ve kesinlikle zihin açıcı… Hyades Mountain Resort, Yunanistan’ın Kyllini Dağı eteklerinde yer alan Trikala Korinthias köyünde. Resort’un bu süiti Tenon Mimarlık’ın eseri. Mimarlık ofisi süitin arka tarafını bir mağaranın iç kısmına benzer şekilde kavisli duvarlara sahip bir şekilde tasarlamış. Ön tarafı ise küllü siyah fayanslarla süslenmiş. Tenon’cular bu durumu şöyle açıklıyor: “Arka taraf bir sığınak gibi tasarlandı. Bu yüzden sert ve koruyucu bir kabuğa sahip. Ön taraf ise daha yumuşak ve davetkâr. İki taraf arasında net bir ayrım yapmak istedik”. Süitte kullanılan 1112 adet ladinin ortaya çıkışında kullanılan algoritma tabanlı program ise stüdyonun iki mimarı Apostolos Mitropoulos ve Thanos Zervos’un fikri. Bu program sayesinde kesilen ahşap parçalar daha sonra 55 büyük modül oluşturularak bir araya getirilmiş. Hepsi elle şekillendirilip düzeltildikten sonra mağara benzeri yapıya monte edilmiş. STİL | Kategorinin diğer yazıları Bir Edition üçlüsü: Sanat, parti ve iyi yemek Bodrum’a sürpriz: Dioriviera pop-up Emre Buga’nın stil atlası İçinden Aman stili geçen bir rüya Janus mu alırdınız Glassafe mi? Köprü + Heykel + Galeri: The Twist İstanbullu Tilda Swinton’ın ‘athleisure’ tarzı Fütüristik otel ‘Svart’ın açılmasına az kala Murat Süter’in ‘lacivert’ sırrı ‘Parazit’in evi aslında gerçek değildi Evi değiştir: Blush mı Green Benjamin mi? Edwina Sponza’nın stil kodları Korona Sonrası Şehir Tabelaları ‘Beslenme farkındalığınız’ ne durumda? Bodrumlu Uzakdoğulu: Leleg Living Bu yazın başrolünde: Soho Roc House Korona günlerinde yaratıcı bir ‘karton’ masa!
- Seyahat-67-1 | Yuzu Magazine
August 2023 | Travel english below BİR GECELİK KIZIL ÇÖL DENEYİMİ words Onur Baştürk M att Damon’ın oynadığı “The Martian (Marslı)” filmi sonrası daha da popüler olmuş bir çöl Wadi Rum. Kum vadisi anlamına gelen Wadi Rum, Ürdün’ün güneyinde, Akabe’ye 40 kilometre uzaklıkta bir doğa harikası. The Martian’ın çekildiği Wadi Rum’un yüzeyi gerçekten de kızıl kum ve kayalıklarıyla Mars’ı andırıyor. Çölün neden set olarak kullanıldığını oraya gidince daha iyi anlıyorsunuz. Bu Mars efektinin görkemli bir sonucu olarak Wadi Rum’da konaklamak isteyenler için “bubble dome”ların ağırlıkta olduğu konforlu kamp alanları peş peşe açılmıştı. İşte Suncity Camp onlar arasında en iyisi. UZAY İSTASYONU EFEKTİ Malum, bu jeodezik kubbelerin alametifarikası yattığın yerden gökyüzünü görebilmen. Doğayla bütünmüşsün gibi hissettirmesi. Yani alabildiğine şeffaf oluşu… Bir de tabii kendiliğinden uzay istasyonu efekti vermesi! Suncity Camp alanındaki ‘bubble dome’da sadece bir gece kaldım ama şunları söyleyebilirim: - Bir ara kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Uğultusunu iliklerime kadar hissettim. - Sonra şakır şakır yağmur yağdı. O an dedim ki, galiba bu kabini sel alıp götürecek. - Sabaha karşı ise yıldızlar göründü, ki o kısım nefisti işte… SABAH SAAT 05.30’DA…. Suncity Camp’in en güzel geleneklerinden biri ise şu: Kampta çalışan Bedeviler sabah saat 05.30 sularında gün doğumunu izlemeye götürüyor. Kampın az ilerisinde, arabayla gidilen kızıl bir tepe var. İşte o tepeye çıkartıyorlar. Sabahın körü olduğu için ilk başta biraz mızmızlanıyorsun, ama gün doğmaya başlayınca her şeyi unutuyorsun. Çünkü manzaranın olağanüstülüğü karşısında dilin tutuluyor. Bu arada Wadi Rum’da konaklama deneyimi sadece yürüyüş, bisikletle gezme gibi aktiviteler içermiyor. Sürpriz bir şekilde eğlence de var! Akşam yemeğinden sonra Bedeviler enstrümanlarını alıp çalmaya başladığı andan itibaren yerinizde sabit durmanız pek olası değil. NASIL GİDİLİR? Wadi Rum’a gitmek için Amman ya da Akabe’ye uçabilirsiniz. Akabe daha yakın. Amman’la Wadi Rum arası arabayla üç saat sürüyor. Wadi Rum, Petra’ya yakın. O nedenle Petra’yı görmeden dönmek olmaz. Günübirlik gidip dönülebilir. ONE NIGHT RED DESERT EXPERIENCE W adi Rum is a desert that became even more popular after the movie “The Martian” starring Matt Damon. Wadi Rum, meaning sand valley, is a natural wonder in the south of Jordan, 40 kilometers from Aqaba. The surface of Wadi Rum, where The Martian was filmed, really resembles Mars with its red sand and rock s. You understand better why the desert is used as a set when you go there. As a magnificent result of this Mars effect, comfortable campsites with bubble domes were opened one after the other for those who wanted to stay in Wadi Rum. Here Suncity Camp is the best among them. SPACE STATION EFFECT As you know, the trademark of these geodesic domes is that you can see the sky from where you lie down. Making you feel like you are one with nature. That is, being as transparent as possible… And of course, it gives a space station effect by itself! AT 05.30 IN THE MORNING…. One of the most beautiful traditions of Suncity Camp is this: Bedouins working in the camp take them to watch the sunrise at around 05.30 in the morning. A little further from the camp is a red hill that can be reached by car. Here they take it to the top. You whine a little at first because it's early in the morning, but when the sun comes up, you forget everything. Because you are speechless in the face of the extraordinary scenery. HOW TO GO? You can fly to Amman or Aqaba to go to Wadi Rum. Aqaba is closer. It takes three hours by car from Amman to Wadi Rum. Wadi Rum is close to Petra. Therefore, it is not possible to return without seeing Petra. You can go and return daily.
- Seyahat-122 | Yuzu Magazine
August 15, 2025 | TRAVEL TR BELOW the MAN in SUITE 8065 words Onur Basturk Fifteen years ago, I took my very first cruise—also as a media guest—and quite literally walked into a film shoot happening on board. Now, years later, I’m back at sea. This time, there’s no director yelling “Cut!”, yet I can’t shake the feeling I’m in the middle of a movie. Maybe it’s the inevitable pull of the most famous ship in pop culture, the Titanic, planting that thought in my head. Or maybe the real magic lies in the fact that hundreds of people can spend days, weeks—even an entire month—on what is essentially a floating luxury mansion, barely stepping ashore except for organised excursions. And what does that mean? New friendships. Sudden romances. And yes… the occasional discreet intrigue. THE SHIP: EXPLORA I. THE SUITE: 43-SQUARE-METRE 8065 This particular journey is aboard Explora I, one of the newest additions to the MSC Group fleet—the third-largest cruise brand in the world. We set sail from Istanbul, and as I type, we’re gliding toward the island of Lesbos. Explora doesn’t look anything like your average passenger ship. For starters, there are only 461 suites, all with ocean views. Fewer people, more space—always a good thing. The ship’s sleek, superyacht-inspired design comes courtesy of British designer and architect Martin Francis, alongside long-time MSC collaborators SMC Design, AD Associates, and De Jorio Luxury and Yacht Projects. But I didn’t fully appreciate what sets Explora apart until I walked into Suite 8065. The space feels indulgent—43 square metres, I later discovered (with some suites reaching 70). There’s a living area, a separate walk-in wardrobe, and a bedroom cleverly divided by a partition. The best surprise? A large private balcony. At night, I’d sit out there, hypnotised by the rhythm of the waves in the open sea, half expecting a scene from Ruth Ware’s bestselling The Woman in Cabin 10 (soon to land on Netflix) to unfold. Luckily, unlike the travel-writer heroine of Ware’s novel, no one was thrown—or decided to throw themselves—off the balcony next door. And no, Ware’s plot has nothing to do with the real-life mystery of Dilek Ertek, the Turkish businesswoman thought to have fallen from a cruise ship near French Polynesia in 2022. That’s a whole other enigma—one that may yet get its own series or documentary. HOW DO YOU SPEND TIME AT SEA? The question I get the most: how do you fill your days on a cruise, especially when there’s nothing but water on the horizon? For me, during the 48-hour stretch sailing straight from Paros to Palermo, boredom never had a chance to make an appearance. Up on the very top deck, there’s an open-air track where I walked and ran (mostly to justify what came next). Then I gave in to the inevitable: eating and drinking my way through the voyage. Explora has six distinct restaurants—Japanese, French, Italian, a steakhouse, and more—plus the all-day Emporium Marketplace. Think buffet, but elevated and waste-conscious. How? Every station has an attendant who serves you—even if all you want is a single slice of cheese. At first, I found this slightly fussy. But then I remembered the mountain of untouched food I’ve seen piled high on buffet plates elsewhere, and the logic made perfect sense. One of my favourite spots was the Sky Lounge at the ship’s aft—the ultimate sunset perch for a glass (or several) of champagne, the horizon ahead, and a fleeting moment to wonder: Where is this ship—and my life—actually heading? OTHER NOTES FROM THE VOYAGE - The crew insists there’s “no plastic on board,” though I did see a passenger haul in a box of bottled water back in Paros. Technically, that shouldn’t have been allowed. - Explora’s RINA Dolphin Certification is a genuine highlight—the ship’s noise-reduction system means it disturbs dolphins far less than most vessels. Did I spot any? Absolutely—right as we were leaving Lesbos. - Your passport is collected when you board; your room key doubles as ID during shore excursions. Which means no passport weighing down your pocket on land. - And if you miss the ship’s departure time? It will leave without you. Rules are rules—and the sea, as they say, waits for no one. For information about Explora cruises https://explorajourneys.com 8065 NUMARALI KABİNDEKİ ADAM 15 yıl önce ilk cruise seyahatimi -yine medya davetlisi olarak- yapmış ve geminin içinde bir film çekimine denk gelmiştim. Şimdi yıllar sonra yeniden bir cruise seyahatindeyim. Bu kez film çeken yok, ama sanki bir filmin içindeymişim gibi hissediyorum! Cruise’ların böyle hissettiriyor oluşu popüler kültürün en bilindik ikonu Titanic yüzünden olabilir mi? Seyahat sırasında sıkça bu soru aklıma düştü. Belki de bu hissin altında yatan en büyük gizem, yüzlerce insanın günler ve haftalarca (bazen bir ay boyunca seyahat eden de olabiliyormuş) lüks bir malikâneyi andıran gemiden -kara turları hariç- hiç ayrılmamasıdır. Bu da ne anlama geliyor? Yeni arkadaşlıklar, aşklar ve hatta küçük entrikalar…. GEMİNİN ADI, EXPLORA I. SÜİTİM 43 METREKARELİK 8065 Bulunduğum cruise, dünyanın üçüncü büyük cruise markası olan MSC Grubu'nun yeni gemilerinden Explora 1. Kalkış limanımız İstanbul’du ve şu anda bu satırları yazarken Midilli Adası’na gelmek üzereyiz. Explora, geleneksel bir yolcu gemisinden görünüş olarak oldukça farklı. Öncelikle tamamı deniz manzaralı toplam 461 süiti var. Bu nedenle diğer yolcu gemilerine insan sayısı daha az, ki bu da bence iyi bir şey! Explora 1’in süper yatı andıran tasarımında İngiliz tasarımcı ve mimar Martin Francis’le çalışılmış. Diğer tasarımcılar ise uzun yıllardır MSC ile çalışan SMC Design, AD Associates ve De Jorio Luxury and Yacht Projects. Ama Explora’nın esas farkını 8065 numaralı süitime girdiğimde anlıyorum: Metrekare oldukça geniş (Sonradan öğreniyorum, meğer benim süit 43 metrekareymiş, 70 metrekarelik olan süitler de varmış). Otuma odası, kıyafetlerimi koyabileceğim gömme dolaplı ayrı bir alan ve seperatörle ayrılan yatak odası süitime dahil. Ama en büyük sürpriz, geniş bir balkonumun olması! Elbette geceleri balkonumdan açık denizdeki dalgaları hipnotize olmuş şekilde seyrederken Ruth Ware’in -yakında Netflix’te de gösterilecek- çok satan romanı “The Woman in 10 Cabin” aklıma geliyor. Neyse ki, romanın baş karakteri olan seyahat yazarının tanık olduğu gibi yan balkonumdan kimse aniden aşağı atlamıyor ya da atılmıyor! Ve hayır, Ware’in romanının 2022’de Fransız Polinezyası açıklarındaki cruise seyahati sırasında balkondan atladığı düşünülen Dilek Ertek’le ilgisi yok. O mesele zaten bir başka muamma. Belki yakında onun da dizisi, filmi ya da belgeseli çekilir… CRUISE’DA ZAMAN NASIL GEÇİYOR? Gelelim en çok merak edilen sorulara… Cruise’da zaman -özellikle de hiç kara görülmeyen günlerde- nasıl geçiyor? Doğrusu, Paros’tan ayrılıp Palermo’ya (Sicilya) doğru sadece denizde ilerlediğimiz 48 saatlik zaman diliminde sıkılmaya hiç vaktim olmadı. Mesela: Explora’nın en tepesinde bir açık hava parkuru var, orada yürüyüp koştum. Daha sonra kendimi yeme-içmeye verdim! Gemide altı farklı restoran var. Japon restoranından Fransız mutfağına, İtalyan restoranından steakhouse’a kadar uzanan bir çeşitlilik söz konusu. Bir de her öğle ve akşam açık Emporium Marketplace var. Burası bildiğimiz açık büfelerin daha konforlu ve israfı önleyen versiyonu. Nasıl mı? Her yiyecek istasyonunun başında bir görevli var. Bir dilim peyniri bile tabağınıza o servis ediyor. İlk başta bu oldukça yorucu gelmişti, ama sonra açık büfelerden tıka basa doldurulan ama asla tam olarak bitirilmeyen yemekleri düşününce bu sisteme hak verdim. Explora’da en çok vakit geçirdiğim yerlerden biri ise Sky Lounge’du. Geminin arka tarafındaki bu bar hem gün batımı izleyip “Bu gemi ve hayatım nereye gidiyor?” diye düşüncelere dalmak hem de bir kadeh (ya da çok kadeh!) şampanya yudumlamak için kesinlikle ideal bir noktaydı. GEMİDEN ÖNEMLİ BAŞKA DETAYLAR - “Gemide plastik kullanılmaz” dediler ama ben Paros’tan bir koli pet şişeyi gemiye sokan yolcu gördüm. Bence almamaları gerekiyordu. - Explora’nın en hoş yanı, RINA Yunus Sertifikası olması. Bu ne anlama geliyor? Su altı gürültüsünü azaltan sistemi sayesinde geminin yunusları daha az rahatsız ediyor olması… Peki yunus gördüm mü? Elbette, tam Midilli’den ayrıldığımız saatlerde… - Pasaportunuzu gemiye girdiğinizde teslim ediyorsunuz. Gemiden ayrılıp kara turuna çıktığınızda oda kartınız aynı zamanda kimliğiniz oluyor! Yani pasaportunuz bu turlar sırasında yanınızda olmuyor. - Peki ya geminin kalkış saatini kaçırırsanız? Tabii ki gemi sizi beklemiyor ve gidiyor! Çünkü: Hem kurallar hem de malum, yol beklemez! Daha fazla bilgi için https://explorajourneys.com
- TASARIM-1
Kasım 2021 | Tasarım | Dubai Dubai Expo 2020’nin en iyileri Yazı | Oktay Tutuş P andemi nedeniyle bu yıla ertelenenen ve 31 mart 2022’ye kadar sürecek olan Expo 2020, gezegenin dört bir yanından ziyaretçilerini yeni bir dünyanın oluşumuna katılmaya davet ediyor. Dubai'de gerçekleşen etkinlikte 192 ülkenin pavyonları yer alıyor. Expo'nun ana teması “Akılları Birleştirmek, Geleceği Yaratmak”. Bu tema etrafında şekillendirilmiş yaratıcı pavyonlar heyecan verici tasarımlar sunuyor. Ülkelerin teknoloji ve yenilik sunan sıra dışı pavyonları geleceğimizi şekillendirecek “Sürdürülebilirlik, Mobilite ve Fırsat” temaları üzerine düşünmeye davet ediyor. Expo 2020’de Türkiye yok. Sebebi gergin ilişkilerimiz mi yoksa bu konular hakkında söyleyecek ya da gösterecek bir şeyimizin olmayışı mı; kestirmek zor. Ancak bu, dünya ülkelerinin pavyonları arasında gezinmemize engel değil. BELÇİKA Vincent Callebaut Architectures ve Assar Architects tarafından tasarlandı. Yoğun yeşillik ile fütürist tasarımı masif ahşapla birleştirdiği için “Yeşil Kemer” olarak adlandırılıyor. Pavyon, sürdürülebilir kalkınma açısından örnek olmayı hedefliyor. Rejeneratif döngüsel ekonomiye, biyo-temelli ve jeo-kaynaklı malzemelere, biyoiklimsel kurallar ile yenilenebilir enerjilerin entegrasyonuna ve ayrıca biyoçeşitliliğin ve doğanın korunmasına övgü niteliğinde bir yapı. RUSYA Pavyonun mimarı SPEECH ofisinden Sergei Tchoban. Mimar, ulusal pavyon imajını somutlaştırırken, durdurulamaz ilerici gelişme, yaratıcılık ve ilerleme için ön koşul olarak sürekli hareket fikrinden yola çıkmış. Altı farklı renkteki alüminyum borularla küresel cepheyi donatan mimarın Expo'ya renk katan tasarımı, Rusya'nın soğuk iklimine tezat bir canlılık ve sıcaklıkta. FİNLANDİYA Finlandiya Pavyonu, ülkenin yüksek yaşam kalitesine katkıda bulunarak, onun doğa ve sürdürülebilirlik ile derin bağlantısını sergiliyor. JKMM Architects tarafından tasarlanan "Kar Pelerini" isimli pavyon, İskandinav ülkesi tarafından savunulan döngüsel ekonomi ilkelerini somutlaştırırken, malzemeler ve atmosferi aracılığıyla Fin doğal ortamlarını ustaca çağrıştırıyor. KANADA Toronto merkezli Moriyama & Teshima Architects ve inşaat şirketi ElisDon tarafından tasarlanan Kanada Pavyonu, geleneksel Mashrabiya'ya atıfta bulunan ahşap kafes cephesiyle Arap mimari unsurlarını Kanada'nın manzaralarıyla birleştirerek iki kültürü sentezliyor. Montréal merkezli KANVA firması tarafından oluşturulan ve ekosistemlerin geleceğinin belirsizliğine şiirsel bir yansıma olan Traces enstalasyonu ise bu senteze eşlik ediyor. SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK PAVYONU Grimshaw Architects tarafından tasarlanan Sürdürülebilirlik Pavyonu, insan faaliyetlerinin çevre üzerindeki etkisini ele alan bir yapı. Eski yapılardan biri olan proje, etkinlikten sonra bilim merkezi olacak. Enerji ve su temini açısından özerk bir yapı olarak faaliyet göstermeyi hedefliyor. GÜNEY KORE Expo'nun mobiliteye ayrılmış bölgesi içerisinde ışıldayan sıra dışı pavyonun sahibi Güney Kore, 1597 adet döner küple inşa ettiği pavyonuyla halkının enerjisini yansıtmaya çalışıyor. Moon Hoon ve Mooyuki ofislerince tasarlanan yapıyı kabaca bir stadyuma benzetmek de mümkün. Ancak hem dijital hem de analog yüzleri bulunan bu döner küplerle geleceğe dair mesajlar veren bir stadyum. HOLLANDA Expo 2020 Dubai'deki Hollanda pavyonu suyu ve enerji toplayan, yağmur ve gıda üreten dairesel bir iklim sistemi önererek sanat, mimari ve teknoloji arasındaki füzyonu somutlaştıran geçici bir biyotop yaratıyor. Bu doğal süreçler arasında yarattığı duygusal anlatıyı Kossmanndejong'un küratörlüğünde geliştirilen ziyaretçi deneyimi ve V8 Architects tarafından tasarlanan mimarisiyle birleştiren pavyon, en çok merak ve hayranlık uyandıranlardan birisi. İNGİLTERE İngiltere'nin Expo 2020 Dubai'ye katkısı, kültürel çeşitliliği ve işbirliğini kutlayan, İngiltere'yi kültürlerin ve fikirlerin buluşma yeri olarak vurgulayan ahşap bir heykel yapısı olmuş. Sanatçı ve tasarımcı Es Devlin tarafından yaratılan Poem Pavilion, ziyaretçilerin girdilerini kolektif şiirlere dönüştürmek için gelişmiş makine öğrenimi algoritmaları kullanıyor. Daha sonra bunları kullanarak pavyonu serginin kendisine dönüştürüyor ve binanın cephesindeki ekranlarda okunabiliyor. SİNGAPUR “Nature.Nurture.Future” başlığı altında, WOHA Architects ve peyzaj tasarımı pratiği Salad Dressing tarafından tasarlanan pavyon, Singapur'un City in Nature vizyonunu özetleyen bir kentsel çevre örneği sergiliyor. Çok katmanlı yeşil alan, teknoloji ve doğanın evliliği yoluyla sürdürülebilirlik ve dayanıklılık fikirlerini vurgulayan kendi kendine yeterli bir ekosistem yaratarak ziyaretçilere yeşil bir deneyim sunuyor.
- ART-108-tr | Yuzu Magazine
October 2024 | Art & Culture FOR ENGLISH İSTANBUL’DA GÖRÜLMESİ GEREKEN 5 SERGİ words Burcu Dimili 1. NAZAN AZERİ, İÇİMDEKİ ŞARKILAR @Loft Art Nazan Azeri’nin resim, fotoğraf ve video gibi farklı türlerden çalışmalarını bir araya getiren sergi Nergis Abıyeva küratörlüğünde, Loft Art’ın bu yılki prestij sergisi olarak açıldı. Sergi 1 Aralık tarihine dek ziyaret edilebilecek. 2. “2.5B” @YUNT Geçtiğimiz yıl açılan YUNT, Murat Germen’in küratörlüğünü üstlendiği 2.5B başlıklı sergiyle yeni sezonu karşıladı. 6 Aralık tarihine dek görülebilecek sergi, iki boyut ile üç boyutun ara noktasındaki bir temsil yöntemi olan iki buçuk boyut evrenini keşfetmeye davet ediyor. Sergide yer alan sanatçılar: Tanzer Arığ, Gökçen Ataman Tanyer, Nora Byrne, Gizem Çeşmeci, Nermin Er, Semih Zeki. 3. TAVİLOĞLU KOLEKSİYONU, BİR KOLEKSİYONER HİKÂYESİ @çeşitli mekânlar Mustafa Taviloğlu’nun 1972 yılında büyük bir heyecanla başlattığı ve 52 yıldır büyütmeye devam ettiği Taviloğlu Koleksiyonu, yedi alana yayılan bir sergilemeyle izleyiciyle buluştu. Derya Yücel ve Marcus Graf küratöryel imzası taşıyan, 903 sanatçının 2412 eserini barındıran koleksiyon, 15 Aralık tarihine dek ziyaret edilebilir. 4. ALEKOS FASSIANOS, BİZANS’A YELKEN AÇMAK @Zeyrek Çinili Hamam Zeyrek Çinili Hamam’da 31 Aralık’a kadar devam edecek olan “Bizans’a Yelken Açmak” sergisi, Yunan sanatçı Alekos Fassianos’un (1935-2022) eserleriyle İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasını bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Anlam de Coster’in üstlendiği sergi, Atina’da bulunan Alekos Fassianos Müzesi iş birliğiyle düzenleniyor ve hamamın restorasyon çalışmaları sırasında keşfedilen Bizans sarnıcında gerçekleşiyor. 5. AVNİ LİFİJ @1851.gallery İstanbul’un yeni galerisi 1851.gallery, Avni Lifij’in daha önce görülmemiş fotoğraflarıyla kapılarını açtı. Kerim Suner kuruculuğundaki galerinin ilk sergisi Avni Lifij’in platin-paladyum baskı ile üretilmiş fotoğraflarından oluşuyor. 1914 kuşağı ressamlarından Avni Lifij’in fotoğraflarını 100 yıl sonra ilk kez özel olarak hazırlanmış bir sergiyle görmek isterseniz yolunuzu 1851.gallery’ye düşürebilirsiniz.
- TASARIM-1
June 2024 | Design & Interiors english below THE VISTA HOUSE Where nature with Legendary West Coast Architecture words Laura Cottrell photos Andrew Latreille S akin ormanlar ve dağlarla çevrili The Vista House, doğa ile kusursuz kaynaşmanın iyi bir örneği. Nefes kesici manzaralar ve çağdaş mimariden esinlenen bu ev, cam ve ahşap aksanları uyumlu bir şekilde harmanlayan şık siyah dış cephesiyle öne çıkıyor. Ron Thom, Arthur Erickson ve Olson Kundig gibi ikonik Batı Yakası mimarlarından esinlenen evin tasarımı BLA Design Group’a ait. Şehrin karmaşasının yerini sakin bir dağ fonuna bıraktığı Kuzey Vancouver’da konumlanan The Vista House’un tasarımında, arazinin düzensiz huni şekli ve dik topografyası temel bir rol oynamış. Evin cam girişinde açık yaşam alanlarındaki mahremiyeti korumak için tasarlanmış bir dizi ahşap çıta yer alıyor ve bu aynı zamandagün boyunca gölge etkileşimi de yaratıyor. Girişten içeri adım attığınızda görülen dış beton duvar iç mekana kadar uzanıyor ve büyüleyici bir iç mekan özelliğine dönüşüyor. Önden tek katlı basit bir yapı olarak görünen ev, çevredeki manzaraya nazikçe yerleşiyor. Sedir tavan, ana yaşam alanıyla benzer manzaraları paylaşan evin birincil yatak odasında da devam ediyor. Büyük bir sürgülü cam kapı ise uzak dağ manzaraları ve doğrudan balkon erişimi sağlayarak hem mahremiyette hem de alanlar arasında bağlantıda esneklik sağlıyor. BLA Design Group ekibi dış cephede ağırlıklı olarak siyah, iç mekanlarda ise ahşap ve bej tonlarını bir arada kullanmış. BLA’dan Jerry Liu ve Jesse Basran, “Evin dış cephesi eğimli araziye entegre durumda olduğu için mekanların aydınlık ve ferah olmasını istedik” diyor. S urrounded by serene forests and mountains, The Vista House is a fine example of seamless integration with nature. Inspired by breathtaking views and contemporary architecture, this home features a sleek black exterior that harmoniously blends glass and wood accents. Inspired by iconic West Coast architects such as Ron Thom, Arthur Erickson and Olson Kundig, the home was designed by BLA Design Group. Located in North Vancouver, where the hustle and bustle of the city gives way to a serene mountain backdrop, the irregular funnel shape and steep topography of the site played a key role in the design of The Vista House. The glass entrance to the house features a series of wooden slats designed to maintain privacy in the open living spaces while creating an interplay of shadows throughout the day. As one steps through the entry, the exterior concrete wall extends into the interior and becomes a charming interior feature. From the front, the home appears as a simple one-story structure that gently blends into the surrounding landscape. The cedar ceiling continues into the home's master bedroom, which shares similar views with the main living area. A large sliding glass door provides distant mountain views and direct access to the balcony, allowing for flexibility in both privacy and connectivity between spaces. The BLA Design Group team used predominantly black for the exterior and a combination of wood and beige tones for the interior. "The exterior of the house is integrated into the sloping site, so we wanted the spaces to be light and airy," say BLA's Jerry Liu and Jesse Basran.
- ART-123 | Yuzu Magazine
May 2025 | Art & Culture UGO RONDINONE’s ’TERRONE’ a POETIC MEDITATION on IDENTITY words Bike Çetinel As Milan pulses with creativity during Art Week, one exhibition quietly yet powerfully rises above the noise: Ugo Rondinone. terrone at GAM – Galleria d’Arte Moderna di Milano. On view from April 1 to July 6, 2025, this marks the artist’s first institutional solo exhibition in the city — arriving at just the right moment to offer space for reflection, identity, and memory amid a fast-paced, image-saturated art scene. Curated by Caroline Corbetta, terrone is more than a retrospective — it’s a deeply personal, intimate, and timely exploration of Ugo Rondinone’s Italian heritage and the universal experiences of displacement and migration. Born in Switzerland to Italian parents from Matera, and based in New York since the late 1990s, Rondinone boldly reclaims terrone — a historically charged, often derogatory term for southern Italians — and transforms it into a symbol of belonging, resilience, and memory. The exhibition unfolds across the evocative spaces of GAM Milano, a museum renowned for its 19th- and early 20th-century Italian art collection. This rich historical context becomes an essential voice in the dialogue Rondinone constructs. At its emotional core is Giuseppe Pellizza da Volpedo’s masterpiece The Fourth Estate, a monumental painting that symbolizes the dignity of labor and the march of the working class. In a city like Milan — long a magnet for internal migration and social transformation — Rondinone responds to this iconic image with works that echo the stories of countless Italian migrants, including that of his own family. Through sculptures, installations, and text-based pieces, terrone extends the themes of The Fourth Estate, adding personal, poetic, and even spiritual layers to the ongoing conversation around identity, migration, and collective memory. What makes this exhibition particularly resonant is the bridge it builds between Rondinone’s contemporary practice and GAM’s classical collection. This is not a contrast for contrast’s sake, but an emotionally charged dialogue in which past and present coexist, confront, and enrich one another. It recalls curatorial approaches seen in European institutions like Vienna’s Belvedere or Paris’s Petit Palais, where contemporary art is meaningfully placed within historic settings. Yet here, the dialogue takes on a distinctly Milanese tone, shaped by the city’s layered identity as both a keeper of tradition and a stage for evolving cultural narratives. Beyond its visual and historical impact, terrone serves as a poetic meditation on origins and futures, individual stories and shared identities. Amid the whirlwind of Milan Art Week — a carousel of openings, panels, and performances — this exhibition feels like a whispered confession, a quiet yet urgent reminder of where we come from and where we might be heading. It’s one of those shows that stays with you — lingering in the mind, haunting your thoughts long after you’ve stepped back into Milan’s crowded streets and neon-lit nights. Terrone doesn’t just participate in Milan Art Week; it transforms it into something more grounded, thoughtful, and emotionally resonant. For those seeking more than spectacle, Ugo Rondinone. terrone at GAM Milano offers a rare kind of honesty — rooted in memory, identity, and the quiet, enduring strength of those who came before us.
- TASARIM-1
Nisan 2020 | Tasarım | Türkiye Evi değiştir: Blush mı Green Benjamin mi? Yazı | Alp Tekin O nline alışveriş siteleri bugünlerde en çok dekorasyon ürünlerini satıyor. Nedeni malum: 7/24 evde vakit geçirdiğimiz için yeni ürünler alarak dekorasyonu değiştirmek istiyoruz. Oysa evi değiştirmek için illa dekoratif bir obje almaya gerek yok! Evi yeniymiş gibi yapmanın en basit ve zevkli yolu boyamak! Bütün evi boyamaktan bahsetmiyoruz, delirmeyin! Kendinize -hemen şu saniye- bir duvar belirleyeceksiniz ve sadece orayı başka bir renge boyayacaksınız. Elbette seçeceğiniz renk, evin kalan rengiyle uyumlu olmalı. Bu yıl beş popüler renk var. Biz demiyoruz, en sevdiğimiz dekorasyon dergilerinden ‘Livingetc’ söylüyor. İşte bu beş ana renkten birini seçtiğiniz duvara uygulayıp bir de önüne uygun bir düzenleme yaparsanız, kendiliğinden yeni bir instagram köşesi yakalamış olacaksınız. O renkler şöyle sıralanıyor: 1. BLUSH: Çok sevdiğimiz, yazın bol bol tükettiğimiz blush şarabın rengini kim sevmez? Eğer bu renge karar verirseniz, mobilyalarınızın krem ya da beyaz olması gerekiyor. Yoksa iyi bir sonuç elde edemez, Şeyma Subaşı’nın kapanan kafesindeki gibi gayet sırıtan bir pembeyle, hayli ‘girlie’ bir eve sahip olursunuz. Nitekim Yuzu olarak bunu asla istemeyiz! 2. NATURAL TOUCH: Havalı tanımı böyle, ama kısaca puslu gri diyebiliriz. Yani duman rengi. Bu renk en iyi maviyle çarpışıyor, onunla uyumlu hale geliyor. Ahşap ürünlerle de desteklediğiniz zaman evinizin bir köşesi tam da Kopenhag’tan fırlamış bir kuzey kafesi gibi pekala görünebilir. 3. LIGHT BLUE: Bebek mavisine yakın. Ama tam değil. Riskli bir renk! İyi bir boya markası seçmeniz gerekiyor. İlk aklımıza gelen Jotun mesela. Bu riskli rengi kombinlemek neyse ki kolay. Her şeyle gidiyor. Cart bir sarı mobilya ya da yeşil bir kanepe bile olabilir. Sadece siyahın tonlarındaki mobilyalar olmaz. 4. GREEN BENJAMIN MOORE: İşte Yuzu olarak favorimiz! Çok koyu tonlarını uygulamazsanız, bu dramatik renk evinizin bir köşesine kendiliğinden botanik bahçesi havası getirecek. Sözümüz söz! O köşeye bir de gri, beyaz renklerde mobilya ya da aksesuar kondurdunuz mu, işlem tamam! 5. TERRACOTTA: Tam İtalya’daki evlerin dış cephe rengi bu. Kiremit rengi ya da toprak saksıların rengi. Eve canlılık getireceği kesin. Enerji de. Ama bu rengin önündeki mobilya ve aksesuarın rengi de önemli. Açık renk değillerse, Terracotta’nın önünde boğulurlar çünkü. STİL | Kategorinin diğer yazıları Bir Edition üçlüsü: Sanat, parti ve iyi yemek Bodrum’a sürpriz: Dioriviera pop-up Emre Buga’nın stil atlası İçinden Aman stili geçen bir rüya Janus mu alırdınız Glassafe mi? Köprü + Heykel + Galeri: The Twist İstanbullu Tilda Swinton’ın ‘athleisure’ tarzı Fütüristik otel ‘Svart’ın açılmasına az kala Murat Süter’in ‘lacivert’ sırrı ‘Parazit’in evi aslında gerçek değildi Evi değiştir: Blush mı Green Benjamin mi? Edwina Sponza’nın stil kodları Korona Sonrası Şehir Tabelaları ‘Beslenme farkındalığınız’ ne durumda? Bodrumlu Uzakdoğulu: Leleg Living Bu yazın başrolünde: Soho Roc House Korona günlerinde yaratıcı bir ‘karton’ masa!

